1 Mayıs 2013 Çarşamba

Sir Artur Conan Doyle - Sherlock Holmes / Ölümün Sesi



Dün sabah bitirdim kitabı, son sayfalara yaklaştıkça bitmemesi için neredeyse dua edecektim :) Garip bi boşlukta hissettim kendimi bikaç saat.

Serinin 4. ve son kitabında olaylar şöyle.

Sherlock Holmes Ölüm Döşeğinde

Holmes'ün kimyasallarla kendine bişey yaptığını, daha doğrusu bir hastalığın nasıl gerçekleşebileceğini denediğini sandım önce. Sonra Watson'a doktor çağırmasını söyledi (onun bu konuda yetersiz olduğunu dile getirip).

Holmes ölüyordu ama daha ilk hikayedeydim, ölmemesi gerekirdi.. Cee! tam da tahmin ettiğim gibi bir roldü bu ama kimyasallarla yapmamaştı bu rolü tamamen kendi oyunculuk yetenekleriyle ve katil bir doktorun kendi suçunu itiref etmesini sağlamıştı.

Asil Bekar

Henüz evlenmiş bir Lord Robert St Simon'un henüz evliliğin ikinci günündeyken eşinin öldürülmüş ya da kaçırılmış olabileceğini düşünerek Holmes'e gelmesiyle başlıyor ve Holmes müyhiş bir hızla davayı aydınlatıyor. Lord artık yalnız yaşamak zorunda çünkü sevgili eşi öldü sandığı aşkıyla birlikte.

Mavi Yakut

Kontes Morcar'ın Mavi yakutu çalınmıştır ve tesadüf o ki olaylar bu yakutu Holmes' getirmiş, o da Watson'la birlikte garip bi hikayeye şahit olmuştur.

Dans Eden Adamlar

Bay Hilton Cubitt'in maalesef ölümüyle biten hikayede evinin her tarafında bulduğu dans eden adam figürlerinin esrarıyla hiç olmazsa Holmes katilin kim olduğunu bulabiliyor. Bay Cubbit'in yaşaması için yetişememesi tam bir aksilik ya da Londra'nın erken biten tren seferlerinden kaynaklı diyebiliriz.

Sarı Surat

Bay Munro'nun sevgili eşinin kendini aldattığını düşünmesiyle başlayıp Holmes'e gittiği vakka, Holmes'ün bu sefer yanlış düşündüğünün tam bir kanıtı. Ve olayların sanıldığı gibi olmadığını anladığında Bay munro, daha büyük bir aileye sahip oluyor.

Kayıp Rugby Oyuncusu

Tarihi olduğunu düşündüğü bir maçta en iyi oyuncusunu kaybeden Bay Overton, çaresizlik içinde Holmes'ün yolunu tutar. Olay aydınlandığında maç sona ermiş; Bay Overton maçı kaybetmiş fakat daha da üzücüsü kayıp olduğu sanılan Bay Staunton'un sevgili eşi onun gözleri önünde yaşamını yitirmiştir.

Tavşan Dudaklı Adam

Ölümle Randevu adlı serinin ikinci kitabındaki, Yüzü Yaralı Adam'ın hikayesiyle aynı hikayedir.

http://hayattan-muaf.blogspot.com/2013/04/sir-artur-conan-doyle-sherlock-holmes.html?token=Fr78YD4BAAA.2oq3cWT7yvjKLSlkH2tY9g.qxJiB-U0mAsm6C7JzV9_sA&postId=5441729248099460238&type=POST

Sanırım yayın şirketi hikayelerin içeriğini okumamış :D

Beş Portakal Çekirdeği

Bay John amcaından kalan büyük servetin yanında maalesef onun peşindeki bir örgütle de muhattap olmak zorundadır. Holmes'e gider ve oradan eve dönerken akıllıca tasarlanmış bir planla hayatı sona erer.  Holmes üzgündür ve bu örgütü onların yöntemleriyle tehdit eder. Fakat hikaye netlik kazanmamıştır.

Borsa Katibi

Borsa katibi olan Bay Hail Pycroft üzerinden oynanan akıllıca oyun, büyük bir banka soygunuyla sona erer Holmes olayı henüz öğrenmişken.

Benekli Kordon

Şiddet yanlısı bir üvey babanın yanında korku içinde yaşayan iki kız kardeşten birinin ölümüyle hayatta kaln bayan Holmes'e gider. Büyük bir korku içinde yaşadığı bellidir, Holmes ve Watson olayı büyük bir titizlik ve zekayla hallederler ve şiddet en sonunda üvey babanın kendi planıyla ölmesine neden olur.

Yunanlı Tercüman

Watson, Holmes'ün ailesiyle ilgili o zamana kadar hiçbir şey duymamıştır hatta onun yetim olduğunu düşünmektedir ta ki Holmes abisi Mycroft'tan bahsedene kadar. Mycroft'u ziyarete gittikleri o gün abisinin yunan arkadaşlarından birinin bir tercümanlık işi için kaçırıldığını öğrenir ve bu işin peşine düşerler. Olayın sonunda sağ kurtarmayı başardıkları bir tercüman, kaçırılan bir kadın ve onun öldürülen abisi vardır.

Beril Taç Davası

Bir banka sahibi Alexander Holder, bikaç gün önce takas için kendine verilen ve ülkenin manevi değerlerinden biri olan Beril Tacı'nın (saydam, çoğu yeşil renkli berilyum ve alüminyum silikat)  taşlarından üçünün kaybolmasıyla Holmes'e gelir. Oğlundan şüphenen adam, Holmes'ün yetenekleriyle düşüncesinde haksız olduğunu acı bir deneyimlemeyle öğrenir.



Ve Holmes biter.
Holmes'ü öldüremeyeceğini bilen Doyle hikayeleri bitirme yolunu seçmiştir.
Kişinin gözlem ve çıkarım yeteneklerini kesinlikle geliştireceğine inandığım Holmes hikayelerinin bitmesine üzülmedim diyemem. İyi bir iş çıkartmış doğrusu Doyle.

Sevgiyle kalın.
N.

Dipnot; Seri benim de sırayla gittiğim gibi,
1- Panik
2- Ölümle Randevu
3- Şüphe
4- Ölümün Sesi. Şeklinde devam etmektedir.



Sir Artur Conan Doyle - Sherlock Holmes / Şüphe

Nisan 26'da bitirsim Şüphe'yi. İki hikayesi mevcut,

1- Korku Vadisi,

Birlstone Köşkü'nde gerçekleşen vahşi bir cinayet söz konusu. Bay Douglas'ın ölümünün eşi üzerindeki etkisi ve evdeki kayıp bir dambıl sayesinde Holmes'ün çözdüğü bir dava.

2- Baskerville Laneti,

Diğer hikayeler de müthişti tabi fakat bu hikaye beni beni en çok etkileyeni. Hugo Baskerville'le başlayan inanılması çok güç, oldukça ilginç bir lanet tüm aileyi yok etmiştir. Bu laneti çözmek çabasında olan Watson ve Holmes'ü bile korkutan olaylar mevcut bi hikayede. Holmes'ün çıkarımları ve müthiş gözlem yeteneği sayesinde gün ışığına çıkan olay ailenin son ferdi gibi görünen Henry Baskerville'in nredeyse ölümine mal olacaktır fakat ucuz kurtulmuş olan Henry öğrenir ki geri kalan tek fert kendisi değildir.

Kesinlikle okumanızı tavsiye ediyorum.
Sevgiyle kalın.
N.

21 Nisan 2013 Pazar

Andy

Spartacus Bitti. Hem de Andy'le bitti.

18 Nisan 2013 Perşembe

25 Oldum :D

Yeeeh-huuuu! :D

Bir 18 Nisan daha geldi. Yılın bu gününde mutlu olduğum kadar sadece Temmuz'un 30'unda mutlu olabiliyorum.
İçime sığmayan bir sevinç ve cuşku.. Tanımlayamıyorum mutluluğumu.

Bu yıl neler öğrendiğime bi göz atayım;
Başkalarının boyunduruğu altında yaşayamadığıma inan bir insanım, hele ki benden bilgisiz ve görgüsüz ise bu boyundurukçu iyice çığırımdan çıkıyorum. Pratikte de bunu bir kez daha yaşadım ve pekiştirdim, "Ben emir almaktan hoşlanmıyorum"
Siz her ne kadar iyi düşünürseniz düşünün insanlar hakkında, onlar fazlasıyla acımasız ve riyakar olabiliyorlar. Anlayamıyorsunuz belki, anlasanız da sesinizi çıkarmıyorsunuz çoğu zaman. Seyrettim ben hep o insanları, gözümün içine baka baka ne kadar sahtekar olabileceklerini haykırdılar. Ben mi kaybettim? Hayır. Geçmiş olsun, gelen gideni aratır gençler.

Bu yıl ne istiyorum biliyor musun?

Oldukça yaratıcı ve şahane evlilik fotoğrafları çekmek istiyorum.

Sağlam bir stüdyo kurmak istiyorum, iç çekim ve dış çekimler için ayrı ayrı hem de :D

Portre fotoğrafçılığında kendimi geliştirmek istiyorum.

Moda fotoğrafçılığında profesyonelleşmek istiyorum.

İnsanlarla daha iyi ve net iletişim sağlayabilmek istiyorum.

İşimi pazarlamayı öğrenmek istiyorum.

Daha çok kitap okumak, daha çok tiyatroya gitmek, daha fit olmak, daha güleryüzlü ve sakin olmak istiyorum.

İnsanlarla konular ve fikirler hakkında daha fazla tartışmak, düşünmeye daha fazla vakit ayırmak istiyorum.

Daha fazla para kazanmak istiyorum, ekonomiyi daha fazla döndürmek istiyorum bi yerde :D


Dipnot; Bu gün burnumu bile seviyorum :D o derece.

Dipnot2; Dede! doğumgünü hediyen 25 yaşına girdi. Oğlun 50 yaşında. Sen de 75 oldun bu yıl. Ben oraya geldiğimde pastamızı birlikte üfleyelim tamam mı? İyiki doğduk. Seni seviyorum.

Dipnot3; Seni seviyorum kardeşim. Sen şimdi çok fena kıskanmışsındır. Keşke sen de bugün doğsaydın da hep birlikte koç olsaydık :D

Kendimi seviyorum.
Sevgiyle kalayım.
Öpüldüm.
N.




15 Nisan 2013 Pazartesi

Sir Artur Conan Doyle - Sherlock Holmes / Ölümle Randevu

Geçtiğimiz çarşamba bitirebildim serinin ikinci kitabını, o da anca haftada bir İfod'a giderken metrolarda ne kadar okuyabildiysem. Değişiklik olarak Watson evlenmiş halde çıkıyor karşımıza :)

Sussex Vampiri

Watson'ın Holmes'u ziyaret ettiği bir gün bir pusula geliyor Holmes'a. Karısının vampir olduğundan şüphelenen bir adam tarafından gelen pusula Watson ve dostunu vampirer konusunda düşündürse de bu tarz şeylerin gerçek olduğuna inanmayan ikili olayı gayet basit bi şekilde çözüyorlar.

Kızıl Saçlılar Kulübü

Asıl olarak basit bir olayın aydınlanması için Holmes'a gelen bir adamı kullanarak, çok ustaca hazırlanmış bir banka soygunun aydınlanmasıyla ilgili bir hikaye. Holmes'un keskin zekası; farklı düşünme tarzı, olaylara yaklaşımı ve gördüklerinden elde ettiği çıkarımlar ona hayran bırakıyor insanı. Böyle bir insanın gerçekten yaşamış olduğuna inanasınız geliyor.

Bir Kimlik Vakası

Gönül meselesi için Holmes'a gelen bir kadının aslında sahip olduğu büyük mirasın başkalarına geçmemesi için annesi ve üvey babası tarafından oynanan ustaca oyunun çözümüyle alakalı bir hikaye.

Yüzü Yaralı Adam

Kocasının kaçırıldığını kendi gözleriyle gören bir kadın, kocasının akıl almaz sırrı ve Holmes'u bile şaşırtan ustalıktaki hikaye.


Boscambe Vadisinin Esrarı

Oğluyla tartıştıktan hemen sonra öldürülen bir adam. Kanıt olmamasına rağmen ufak tesadüfler nedeniyle babasının ölümünden sorumlu tutulan bir oğul söz konusu  bu hikayede. Oldukça eskiye dayanan bir serüvenin kötü sonu. Holmes'ün de dediği gibi açıkça görünen herşey işin aslı olmayabilir.

Wisteria Köşkü

Gerçekleşecek çirkin olaylar esnasında kandırılıp lehlerinde tanıklık etmesini planladıkları bir beyefendinin üzerine kalan cinayet söz konusu. İki farklı kıtayı ve birliği içeren ilginç olayı uzun bir zaman alsa da ustalıkla çözüyor Holmes.


Bohemyada Skandal

Holmes'un birçok konuda hayran kaldığı ve diğer kadınlara göre kendi için yerinin çok farklı olduğu İrene Adler giriyor işin içine bu hikayede. Ve bir de Bohemya asillerinden Kont Von Kramm.. İrene'nin Holmes'un düşünceleri tahmin edişi, tuzağa düşürüldüğünü anladığı an keskin zekasıyla avcısını av haline getirdiği, okurken tüylerimi diken diken eden ve Holmes'un burnunu sürttüğü için hafif de zevk aldığım şahane bir öykü :)

Mühendisin Baş Parmağı

İşinden çok da para kazanmayan bir mühendise bir gün büyük bir teklif gelir. İşe başladığında büyük bir suça bilmeden ortak olduğunu anlar, kaçmaya çabalar fakat başarısız olur. Esrarengiz birşey vardır ki kaçışında başarılı olmamasına rağmen henüz öldürülmemiştir. Holmes'e gider ve bu büyük kaçakçılık suçunu ortaya çıkarırlar.

Böcek Avcısı

Bir profesörü konu alıyor. Yaptığı dengesiz davranışları hatırlamayan adamı tedavi olması için ikna edilmek ya da rahatsız olduğu bir doktor tarafından kanıtlanmak zorunda. Watson'a iş düşüyor.

Kara Peter

Uzun bir geçmişe dayanan olay genç bi ekonomistle başlıyor. Ona yardım edeceğine dair söz verip bunun karşılığında ödülünü alan Kara Peter. Fakat bu paydan yararlanmak isteyen birileri daha var, Kara Peter'in canı pahasına hatta..

Bisikletli Takip

Büyük bir mirasa konacak genç bir kadın. Bu mirasa sahip olmak isteyen iki adam ve karşılıksız bir aşkı çözümleyen Holmes.

Son Olay

Holmes, büyük bir hırsızlık örgütünün elebaşı olan profesörle çatışmada. Ve en son Watson'un çıkarımlarına göre Holmes ve Profesör uçurumdan düşüp ölüyorlar.


Dipnot: Daha önce de bahsettiğim gibi, uzun zaman Holmes'ü yazan Doyle artık onu yazmaktan sıkılıyor; başka bir kahraman yaratmak istiyor ve Holmes'ü öldürüyor. Fakat işler umduğu gibi gitmiyor çünkü halk Holmes'ü fazlasıyla benimsemiş durumda. Ayaklanıp Holmes'ü onun öldüremeyeceğini, buna hakkı olmadığını  haykırıyorlar, tehditler savuruyorlar. O da devam etmek zorunda kalıyor :D

Artur nasıl yazmışsın ben bile gerçek olduğunu düşünüyorum Homes'ün :D
Öperim
N.


11 Nisan 2013 Perşembe

Bayanlar dikkat! Reebok - Easytone hakkında

Reebok -Eastone'u şiddetle tavsiye ediyorum.

Neredeyse 1 yıldır kullanıyorum. Yürüyüş yaparken, gezerken, şirkette aklınıza gelebilecek her yerde olabildiği kadar ayaklarımdan çıkarmamaya çalışıyorum.

İçerisindeki hava yastıkları nedeniyle ayakta durmanız zorlaşıyor hal böyle olunca da bacak kasları dengede durmak için çaba sarf etmeye başlıyor. Çok yürüdüğünüzde ayaklarına biraz ağrı giriyor ama bacaklarınızın çalıştığını da öyle bir hissediyorsunuz ki anlatamam. Bi süre sonra yeter artık diyebiliyorsunuz bacak kaslarınızın ağrısında. Tabi popo da fazlasıyla nasibini alıyor bundan.

Sağda solda, yok işe yaramıyor yok havası söndü diyenlere aldanmayınız. Faydasını kesinlikle görüyorsunuz.



Reebok - Easytone

Benimkiler tam olarak fotoğrafta görünen ayakkabılar ve siyah; gri tonlardaki elbiselerimle altına siyah bi kilotluçorap giyerek şahane şekilde kullanabiliyorum. Sırf spor kıyafetlerle kullanılmıyor yani :)


Sevgiyle kalın.
Öperim.
N.



10 Nisan 2013 Çarşamba

Nasri Hoca ve Muhalif Eşeği - Ferhan Şensoy

Biliyorsunuz ki Tiyatro Haftası etkinlikleri içindeyiz hala ve dün akşam İsmet İnönü Kültür ve Sanat Merkezi'nde Ferhan Şensoy ve ekibi sahnedeydi; Nasri Hoca ve Muhalif Eşeği ile birlikte.

Hukukengiz güldürü olarak geçiyor. Devletin içinde bulunduğu durumları öyle güzel özetliyor ki Ferhan bey, cesaretine ve uslubuna hayran kalmamak elde değil.

Videolarla desteklenmiş, birkaç dakika önce oyunun nasıl ortaya çıktığını seyrediyorsunuz sonra da oyunu.

Sahnede Ferhan Bey'in oturduğu sandalye ve gitar dışında hiç dekor yok. Peter Brook'a göre her boş alan sahnedir, oyuncu o boş alanda yalnızdır ve o alanı istediği gibi doldurabilir. Gerçekten çok da şahane doldurdular sahneyi.

Ülkemizin politikacıları, ülkemizin halkı, dış ülkelerin ülkemiz hakkındaki hevesleri hepsini öyle güzel ortaya koydular ki anlamamak için aptal olmak gerek. Hoş anlamayacak olan insanın o salonda ne işi var. Gelmez zaten, haksız mıyım?

                                                      Aç parantez(Ünlem)Kapa parantez


Ferhan Şensoy
Oyunun provaları da şahane, vaktiniz varsa okuyun derim;  http://www.ortaoyuncular.com/sezono.asp

Programları ve biletleri için de; http://www.ortaoyuncular.com/oyun.asp sayfasını ziyaret edebilirsiniz.
Oyunu seyredin derim.


Sevgiyle kalın,
Öperim.
N.



Dipnot;

Sahneye bir adam çıkıyor, upuzun boyu; incecik bacakları.. Sanırsın et yok hiçbir yerinde, yüzünde kırışıklıklar; saçlarında sayamadığım kadar beyaz. 42 yılını sahnelere vermiş, dile kolay tabi ama bi de ona sormak lazım. Onca yıl hem halka sevdir kendini hem muhalif ol. Yazarken halkın bilinçlenmesini sağla, olmadıysa sil yeniden yaz, sonra oyna. Onca hengame içinde evlen, iki de çocuğun olsun; onların sorumlulukları da omuzlarında..

Ben göremiyorum, sen de göremediğini söylüyorsun zaten. Haklısın Ferhan Abi, napacaksın şimdi o kavuğu?









6 Nisan 2013 Cumartesi

Rüyalar bilinçaltının dışa vurumudur

Dört bölümdü bu gece.

1- Doğumhanedeydim. Ben doğuruyordum, şaşkınlık içindeydim çünkü hamile olduğumun bile farkında değildim. Nerdeyse bi 5 aylık göbeğim vardı, çok tatlıydım ve az sonra ordan bi bebek gelecekti dünyaya. Mucizevi bir şeydi.. Masaya yattım, bebek doğdu ama ortalıkta hiç göremedim onu.

Biraz sonra yataktan kalktım, düşük yapıyordum, doktor sürekli yürümem gerektiğini söylüyordum; ben de yürüyordum. Yürüyordum ama ayakta durmakta o kadar büyük güçlük çekiyordum ki kelimelerle anlatamam, doğum yapmanın düşük yapmaktan daha kolay olduğunu düşünüyordum ve çok korkuyordum. En sonunda lavaboya girdim, ıkındım, ıkındım koca bir kan parçası halinde bacaklarımdan süzüldü minicik bebek.

2- Karşıda bir televizyon var, önümde de küçük bir erkek çocuğu duruyor. Başımı hafif sağa yatırdığımda gayet izlenen bir show programına Tolga'nın davet edildiğini gördüm, o an içimi büyük bir ızdırap kapladı. Ne acıydı görüp, dokunamamak ona. Acı içinde olduğum yere mıhlanmışken bi an önümde belirdi. Sırtı dönük. Bir kerecik olsun dokunmak için elimi uzatmaya bile korkuyordum, kalbim çok kırmıştı; ben de onunkini kırmıştım ama aradan geçen zaman unutturamıyordu onu bana ve çok özlüyordum. Ölecek gibi.

Yüzünü döndü, sadece yüzüme bakıyordu, hiçbir şey söylemiyordu. Kalbim yerinden fırlamak üzereydi, ona sarılmamak için kendimi öyle zor tutuyordum ki.. Düşüncelerini de duyuyordum, o da sarılmak istiyordu bana.. Sonunda dayanamayıp küçük çocuğu kucakladım, ona Tolga'ymış gibi sımsıkı sarıldım, kokusunu çektim içime, birkaç saniye sonra baktım ki Tolga da bana sarılıyor..

3- Kafam dağıldı, hatırlayamadım şimdi 3. rüyamı. Ama devasa bi binada geçiyodu.

4- İşe geç kalıyorum. Koşarak çıkıyorum ana caddeye. Dayıyor siyah captiva gövdesini caddenin sağına, içi bir yığın insan dolu. Bakıyorum, biraz daha bakıyorum ve binmiyorum araca. Gitmesini işaret ediyorum elimle. Özgürlüğümü kazanıyorum.



Bu sefer açık kalmamış hiçbir yerim. Terlemişim. Çok uzun zaman önce araştırmıştım, öyle benim atıp tuttuğum gibi değil yani olay;  ne fazla sıcaktan ne de fazla soğuktan rüya görmüyor insan.

Her şey tamamen bilinçaltı.
Senin yapamadığını, gece yapmışsın gibi gösteriyor bilinçaltın; söyleyemediğini söylemişsin gibi.
İhtiyacı var bilinçaltının bunları yapmaya ama sahibi olan kişi yapmıyor; o da; sen uyanık halde benim istediklerimi yapmazsan ben de uyurken sana bir bir yaptırırım bunları diyor.
Ve bilinçaltı rüyalarla ortaya çıkıyor.

Kendinizi anlamakta, tanımakta güçlük çekiyorsanız başınızı hafifçe rüyalarınıza çevirin.


Rüyalarla kalın.
Öperim.
N.

30 Mart 2013 Cumartesi

Geçen yılkinden farklı düşünmüyorsan, değişmiyorsun

Lisedeyim.
Diğer günler gibi normal bir günde okula geldim. Sürekli her yeri karalanan duvarlara a4 boyutunda kağıtlarla sözler asmışlar. Kime aitti hatırlamıyorum, sonra da merak edip araştırmadım.

Geçen yılkinden farklı düşünmüyorsan değişmiyorsun gibi birşeydi. Beni oldukça etkilemişti.Ben her geçen gün kendime hep yeni şeyler katmaya çalışırdım ama o zamandan sonra bunu farkında olarak yaptım.

Mesela,
Acı çekmeyi öğrendim; acıdan kurtulmayı, isteyebilmeyi öğrendim; sonra reddedilmeyi, reddedilmenin nasıl bir his olduğunu öğrendim; sonra onunla başa çıkmayı, kırılgan ve alıngan bir yapım var erkekler konusunda çok sıkıntı çektim sonra erkeklerin düşünce yapısını öğrenmeye başladım; sonra da ona göre davranmayı..

Yalnızlığı öğrendim; yalnız neler yapabileceğimi; yalnızlıktan sıkılmamayı, genelde egosu fena şişik insanlar var çevremde çıkardığım sesi duymuyorlar çünkü ben konuşuyorum onlar haykırıyor; kendimi dinlemeyi öğrendim; kendimle konuşmayı; sonra kendime fikirler vermeyi..

Yardım çağrılarıma kimse yanıt vermez benim. Çünkü hepsinin hep işi var, kendi dertleri, kendi heycanları, kendi hayatları. Ben de hayali benden yardım istemeyi öğrendim, kendimle kendime sarılıyorum, okşuyorum başımı sanki gerçekten bir tane daha varmış gibi hissediyorum benden. Eskiden içine kapanık bir insan değildim, sanırım şimdi de değilim sadece içime dönük olmak zorunda kaldım, insansızlıktan.. İnsanların arasında insansız yaşamayı öğrendim.

Güven duymanın %100 den başlayıp yavaşça düşeceğini savunurdum, %0 dan başlayıp yavaş yavaş yükseltilmesi gerektiğini öğrendim.

Öğreniyorum hep, devam da edeceğim öğrenmeye her geçen yıl ama yalnızlığımın önüne geçemiyorum. Ne yapsam yalnızım.

N.

28 Mart 2013 Perşembe

Sevgi ve Aşk arasındaki fark

T- Sence aşkla sevgi aynı şey midir Tatlım?

B- Bence kesinlikle değil.

T- Sebep?

B- Sevgi biraz masumdur, şefkatlidir. Cana yakındır, anne gibidir. Sakin ve sevecendir.
Aşk, tutku doludur; şehvetlidir. Acımasız ve bencildir aşk; arzuludur, hırçındır.

T- Hiç bu kadar keskin ayrımlar yapmamıştım, aslında düşününce gerçekten mantıklı.

B- Ben de düşünmemişim sanırım daha önce bu konuyu, sen şimdi aniden sorunca belirdi aklımda. Bak sana bir de tespitimi söyleyeyim.

T- Zevkle dinliyorum.

B- Türk toplumu ve geleneksel olarak bize yakın yetişmiş toplumlar için konuşuyorum. Evliliklerini düşünsene bi...

Aşık olduklarıyla evlenmezler, sevgi duyduklarıyla evlenirler. Çünkü ne kadın ne de erkek; eşinin şehvet yüklü bir varlık olmasını pek istemez; eş dediğin masum olur şefkatli, sevecen sevgili yani aşklı değil.

Aşık olduklarıyla evlenmekten çekinirler çünkü onların onu şehvetli buldukları gibi başkalarının da aynı şeyi görmesinden korkarlar, "Oooo, senin eşin de fena çekici" mutfakta düşünülmez, bahçe işleri yaparken düşünülmez şehvetli, tutkulu, arzulu eş; sevişirken düşünülür. Toplum da kaldıramaz bunu.

Halbuki beyinsel bir şeydir. ".. her insan kafa yapısı kadar, bilinç yapısı kadar algılar, anlamlandırır, duygulandırır. "der Faruk Atalayer.


Hariksın N.
Öperim.
T.







27 Mart 2013 Çarşamba

Ben Bertolt Brecht

Geçenlerde festivalde de gelmişti Ben Bertolt Brecht, ve ben Marx'ın Dönüşüne bilet bulmuş fakat ona bulamamıştım. Bal sürmüşler kesin bana. Çok sevgili belediyemiz, tiyatro haftası nedeniyle oyunu ayağımıza getirdi.

Tek kelimeyle muhteşem bir oyun.

Bozuk düzeni, düzen içindeki karmaşaları, halkın düşük gelirli kısmının duygu ve düşüncelerini; yüksek gelirli kısım tarafından nasıl görüldüklerini her zamanki gibi tüm çıplaklığıyla sermiş önümüze Genco Bey.

Oyun neredeyse her cümlesiyle sarsıyor insanı, silkeleyip kendine getiriyor. Her gün gerçekleştirilen ve istemediğimiz onca şey var fakat hiç birine sesimizi çıkarmıyoruz. Böyle adamlar, böyle oyunlar bizim sesimiz; aydınlık yanımızlar.

İyi insanlar olmayın diyor sahnedeki Brecht; iyi insan olmanız hiçbir şeyi etkilemez, iyi insan olarak hiçbir şeyi değiştiremezsiniz; düşündüğünüzü savunun. Bırakın sizi sevmesinler hatta nefret etsinler ama evlerine gidip rahat koltuklarına uzandıklarında "Ne demek istedi lan bu" demelerine neden olabilecek düşünceler savunmanız bir kişiyi iki kişi sonra da tüm toplumu değiştirebilir.

Dünyayı siz mi kurtaracaksınız? Evet.

Bi yerden başlamak gerekmez mi?





Bu arada mutlu yıllar Genco Bey; uzun uzun yaşayıp bizi daha çok düşündürün.

Sevgiyle kalın.
Öperim.
N.

2 Mart 2013 Cumartesi

20. İzmir Avrupa Caz Festivali (4-20 Mart)

20. İzmir Avrupa Caz festivali Afiş yarışmasını Göze Ekim yukarıda gördüğünüz şahane afişle kazandı bu yıl.


Afiş kadar festivalin de şahane olacağına eminim. Konserler Ahmet Adnan Saygun Sanat Merkezi'nde (AASSM), seminerler ve atölye çalışmaları ise İzmir Kültür Sanat ve Eğitim Vakfı'ında (İKSEV).



4-20 Mart AASSM Alt Fuaye
11. “Caz Festivali Afiş Yarışması” Sergisi
4-20 Mart AASSM Doğu-Batı Kanat Galerileri
“Cazın Büyüsü” Aykut Uslutekin Fotoğraf Sergisi
4 Mart, Pazartesi AÇILIŞ KONSERİ
20:30 AASSM Konser Salonu
KEREM GÖRSEV THERAPY PROJECT
&
FESTİVAL YAYLILARI

Alan Broadbent, şef
Ernie Watts, saksafon
Kağan Yıldız, kontrbas
Ferit Odman, davul
6 Mart, Çarşamba
20:30
 AASSM Küçük Salon
YURI HONING ACOUSTIC QUARTETYuri Honing, tenor & soprano saksafon
Wolfert Brederode, piyano
Mark Haanstra, bas
Joost Lijbaart, davul
7 Mart, Perşembe
20:30
 AASSM Küçük Salon
DAVID HELBOCKTRIO
David Helbock, piyano, elektronik, perküsyon
Simon Frick, keman,elektronik
Reini Schmölzer, davul,perküsyon
9 Mart, Cumartesi
20:30
 AASSM Küçük Salon
EDMAR CASTANEDA TRIO
Konuk Solist: Andrea Tierra

Edmar Castaneda, arp
Marshall Gilkes, trombon
Rodrigo Villalon, davul
Andrea Tierra, vokal
12 Mart, Salı
20:30
 AASSM Konser Salonu
MARCIN WASILEWSKI TRIO
Marcin Wasilewski, piyano
Slawomir Kurkicwicz, bas
Michal Miskiewicz, davul
13 Mart, Çarşamba
20:30
 AASSM Küçük Salon
PABLO HELD TRIO
Pablo Held, piyano
Robert Landfermann, bas
Jonas Burgwinkel, davul
14 Mart, Perşembe
20:30
 AASSM Küçük Salon
FRANÇOIS CORNELOUP TRIO
François Corneloup, saksafon
Hélène Labarrière , kontrbas
Simon Goubert, davul
18 Mart, Pazartesi
14:00
 İKSEV Salonu
Seminer: “Kontrbas: Hazine Sandığı”
Konuşmacı: Francesco Martinelli, caz tarihçisi
Ücretsiz / Tercüme edilecektir
20:30 AASSM Küçük Salon
AÇIK SAHNE
Tamer Temel, saksafon
Tolga Bilgin, trompet
Engin Recepoğulları, saksafon
Evrim Özkaynak, vokal
Devrim Yeşilpınar, piyano
Sercan Kerpiççiler, trompet
Can Ercan, gitar
Halil Çağlar Serin, bas
Barış Tunçel, bas
Olgun Açar, davul
İbrahim Azman, davul
Davetiyeli / AASSM Gişesi’nden alınabilir
19 Mart, Salı
20:30
 AASSM Küçük Salon
AÇIK CAZ ORKESTRASI
Final Konseri
Davetiyeli / AASSM Gişesi’nden alınabilir
20 Mart, Çarşamba
14:00
 İKSEV Salonu
Seminer: “ İspanyol rengi: Caz ve Latin-Amerikan müziği”
Konuşmacı: Francesco Martinelli, caz tarihçisi
Ücretsiz / Tercüme edilecektir
20:30 AASSM Konser Salonu Kapanış Konseri
MAURO GROSSI QUINTET
Mauro Grossi, piyano
Claudia Tellini, vokal
Nico Gori, klarnet, bas klarnet, alto saksafon
Ares Tavolazzi, kontrbas
Walter Paoli, davul, perküsyon
ATÖLYE ÇALIŞMALARI
Tüm atölyeler İKSEV Binası’nda gerçekleşecektir.

4 Mart KEREM GÖRSEV
5 Mart YURI HONING ACOUSTIC QUARTET
7 Mart DAVID HELBOCK
9 Mart EDMAR CASTANEDA
12 Mart 11.00-13:00 MARCIN WASILEWSKI TRIO
14 Mart 11.00-13:00 PABLO HELD TRIO
17-18-19 Mart Açık Caz Orkestrası Atölyesi “MAURO GROSSI QUINTET”


http://www.iksev.org/izmir_caz_prog_2013_tr.php


Kulaklarımız bayram edecek gibi görünüyor.
Sevgiyle kalın.
N.

1 Mart 2013 Cuma

Gaziemir Özgür Sanat Gecesi


2 Mart 2013 Cumartesi günü, Atatürk Kültür Merkezi'mizdedir etkinlik. Eminim çok şahane olur. Şu tiyatrolara konan anlamsız yasaklar, kültür ve sanattan caydırmak için yapılan baskılar..

Bu konularda Orhan Alkaya ve Şafak Pavey'in düşüncelerini dinlemek istemişimdir hep.

Ben alt yazı geçerim size fakat gelebilecek olanlar gelse iyi olur.

Özgür kalın.
N.
 

23 Şubat 2013 Cumartesi

Kepeğe Kesin Çözüm (Mutlaka okuyun)

İlkbahar ve sonbahar aylarında dökülen saçlarımdan muzdaribimdir ben. Ve;
Kış aylarında baş edemediğim kepekten. Kış mevsimi boyunca İzmir'e bir damla kar yapmaz ama ben hep bembeyazım.

Şahsen rahatsız olmuyordum fakat son bikaç haftadır, saçımın ne kadar kepekli olduğu konusunda birçok kişiden ikaz aldım; hayır sanki benim elimde de.. Ne kadar kepek şampuanı varsa hepsini kullanmışımdır ama sonuç değişmedi. Bunun kepek olmadığını sıcak sudan kaynaklı kafa derimin kabardığını söyleyen de oldu ki gayet mantıklı bence, çünkü nerdeyse 100 derecede banyo yapacağım kışın; bayılıyorum sıcak banyoya ben napayım.

Geçen haftanın sonunda kuaför bi arkadaş "Karbonatla yıkar mısın lütfen saçlarını Tatlım." dedi, lakin ben erteledim; ta ki dün geceye kadar.

Evde yok karbonat, çok sevgili yengeciğimden istedim, iki çay kaşığı kadar varmış verdi, saat de gece 00:30 civarı, yarın iş var; yorgunum ama kararlıyım yıkıcam saçımı. Yıkadım. Şimdi sabah saat 10 ve saçımda inanın kepek ya da deri pulu; ne diyorsanız deyim, hiç bişey yok.

Yani; Saçınızı yıkarken, elinize aldığınız şampuana 4-5 kaşık karbonat atın ve saçlarınızı öyle yıkayın. Kepek'ten eser kalmayacak. Tecrübeyle katiyen sabittir.

N.

Dipnot: Şampuanlar falan traş :D Yazık, inanıp almayın. 

20 Şubat 2013 Çarşamba

Kapısız Tuvalet

Böyle büyük bi binadayım. Sırtımda çantam, nerden geliyorum ya da nereye gidiyorum hiç hatırlamıyorum. Her taraf yabancı öğrenci dolu onu hatırlıyorum sadece.

Bi koridordan sağa dönüyorum, ce cee işte tuvaletler; fakat kapıları yok ve herkes kapısız tuvaletlerde yapıyor ne yapacaksa. :) kadın erkek de karışık üstelik.
Canıma minnet, nolacak; bence sıkıntı yok, ben elalemin orasına burasına bakacak değilim, ola ki baktım; adam benim mi olcak yoo, üstelik benim ruhum da vücudum da aç değil arkadaşım, ikisini de doyuruyorum.

Üç tuvalet var, ortadakine gireceğim çünkü diğerleri dolu. Solda, herkesi izleyen, uzun boylu, sarışın, ukala bi alman var; durup durup gülüyor, sinir ediyo beni. Neyse diyorum tam giriyorum japon bi genç durmuş tuvaletin içinde, yaslanmış duvara, kapı olması gereken ama olmayan yerden dışarı bakıyo, tutup kolundan atıyorum, alman hemen alıyo bunu yanına birlikte gülüşmeye başlıyolar, meğer arkadaşlarmış.

Pantolonumu indirsem mi indirmesem mi diye düşünüyorum, çünkü sinir oldum şu çocuklara; o esnada Gökmen geliyor, veriyor sırtını bana, kapı görevi görüyor tuvalete. Sen merak etme diyor. Oh diyorum, rahat rahat yapıyorum tuvaletimi ve açıyorum gözlerimi.



N.



Kütahya'da Panayır

Kütahya daydık kardeşimle dün sabah. Sabahın 5 inde bi yer arıyoruz; neresi olduğunu hatırlamıyorum. Bir göbekten üç yola ayrılan bi nokta yanında yaşlı bir adamla, Alp'i görüyorum, sırtından görüyorum ama o olduğuna eminim. İşi gücü vardır, İzmir'de görüşürüz diyorum seslenmiyorum. Devam ediyoruz yolumuza.

Akşam büyük bir panayır var şehrin meydanında ve her yer hem boz gibi hem de sıcacık. Tabi ısıtan şey eğlence ve coşku sadece; hava kesinlikle ısıtmıyor. Meğer panayırın organizatörleri Alp ve yanındaki adammış; aynı zamanda bi belgesel mi sinema mı ne çekmeye gelmişler buraya; ondan tam emin değilim. Bayağı bi lafladık.

Ben diyor bunun deli gibi eğitimini aldım kaç yıl. Öyle kıçı kırık adamlar geliyor, ne okumuş ne bişey; yapmaya kalkıyor bu işi. Olmaz efendim diyor. Oldukça sağlam saydırıyor. Aslında ben de bunu yapmak istediğimi söylüyorum, senin bir birikimin var ama yine de çok zor; çok okumalısın, çok seyretmelisin diyor, bu arada yürüyoruz; yapılan panayırın ve yakılan ateşin karşısındaki halk binasına gidiyoruz, orda konaklamışlar birkaç gün, eşyalarını toplayacak ve saat 12 civarı gidecek. Halk binası neresi biliyor musunuz? "Dallas of the Flora" Alp'in kaldığı daire de Osman'nın yaşadığı ve terk ettiği daire.

Hazırlığını tamamlıyor, o hemen gidecek; biz ise biraz daha kalacağız. Sımsıkı sarılıyoruz, garip bir şey oluyor, açıklayamıyorum. Ardıma bakmadan ve bir daha görüşmeyecekmişiz gibi çıkıp gidiyorum kapıdan. O benim çok sevgili bir arkadaşım; hiç değilse farkı zamanlarda da olsa aynı yoldan aynı şekilde geçtik.



N.

Sebzeli Noddle

 Anladım ki bir blogun gideri yemeksel şeylerle olacak. Hadi tarifi okuyun ve çıkın burdan.


1- Bulabiliyorsanız çin makarnası (büyük marketlerde bulunur genelde 3m migros veya kipa gibi-gerçi sizin oralarda kipa var mı bilmiyorum ama zaten yahudilerin onlar almayın ordan- )bulamazsanız gidin bi mahalle bakkalına bi paket makarna alın, marketler yerine küçük işletmelerden alışveriş yapın ki onlar da kazansın; marketi olan adamın zaten parası vardır di mi?
2- 2 ad havuç
3- 1 ad kabak
4- 2 ad yeşil biber
5- 1 ad kırmızı dolmalık biber
6- 1 ad yeşil soğan (evde yoktu bunu yaparken ben koymadım, sıkıntı olmuyor)
7- 1 kaşık sıvı yağ
8- İstediğiniz kadar tuz
9- Soya sosu
10- En önemlisi vog tava :D

Yapılışı,
1- Bulabildiyseniz çin makarnasını, bulamadıysanız da bildiğimiz makarnayı; içine yağ koymadan istersek tuzla  haşlıyoruz.
2- Havuç, kabak, yeşil ve kırmızı biberleri yıkadıktan sonra boydan ikişer parçaya bölüyoruz. Sonra boydan kestiğimiz parçaları bu sefer enine, hemen hemen eşit şekilde 3e bölüyoruz ve parçaları uzun ve ince şekilde doğruyoruz. Özellikle havuçları yarım cm kadar ince doğrayın ki iyi pişsin.
fotoğrafını çekmedim ama çizdim bakınız :D
3- Biz bunlarla uğraşırken makarna haşlanmıştır, suyunu süzüp bi kenara bırakıyoruz.
4- Vog tavamıza bir kaşık kadar sıvı yağ koyuyoruz ve yağ iyice kızınca içine doğradığımız tüm sebzeleri aynı anda boşaltıyoruz. Harlı ateş diyolar galiba, yani en yüksek ateşte bi 4-5 dk kadar sürekli karıştırarak kızartıyoruz, isterseniz bunlara da tuz atabilirsiniz. Sonra 4-5 kaşık kadar soya sosu döküyoruz, 1-2 dk da onunla birlikte karıştırıyoruz malzemeleri.
5- Kızaran ve soya sosuyla azıcık haşlanan malzemenin üzerine suyu iyice süzülmüş makarnaları boşaltıyoruz, yarım dakika daha tutuyoruz ocakta ve sonra alıyoruz.
6- Servis ediyoruz, yiyoruz. Yanında bir de güzel ayran yaparsanız şahane olur.
Not; Baharat kullanmıyorum ben hiç, sebzelerin o güzel kokusunu ve soya sosunun tadını alma ihtimali çok yüksek çünkü.


Dipnot; İzmir'de şahane Noddle yemek istiyorsanız; sebzelisinden etlisine, deniz ürünlüsünden tavuklusuna.. tek bir yere gidiniz; Chickinn. Alcancak gazi kadınlar sokağının karşısında.

15 Şubat 2013 Cuma

Rammstein - Engel



Müziğin tınısı, ritimler fazlasıyla uyumlu ve mükemmel değil mi?

Zevkle dinliyorum bu adamları, daha albüm nerdeyse ilk çıktığından beri biliyorum bu şarkıyı; gelin görün ki klibini hiç izlememiştim; teknolojiden biraz uzağım sanırım.

Yalnız çok isabetli bişey yaptığımı düşünüyorum adamların kliplerini izlemeyerek. Misal bu klibi izleseydim, görüntüye odaklanacağımdan hem şarkıdan tiksinecektim hem de bu mükemmel tınıları yakalamakta zorlanacaktım.
N.

14 Şubat 2013 Perşembe

LuxuryShoppers 'a Sesleniyorum.

Love is... Love is... yazıyorsunuz sürekli bugün. Ben de söyliyim bi tane;

"Aşk, seviştikten sonra birbirine sırtını dönmemek, sarılıp uyuyabilmektir. "

N.

13 Şubat 2013 Çarşamba

Kadınlar..

D&;R 'ın en çok satanlar listesinin ilk 5inde; 1- Düğümlere Üfleyen Kadınlar 5- Sessiz Kadınlar...

Bu da şunu gösterir sevgili okurlar; kadının konumu, kadının gücü, kadının seksapalitesi her ne boku yüksek olursa olsun, ataerkil yaşam tarzı devam ettikçe kadının asla değeri olmayacak.

Hadi diyeceksiniz bilgisiz kesim kötü şartlarda yaşıyor, hırpalanıyor vs. şu yukarıda gördüğünüz sıralama bilgisiz kesimin sıralaması değil, dikkatinizi çekerim; gayet bilgili, değilse bile bilgilenmeye çalışan, kendini eğiten kesimin sıralaması.

İnsan korkunun ne demek olduğunu bilmezse korkmaz. Hırpalanmanın, hor görülmenin, küçümsenmenin, sessiz kalmanın ne manaya geldiğini bilmeyen kadın da adı üstünde böyle bir şeyin varlığından haberdar olmaz, alıp o kitapları okumaz. Bilmez çünkü terimlerin ne hissettirdiğini.

Kadın her ne olursa olsun, cahil de olsa, fahişe de olsa, zengin de olsa, profesör de olsa erkelerin asla sahip olamayacağı bir şeye sahiptir, doğurganlık. Malesef bu bizi her daim üstün kılıyor. Yaşamı, yaşamın değerini erkeklere nazaran daha iyi biliyoruz, o duyguyu yaşıyoruz çünkü. Kaybetmenin acısını, kazanmanın sevincini daha coşkulu yaşıyoruz, çok konuda duygularımız daha yoğun, bunlar da doğurganlığın getirileridir. Merhametli olmak, bağışlayıcı olmak da ona keza.

Yıprattığınız, dinlemediğiniz, başını okşamadığınız kadınlar olmazsa siz bi sike yaramazsınız sevgili erkekler, aklınızda olsun diye söyledim.

N.

Derya ölmüş.

Gözleri bi açtım Derya'ların üç katlı bi evi vardı, üçüncü kattayım ve Derya'nın odasından içeri giriyorum. Oda aslında aynı eskisi gibi ama her şey yer değiştirmiş. Tek boy bi kitaplık vardı o üç boy olmuş ve içinde çiçek böcek, peluş ya da bikaç tane aşk meşk kitabı değil de böyle bildiğin sapasaplam devrimci kitapları var.

Denizler, Mahirler falan.. Boy boy sıralanmış kitaplar, dergiler, gazeteler. Yani belli ki odayı Deniz Abla işgal etmiş. Derya'yla alakası yok bu odanın.

Bi an aklıma Derya'nın bi kaç gün önce öldüğü geliyor.. tam o an da annesi beliriyor karşı koridordan, fark ediyor beni ve yürümeye başlıyor bana doğru. Herhangi bir açıklama yapmama gerek kalmadan sarılıyor bana (zaten onlara girerken kapıyı değil o pencereyi kullanıyordum normalde, ondan bişey demedi herhalde diyorum içimden) Ağlıyoruz neden öldü diye, biraz sohbet ediyoruz ve Deniz Abla geliyor içeri, bi anda kardeşim de beliriyor yanımızda.

Ufak bi sohbetten sonra yine ağlamaya başlayacakken Deniz Abla kalkıyor, ben ağlamayacağım diyor ve başlıyor oynamaya. Delirdiğini düşünüyorum, kardeşime bişey olsa ben bikaç gün sonra bile ayağa kalkabilecek vaziyette olmam diyorum kendi kendime.

Ve kapatıyorum gözlerimi.
Sevgiyle kal Deniz Abla..
N.

Dipnot; Ben neden bu sıkıntı yaşadığım, görmek bile istemediğim insanları hep rüyalarımda görüyorum. Bana kalsa, konuşmamayı yeğlemezdim onlarla, ama kendileri istediler. Zaten iki kişiler. Şimdi hatırladım, bana hep ikisi derdi, sen herkesi kendin gibi sanıyorsun, insanlar çok pis falan diye, kezban derya senin için hiç iyi arkadaş değil dersi derya da kezbandan uzak dur o çok sinsin çok kurnaz derdi. Birbirilerini ne kadar iyi tanımşılar :D

11 Şubat 2013 Pazartesi

Küfürlü yazmak mı lazım?

B: Bak az önce küfürlü küfürlü konuştum, içim içimi yedi.
Ben tiyatroyu çok severim.
Hayır yani hayran olduğum bu sanat bile küfür kıyamet giderken - ki doğalı ve özgünü bu bence- ben niye kendimi kasıyorum aman küfretmiyim diye anlamadım.

+18 miyim ben? Evet biraz +18'im hatta biraz fazlayım belki ama doğalım, huyum bu ben napayım. Küfürlü müfürlü yazmıcam diye kaç gündür yazmıyorum.

R: Burası stres tahtası gibi bişey böbeğim, yaz. Kim okursa okusun kim olduğunu anlarlarsa anlasınlar siktir et. Allah allah, ben mi öğretçem bunları sana. Öpüşçekmişin ama ağzın kokuyomuş gibi davranıyosun.

Dağıl şimdi.

R.



9 Şubat 2013 Cumartesi

Manevi güç

Bilen bilir, ben Tolga'yı çok takdir eder ve severim.

Onu gördüğüm tüm zamanları hesaplarsam üzerindeki kıyafetleri sadece tek sefer değiştirdiğine şahit oldum. Onu sürekli aynı kıyafetlerle gördüğümü de, üstünü değiştirdiğinde fark ettim. Benim için tek bir şeyi ifade etmişti bu durum, Tolga'nın zekası.

Her zaman temiz, salaş, özensiz ama mis gibiydi. Bişey vardı onda insanı çeken, ne olduğunu uzun zaman sonra çözdüm; manevi tabiatının gücü. Onu geliştiren, onun güçlü hissetmesine neden olan şey asla maddenin potansiyeli, maddenin getirileri değildi. Adam ruhuyla vardı. (Ölmüş gibi konuştum fakat hala yaşıyor :D ) Ruhu öyle güçlüydü ki sizi yanına çekmekte... hatta şunu bile söyleyebilirim, beyni ruhundan yavaş, çelişkili ve çekingendir. Çok şey kaybedeceğini sanmıyorum onun ömrü boyunca ama, kaybederse de ruhunun güç ve hızına beyni uyum sağlayamadığı için kaybeder.

Onu tanımanızı tavsiye ederim. Ona ön yargı ile yaklaşmaz ve ruhunu dinlemeye çalışırsanız öyle şeyler duyacaksınız ki, onu sevmekten başka çareniz kalmayacak. Dikkatle yeniden söylüyorum ağzının söylediklerini değil, ruhunun söylediklerini duymanız gerek.

Onu önemseyin, o sandığınızdan çok daha değerli; geç olmadan fark edin bunu lütfen, yoksa pişman olma ihtimaliniz oldukça yüksek.

Neyse kıyafet diyordum en son, mail adresimi kontrol ediyorum da sürekli kıyafet vs alışveriş sitelerinin mailleri var, sürekli tüketime ve beyni maddi görüntüye endekslemek için uğraşıyor herkes; ruhlarımızı terk ettiriyorlar; sonra neden birbirimizi anlamıyoruz diyoruz.

Mühim olan ne giydiğiniz, ne kadar ayakkabınız olduğu, kaç renk çantanız ve kot pantolonunuzun hangi marka olduğu vs değil, pis olun demiyorum, temiz ve kaliteli olun her zaman ama şunu da bilin ki kalite kıyafetlerinizin kumaşlarında olduğu gibi beyninize ve ruhunuza giydirdiğiniz kılıflardadır da.

Ruhunuza yatırım yapın, kalitenizi; bedeninizi sardığınız şeyler belirlemez. Maddi güç geçici, manevi güç sonsuzdur.

Sevgiyle kalın.
N

2 Şubat 2013 Cumartesi

Selim Güneş - Kar Beyaz


Selim Güneş'e ait Kar Beyaz filmi ile ilgili bir röportaj okuyorum;

"
“Çoğu yönetmen sizin yaptığınızı yapmaya çalışır, çünkü herkesin izlediğinden farklı bir şey algılayıp çıkarması istenen bir şeydir ama herkes yapamaz. Eğer farklı anlamlar çıkarılabiliniyorsa film hemen izlendiği anda bitmez”. Yani izleyiciyi de bu sürecin parçası haline getirmeniz lazım, bunun için de herkesin sinema üzerine duygularının düşüncelerinin sinema salonundan çıktığı anda bitmemesi lazım. Ben bir anlamda onu başardığımı düşünüyorum. Bunu başarırken eksiklerim var mı? Evet var. İşte onları tamamlayabileceğim ve ilk filmde yaratmış olduğum o duygu ve atmosferi devam ettirebileceğim daha iyi bir şey üretirsem iyi olur diye düşünüyorum. "

Bi film vardı, küçüklüğümden beri izlerim filmi ve hala çözemedim sonunu, durup dururken de aklıma gelir. Bakın ne mükemmel dediğim ne övüp yere göğe sığdıramadığım filmler var ama benim aklıma hep o film gelir. Bir türk sineması, kadının çocuğu olmuyor, bir evlatlık çocuk alıyor fakat aynı dönemde hamile olduğu anlaşılıyor ve doğuruyor. Hangi kendi çocuğu hangi evlatlık bir türlü ayırt edemiyor yalvarıyor yakarıyor kocasına yataklara düşüyor falan. Adam da futbolu seven oğlunun onun olduğu söylüyor. Uzun zaman sonra, -tabi kadın müziği sevip sonra müzisyen olan çocuğa çok kötü davranıyor- futbolcu çocuk hastalanıyor ve ölüyor, kardeşi öldü diye müzisyen de intihar ediyor, anne baba dımdızlak kalıyor ortada. Çocukların mezarı başında beklerken baba sana asla gerçeği söylemedim diyor. "Şimdi söyleyeyim istersen?" Anne yalvarıyor, söyleme söyleme diye.

Ben bu filmi kesinlikle çözemiyorum, kimdi kadının oğlu. Sanırım bahsetmek istedikleri bu, izleyicinin filmle beraber onun hakkında düşünmeyi bırakmaması durumu bu oluyor. Bakınız film bilmem kaç yılında gösterime girmiş, Seyretmeye başlayalı en az 18 yıl olmuştur, bu süre zarfında kaç sefer izledim ve film hala ölmedi görüyorsunuz. Çok kızgınım senariste, yönetmene vs ama hala aklımda film.


Sevgi ve saygıyla kalın Selim Güneş
.
N.

Kar beyaz - Selim Güneş

Daimi yalnızlık nedir?

Daimi yalnızlık kadar yıkıcı başka bir şey var mıdır?

Geldiğinizde ev bomboş.
Yemek yiyeceğinizde tek başınasınız.
Uzanıp yatsanız rahatınızı bozmamak istediğinizde "bebeğim su getirebilir misin" diyeceğiniz hiç kimse yok. Uyumak isteseniz yatağınızı ısıtacak başka bir beden yok.
Sevişmek istediğinizde sizi aşk ve şehvetle coşturacak biri yok.
Uzlaşmazlık yaşayıp konu üzerinde tartışacağınız, ortak karar vereceğiniz biri yok.
Yaşlandığınızda şu tarihte şunu yapmıştık diyeceğiniz, yaptıklarınıza birlikte gülüp ağlayacağınız bir insan yok. Sıcak bir bedene ihtiyacınız olduğunda sarılacak bir bedeniniz yok.
Ağlamak istediğinizde yaslanıp gözyaşlarınızla ıslatacağınız bir omuz yok.
Mutlu olduğunuzda sevinçten kucağına atlayıp naralar atacağınız bir vücut yok.
Desteğe ihtiyacınız olduğunda en samimi duygularıyla sizi destekleyecek biri yok.
Ruhunuzun boşluğa düştüğünü hissettiğinizde onu kavrayacak bir ruh yok.

Bencil midir insan yalnız olmamayı istediğinde? Aşk da mı bencillik?
Kendimizi mi düşünürüz, arzu ettiğimiz aşkla kendi ruhumuzun doymasını mı isteriz yalnızca? O, bizi en mükemmel yaptığı müddetçe mi var? Ucuz mu bu kadar aşk? İnsanın doğasından mı kaynaklıdır dersiniz bu arzular?

Yalnız yaşamamalı, yalnız ölmemeli insan.
N.

1 Şubat 2013 Cuma

Barış Manço 'ya Mektup-2

İnsan nasıl senin gibi olabilir abi? Genle mi olmalı, yoksa öğrenilebilir mi?

Barışı, huzuru, mutluluğu ve en derin hüznü daha net anlatabilen insan var mıdır dersin, senden başka tabi? İnsanın ruhuna dokunabilmek için önce insan mı olmak gerekir? İnsan nasıl olunur? Ben çok küçüktüm sen gittiğinde, biraz beklesen olmaz mıydı? Belki büyür seninle sohbet etme şerefine nail olabilirdim bir gün..

Ben seni özlüyorum, sen herkesi özlüyorsun diyeceksin; e napayım duygularımla yaşıyorum. Sen özlemiyor musun yani bizi? Neler yapıyorsun orda? Cennet coşuyordur seninle. Gerçi bi sen yoksun, mükemmellerin hepsi hemen hemen orda, yıkıyorsunuzdur ortalığı. Cem Abi'yi de aldın yanında, keyfine diyecek yoktur.

Uzatmak istemiyorum. Çok özledim, sadece bunu bil yeter.

Bak adam ne yapmış. King di mi? Bence de king bi adam.





Seni seviyorum.
İstesem de doğduğun günü hatırlayamıyorum, özür dilerim.

22 Ocak 2013 Salı

Sir Artur Conan Doyle-Sherlock Holmes / Panik (Kızıl soruşturma ve Dörtlü ittifak)


Geçen hafta salı ve çarşamba günlerini kadın doğumda geçirdim, refaketçi olarak tabi. salı gece yarısını geçtikten sonra kaç haftadır okuyacağım diye masadan masaya dolaştırdığım Sir Artur Conan Doyle 'nin Sherock Holmes 'una başladım. O günden beri de çok alamadım elime ancak dün gece bitirebildim.

Son zamanlarda birçok yayınevi Sherloch Holmes'u derleyip derleyip kitap haline getiriyor. Hangisini alsam hangisini alsam derken Tutku yayın evininkini aldım. 4 seride anlatıyor hikayeleri fakat sadece türkçeye çevrilmişlerini tabi. Çevirisi gerçekleşmeyen hikayeleri ingilizce bilmediğim için okuyamıyorum. Ayrıca her yayınevi bir hikayeyi farklı bir isimle piyasaya sürdüğü için emin de olamıyorsunuz. Asıl olarak ingilizce okumak daha şahane olurdu sanırım.

Serinin ilk kitabı "Panik" İki hikayeyi barındırıyor; Kızıl Soruşturma ve Dörtlü ittifak.

Kızıl soruşturma,
Boş bir evde bulunan bir cesetle başlıyor. Ertesi günlerde ilk cesedin sahibinin danışmanı da ölü bulunuyor ve olayar zincirinin nerelerden geldiğini duyunca hadi canım diyorsunuz. Sir Artur hakikatten şahane yazmış.
Ayrıca Watson ve Holmes un tanışıp ev arkadaşı olması da bu hikayede.

Dörtlü ittifak,
Holmes ve Watson birgün sıkılmış vaziyette otururken harika görünümlü bir bayan gelmiş, Watson a göre tabi, Holmes pek hoşlanmaz kadınlardan. Kadının anlattığına göre babası nerdeyse 10 yıldır evden uzak ve altı yıldır da kayıp ve son üç yıl boyunca birkaç ayda bir paha biçilmez değerde inciler geliyor bayan Morstan'a.. Kadın sadece babasını ve bu esrarengiz mücevherleri gönderenin babası olup olmadığını öğrenmek için gelmişken olaylar örgüsü bambaşka kapılar açıyor ve nerelerden nerelere bağlantılar olduğunu öğrendikçe sanırım beyninizi de geliştiriyorsunuz :D


Dipnot: Bay Doyle, Holmes'ü öldürdüğünde; yani kitalarını artık yazmayacağını ve Holmes sayfasını kapatmak istediğini söylediğinden halktan öyle büyük tepki ve tehditler almış ki öldürdüğü Holmes ü yeniden canlandırmak zorunda kalmış korkusundan :D

Sevgiler Sir Artur.
Bir hayranınız daha belirdi. Holmes'ün de olabilir ama, onun gerçek olduğunu düşünen halka kesinlikle hak veriyorum. Ben de aynısını düşünüyorum çünkü :)
N.


                                        

19 Ocak 2013 Cumartesi

İzmir Ege Doğum Hastanesine sesleniyorum!

Bakınız sevgili yetkililer, kaç gündür yeni yeni kendime geliyorum.

Bu nasıl bir rezalettir? Siz nasıl bebeğini kaybetmiş kadınlarla yeni doğum yapmış kadınları aynı odalarda tutabiliyorsunuz? Beyniniz çalışmıyor mu? O çift taraflı yatakhaneyi ortadan bölüp iki tarafı ayrı bölümlerde tutacak kadar mı çalıştıramıyorsunuz kafanızı? Nasıl bir eziyettir bu?

Bakınız! Ben size hak vermiyor değilim, anlamaya da çalışıyorum sizi. Nasıl ki bir inşaat işçisi düşünmeden çat çat örüyorsa tuğlaları, nasıl ki bir aşçı el pratikliği ile çabuçak yapabiliyorsa yemekleri maalesef biz de sizin için birer tuğla birer yemekten farklı değiliz; biz sizin işiniziz anlıyorum. Ama ne bileyim, bu ülkede hayvanlara bile daha fazla özen gösteriliyor sanki. Haksız mıyım? Biz çene yapabiliyor, canımız yandığından bunu söyleyebiliyoruz ondan mı daha az kıymetliyiz acaba?

Size hakaret edip sayıp sövenlerimizin yanında, siz birşey yaptığınızda acıdan ölse bile sesini çıkarmayanlarımız da var farkındasınız umarım. Aman biraz daha dayanayım, onlar en iyisini bilir vs vs

En iyiyi bildiğinizden kesinlikle şüphem yok fakat uyguluyor musunuz acaba? Yoksa bizi başınızdan savmak için yüzeysel bi şeyler söyleyip geçiyor musunuz?

Güven verebilseniz ne güzel olur. Ben kendimi türk doktorlarına emanet etmek şöyle dursunuz, gaddarlıkları ve acımasızca yapacakları tedavilerden ölesiye korkuyorum.

Bizi biraz anlamaya çalışsanız ve azıcık sevecen olmak için uğraşsanız bir yeriniz eksilir mi?


N.





16 Ocak 2013 Çarşamba

Bir kadın doğum hastanesini yaşatabilecekleri

38 saattir uyumuyorum.

Yorgunum, kafam kazan gibi.
Ama canımı sıkan vücudumdaki yorgunluk değil, ruhumdaki yorgunluk.
Uyumaktan korkuyorum.
Gözümü kapattığımda minik minik bebeklerin fare gibi çıkardıkları sesleri duymaktan korkuyorum. Bebeklerini kaybettikleri için sezsiz sezsiz ağlayan kadınların haykırışını duymaktan korkuyorum.
Geçirdiği bebek sonlanma işlemi, kürtaj ya da yumurtalık sorunu yaşayan kadınların geçmeyen karın ağrıları nedeniyle "karnım" diye bağıra bağıra inlemelerini duymaktan korkuyorum.
Koridorda acıdan iki büklüm, karnını tuta tuta milim milim yürümeye çalışan kadınları görmekten korkuyorum.
Bebeğini kaybetmiş kadınların yan odadan ya da karşıdan gelen bebek sesleriyle ne hissedecelerini anlayabilmekten korkuyorum.
Aniden karnını seven ama bebeğini kaybetmiş kadınları görmekten korkuyorum.


Uyumak istemiyorum.
N.

11 Ocak 2013 Cuma

Yaşar'a Mektup

Şişo! Böbeğim!

Çok uzaktasın.
Mektup yazarken üzülürsün, olduğundan daha fazla özler ve dayanamazsın diye yazamıyorum, ama seni deli gibi özledim. Seni ne neşelendirebilir diye düşünüyorum uzun uzun ve mektuplarımı öyle yazıyorum. Bil ki bunu yapmaktan çok yoruldum. Seni özlediğimi haykırmak istiyorum hıçkıra hıçkıra, sel gibi gözyaşlarıyla seni ne kadar çok merak ettiğimi, ne kadar korktuğumu anlatmak istiyorum.

Yaşar!
Sen benim ilk macera arkadaşımsın, neler yaptık, nerelere gittik seninle; küçücükken bile. Gözünün içine bakarak anlaşabildiğim nadir insanlardansın.

Durup durup aklıma geliyorsun. Ağlıyorum bazen, çoğu zaman o boğazımda düğümlenen şeyi sıkmak zorunda kalıyorum; çözülürse ağlarım çünkü.

Annen ve babanın gözlerinin içine bakamıyorum. Korkuyorum çünkü endişelerimi; nasıl üzülüp; gizlemeye çalışsam da nasıl sana birşey olacak diye korktuğumu fark edecekler diye. Biz güçlü olmazsak onlar nasıl dayanır bilmiyorum.

İçgüdüsel bir şekilde her şeyin iyi olacağına inanıyorum. Ama bu inanç ne seni özlememi engelliyor ne de ağlamamı dindiriyor.

Oğlum Tobaccoyu satın alcam lan sana. İçki fıçılarında yüzceksin. Yeter ki gel.
Çok özledim seni.
Gel de sımsıkı sarıl kocaman kollarınla.
Gel de bi zıplıyim kucağına, sen de bir döndür bir döndür; yere bıraktığında başımın dönmesinden ayakta duramiyim.

Seni seviyorum Yaşar.
N.


Not: Tüm askerlerimiz sağ salim yapıp gelirler umarım görevlerini.


8 Ocak 2013 Salı

Hah yine deprem.

Şu saatlerde İzmir'de gökyüzü kızıla çalan bir mavi.. Fazlasıyla kızıla çalan.



Nerdeyse bi 20 dk önce öyle bir sallandım ki. Önce o an geçen uçak yüzünden sandım, sonra dışarıda deli gibi esen rüzgar geldi aklıma çünkü normalde onlar da ofisimdeki malzemelerin az da olsa sallanmasına neden olur. Ama fark ettim ki sallanan şey, diğerleriyle birlikte sandalyem.
Etrafımdaki tüm telefonları alıp dışarı koştum, ilk kattayım ve çıkış kapısı 3 sn uzağımda. Neyse ki durdu sarsıntı.

İşim gücüm yok bi de şimdi, acaba bu akşam deprem olursa nereye saklanayım diye düşüncem, hey allahım ya.

Don suz geceler dilerim.
Saygıyla kalınız deprem hanım.




2 Ocak 2013 Çarşamba

Biscolata starz mocha

0:02-0:03
Siz deli misiniz? Reklam mı bu yoksa kadınları yok etme kampanyası mı?
Hayır bu biscolata reklamları kadar leziz olsa yine gam yemeyeceğim.

Biscolata Yeni Yıl



Böyle biten bir yıl.. bizim olduğu gibi sizin de olsun derdim ama artık yıl bitti, içinizde bizimki gibi bir şevk ve nefes borusu tıkanıklığıyla bitiremediniz yılı.

28 Aralık 2012 Cuma

Hayaletli Eskişehir Turundayız Gençler

Anlatayım, yaklaşık olarak geçen ay gerçekleşti bu olay.

Ali, Zlatka, Conika, Vladimir ve ben; Hadi Ankara'ya gidelim deyip atladık Ali'lerin kamyonuna. Vuuuhuuuu; canı sıkılan arkadaki açık kasaya geçiyo, canı sıkılan bangır bangır şarkı söylüyo, Ali direksiyonda; hepimizin canı sıkılırsa toptan kasaya geçiyoruz, gelsin biralar. Nasıl eğlenceli nasıl, biraz soğuk hava ama eğlenceden kimsenin aklına hava gelmiyor.

Sabaha karşı saat 5 gibi Eskişehir'e giriyoruz. Hadi bizi gezdir diyorlar, yok diyorum ısrar ediyorlar; illa canımı sıkçaklar; illa özletçekler yani burayı. İyi diyorum.
Bi anda kamyonet kayboluyor. Esparkın hemen altındaki tren yolunun ordayız. Amacım köprünün bitişindeki çin restoranına götürmek gençleri, hep burda yiyoruz biraz da orda yesinler de lezzetin ne kadar ucuza mal edilebileceğini görsünler. Yürüyoruz yürüyoruz, her taraf sık sık ev ve duvar olmuş; caddenin sonundan Doktorlara çıkmamız gerekiyor fakat öyle çok ev yapmışlar ki önce bu labirenti aşmak gerekiyor. Sağ sol sağ sol derken epey bi uğraştan sonra sözde doktorlara çıkıyoruz. Çıktığımız yer köprünün hemen altı olması gerekirken biz bambaşka bir caddenin sonunda gibiyiz, Doktorlar caddesine benziyor evet ama sadece caddenin genişliği açısından, eski ve siyah beyaz evlerden oluşuyor burası biraz ürkütücü ama en azından sonunda köprüyü görüyoruz derken ce eee yine Kezban. Arkadaşlarına neden her yeri gezdirmiyorsun, sen biliyorsun buraları falan diyor, kendi kendine konuşuyor benimle ama ben ona cevap bile vermiyorum, pek hazzetmiyorum ondan biliyorsunuz. Neyse tin tin giderken geldik bizim çin lokantasına ama ev mi olmuş burası?

Girelim ya, belki içeridedir lokanta. Giriyoruz, alt katı açan olmuyor, üst kata çıkıyoruz. Çalıyoruz kapıyı; korkuyoruz da aynı zamanda ve kapıyı öle bir şey açıyor ki altımıza ediyoruz nerdeyse hepimiz, bi hışımla ikinci katın merdivenlerinden ilk kata inan mi ararsın, çığlıklar eşliğinde çıkış kapısına bulmaya çalışırken birbirine çarpan mı ararsın, hem ayakları kıçına değerek koşup hem bana ana avrat söven mi?
Öyle bir koşuyoruz ki gelişimizde saatler süren caddeyi birkaç saniyede katediyoruz ve hoppala Espark'ın önündeyiz. Herkes öyle sakin ki sanki az önce göz bebekleri olmayan, sadece beyaz bir çarşafla boynundan aşağısını örtmüş, saçı başı iğrenç bir kadın hepimizi kovalamadı. Ben tedirginim tabi, bütün hevesim kaçtı; bunlar da tutturmuşlar biz Ankara'ya gitmemeye karar verdik, burda geçirelim geceyi demeye.

Grupçak hoplaya zıplaya giden bizimkiler bi tarafta, iki gün napçam burda; sinirlerim tepeme çıkçak, Efsad'a gidemicem cuma değil bu gün Tolga'yı görme ihtimalim yok, kar da yağmamış diye hayıflanan ben bi yandan..
Üniversite caddesine giden  yolda Kahve Diyarı'nın oraya gelince bi kuş bakışı yapıyorum caddeye karşı ve ne ben varım, ne Zlatka ne Conika ne Ali ne kamyon ne kezban ne Vlat  Tolga da yok. 

25 Aralık 2012 Salı

İyi bir haber mi bu, kötü mü?

Aslında düzenli adetim geliyor ama garip bi şeyler oluyordu son zamanlarda; gözlerimi kapattım ve doktora gittim. İki aylık hamileyim. Kimseye söyleyemedim henüz. Şaşkınım fakat  zannettiğim kadar kötü hissetmiyorum. Daha küçük olduğumu ve istemeyeceğimi zannetmiştim, öyle bi hisse kapılmadım. .

Bi banka oturdum çıkışta, insanları seyrettim. İçimde bi canlı mı yetişiyor şimdi? Anlamam lazımdı zaten karnım bi garip olmuştu son zamanlarda ama mide bulantısı falan hiç yaşamadım. Gerçekten çok garip, hatta belki garip olduğu için kötü karşılamamış da olabilirim. Kime söyleyeceğim ki şimdi bunu? Nasıl olur bu işler. Gerçekten çok şaşkınım.


Don Kişot - Cervantes Final

Bikaç gün önce bitirdim kitabı, yani hemen hemen 1000 küsur sayfa dokuz ayda bitti. :D Kendi kendinize ön yargılı konuşmalara başlamayın lütfen, bu kızın işi gücü var, yemek yapması gerekiyor bazen, bazen eğlenmesi gerekiyor, sevişmesi gerekiyor e bunların hepsi zaman isteyen şeyler doğal olarak her gün kitap okumaya zaman ayıramadım ve netice bu. Neyse.

Daha önce bahsettiğim gibi, insanların tepkilerine çok içerlemiş büyük ihtimalle Miguel ve ikinci bölümde ilk bölümde mağripli bir yazarın Don Qijote üzerinden ne kadar gerçeklik payı az, ne kadar safsatalarla dolu ve ne kadar gereksiz bir kitap yazdığına değiniyor her fırsatta. Öyle delice maceralara atılmıyor bu bölümde, halkın tepkisi korku yaratmış üzerinde Miguel in, belki para kazanamama korkusu, belki kral ve halk tarafından dışlanma korkusu.. Kendi kitabını neden aşağılar insan?

Aslında sadece ilk bölümün yayınlandığı kitabını dışlamıyor ikinci bölümü de dışlıyor, yani kitabın içinde o kitabın ona ait olmadığını vurgulayıp duruyor, o böyle yaptıkça hem nedenini düşünüyorsunuz hem de Don Qijote'yi hakikatten yaşamış gibi hissediyorsunuz.

İlk bölümdeki gibi karşılaştıkları kişilerin hayat hikayelerine değinmiyor; bu konuda olumsuz eleştiriler almış; aslında yazmak istediğini belirtiyor ama insanların ne kadar acımasız eleştirdiğini bilemiyoruz tabi; bana sorarsanız o hikayelerin anlatılması çok hoşuma gitmişti. İkinci bölümde Don Qijote ve Sancho'nun karşılatığı herkes ilk kitaptan haberdar, Mağripli yazarın yazdıkları doğrultusunda ikisini de çok iyi tanıyorlar fakat Qijote ve Sancho'ya yazılanları katiyen kabul ettiremiyorlar.

Biliyorsunuz Miguel elini kaybetmiş Türk'lerle savaşırken, Türk'lere esir düşmüş vs. Öfkesini kitapta çok rahat görebiliyoruz, nerdeyse tüm kötü adamlar türk, bir yerden bir kötülük gelecekse türklerden geliyor ama şu da var ki tasvir edilen türklerin hepsi irikıyım, yenilmez adamlar ve beyinleri yok gibi konuşuyor Miguel :) (Haksız da sayılmaz, beynimizi iyi kullanabiliyor olsaydık başımızda bu hükümet olur muydu?) Bak o zaman keşke kızgın olduğun kadar biraz ileri görüşlü olabilseydin de şimdilerde seni türklerin de okuyabileceğini ve seni sevebileceklerini düşünebilseydi; su serper miydi yüreğine bu düşünce? Yoksa olmaz olsunlar mı derdin?

Ön yargılarını, kuşkularını, hislerini, kalp kırıklığını öylesine derinden hissediyorsunuz ki; özellikle ikinci bölümde ağır basıyor olmasına rağmen tüm kitap onun gibi düşünmenize neden olabiliyor. Üzülüyorsunuz, keşke biraz üstesinden gelebilseymiş diyorsunuz; bir iki çok minik hata nedeniyle nerdeyse tüm kitabı yakmış eleştirmenler ve bu Miguel'e fazlasıyla yansımış.

Adamım sen dünyadaki ilk romanı yazdın biliyor musun? Bilsen daha az korku ve çok daha fazla cesaretle delice şeyler yazardın belki ama böyle de çok okunası.

Bu mükemmel kitap için teşekkürlerimi sunuyorum sana.
Türk'üm bu arada Miguel.
Öperim.
N.
     
                                                 


21 Aralık 2012 Cuma

Göğüslere özgürlük

Kıyamet de kopmadı.

Biliyorsunuz 1960'ın sonlarında erkek egemen toplumun kendilerine biçtiği rolü reddeden 100 kadar feminist bir çöp tenekesinde sutyenlerini, takma kirpiklerini, yüksek topuklu ayakkabılarını, korselerini yakmışlardı. 70 li yıllarda aynı feministler geri adım atmış ve sutyene dönmüşlerdi, sebep; göğüs uçları :D Metalaştırabilir  mi göğüs uçları kadını?(1) Göğüs uçları belli olan bir kadın erkeklerin gözünde diğerlerinden daha kolay bir avdır aynı zamanda seksapalitesi yüksektir. Her neyse.

Adet dönemlerimde göğüslerimin ağrısını çok çekerim genel olarak 75 beden sutyen kullanmama rağmen o dönemde göğüs büyüklüğüm 85 e yaklaşır (2); Yani büyük sutyen taksam dolmuyor küçük sutyen taksam almıyor ve her iki türlü de ben işkence çekiyorum iyisi mi takmamak deyip; adet dönemlerimde sutyen takmıyorum.

Bir aydır, zorda kalmadıkça kullanmıyorum.Göğüs ucu problemi yaşıyor olmam lazım fakat uçları çok büyük olmadığı için ve kış aylarında gizlemek daha kolay olduğu için hiç sıkıntım yok. Şu olur ancak, hareketli bir insanım, koşar zıplarım onlar da benimle kafa tutmaya kalkışır ve bu kötü bir görüntü yaratır; o kadar yani. Başka hiç bir şey yok.

Yaz ayları için de yapabilsem bunu, takmasam keşke hiç sutyen; nasıl rahat bir bedene sahip olurum anlatamam. Hayır durum kesinlikle benlik değil. Ortaya çıkmış bir göğüs ucuna bakmayacak kaç erkek var?(3) Hoş çıkmasa bile bakan vardır da biz fark etmiyoruz; beynin neye çalıştığıyla alakalı bir durum olabilir bu. Bakmayacaklarını, bakışlarıyla beni rahatsız etmeyeceklerini bilsem hayatım boyunca asla takmam sutyen.

Tüm kadınlara özgür göğüsler diliyorum.
Hadi serbest bırakalım şunları.
Vuuu huuu



NOT 1: Bebeğim! Sen ne yaparsan yap erkeğin her zaman dikkati üzerinde olur, kara çarşaf giy; yine süzüp görünen, ipi ucu alınacak bir şey olmamasına rağmen nasıl bir vücuda sahip olduğunla alakalı fikir yürütür. Oldukça aşağılayıcı bir durum bu kadınlar için; en azından ben ve benim gibi düşünenler için ama ne gelir elden.
NOT 2: Sırf adet dönemimde kullanmak üzere 85 beden bir sutyenim var.
NOT 3: Çift taraflı düşünmek lazım gerçi, nasıl ki bir erkek gizlenmemiş bir göğüs ucuna bakarsa aynı şekilde bir kadın da gizlenmemiş bir penise bakmaktan kendini alamayacak olabilir mi acaba? En azından şunu düşünüyorum, elenmiş; görünümüyle, karakteriyle, gözümüzde yeri olan erkekler incelenebilir öyle önümüze gelen herkes değil. Kadınlar olarak daha seçiciyiz bence ama toplum kaynaklı endişelerimiz dolayısıyla bu tarz şeyleri konuşamıyoruz.

Öperim.
N.

Karanlıkta Komedi - Yıldız Teknik Ünv.


Festivaldeki son oyunumuz Karanlıkta Komedi'ydi 2012 Aralık 15 Konak Sahnesi .

Gülmekten yerlere yatacaktık nerdeyse :)
Komşunuzun mobilyalarını ona bildirmeden alın, bir süreliğine giden sevgilinizin yerine yenisini alın hatta babasını da tanışmak için evinize davet edin; aynı akşam eserlerinizi görmek üzere çok ünlü bir yorumcu da davetliniz olsun. Evdeki tüm ışık kaynaklarını yok edin ve başlayın yaşamaya.

Her sahnesinde en içten kahkahanızı atacağınız, gülmekten belki de karnınızın krampa girmesine neden olacak bir oyun.

Gidin! Gülün! Gülün! ve daha fazla Gülün!

Teşekkürler festivalimize katıldığınız ve bizi güldürdüğünüz için
Öperim.
N.

                                             

18 Aralık 2012 Salı

Marx'ın Dönüşü - Genco Erkal

Festivalin yedinci günü 13 Aralık 2012'de Genco Erkal vardı, Marx'ın Dönüşü'yle.

Genco Erkal dendiğinde durup derin bir nefes alırım.

Her zamanki şahane oyunculuğuyla, ustalığıyla demeliyim belki; hakikaten Marx'ın olduğunu düşünebilirsiniz sahnede. Bir saatte düşüncelerini, duygularını, yaşadıklarını o kadar net ve anlaşılır anlatıyor ki, eşiyle diyalogları; arkadaşlarıyla sohbetleri; zorlu hayat koşulları ve her şeye rağmen işine, insanlığı iyi bir yöne itmeye çalışan şevkine hayran olacağınız Marx daha iyi anlatılamazdı.

Öbür dünyadan kendini anlatmak için gelen Marx, sadece yaşadığı dönemle ilgili düşündükleriyle sınırlamıyor kendini sahnede, on yıl,beş yıl, bir yıl hatta birkaç ay ve birkaç gün önceye kadar yaşananlarla ilgili de aydınlatıyor bizi. Yanılmışım diyor kapitalizm hakkında, ben bi elli yıl küsur içinde biter demiştim ama hala acımasızca devam ediyor diyor. Günümüzdeki Amerikan hükümdarlığına, petrol için yapılan savaşlara ve katledilen çocuklara değiniyor ama tanrılardan gelen uyarıyla sözlerine devam edemiyor.

Burda istenmiyordum diğer tarafta da istenmiyorum diyor.

Karl Marx'ı ve kapitalizmin özünü; sadece onları da değil aslında, insan olarak yaşamanın gerekliliklerini öğrenmek isteyenlerin kesinlikle gitmesi gereken bir oyun. Sahnede de Genco Erkal olunca değmesinler keyfinize. İki sanatçı tek bir ruhta birleşiyor önünüzde ve size sadece bu şöleni seyretmek kalıyor.

Yine bekleriz Genco Bey, ara sıra geliyorsunuz ama daha sık gelin lütfen. Size ihtiyacı var bu seyircinin.

Kucak Dolusu Sevgilerimle,
Öperim.
N.

                             

                           






14 Aralık 2012 Cuma

Kıyıya Oturmanın Böylesi - Merve Engin

Festival başladı ve 11 Aralık 2012 Kıyıya Oturmanın Böylesi ilk oyunumdu. Şimdilik herşy yolunda böyle sonlanacağına da eminim.


Tüm ışıklar açık. Sahneye kızın biri çıkıyor ve kendi kendine konuşmaya başlıyor.
-Abi nerdesiniz, neden gelmediniz vs.
-Tek başıma mı oynıcam? 12 nizi de?
Işıklar hala açık.


Gayet eğleneceğiniz bir oyun. Bazen çok güleceğiniz bazen de biraz hüzünleneceğiniz bir oyun aynı zamanda. Hangi kısımlar oyuna dahildi acaba, hangilerini doğaçlama yapıyo diye düşünebilirsiniz de.

Commedia dell' Arte tarzının Commedia Gabriellina varyasyonu. Bu tarzı Türkiye'ye getiren kişi. Bence kesinlikle izlemelisiniz.

En çok Puzzone'ye güldük biz. Karakter çok içten, saf ve bu saflığı insanı çok çok güldürebiliyor, gerçi Zampilla'nın da hakkını vermek gerek jest ve mimikleri çok hoştu. Bi de şu ismini hatırlayamadığım adam, tanrıların arkadaşı :)

Merve Engin karakterlerin hepsini kendi oynuyor, bir sağ elinin olduğu tarafa geçiyor, bir sol elinin, bazen geçmiyor eliyle oynuyor, çok hoş gerçekten. Hani kendi kendinle konuşmak gibi bi yerde, heralde yapanınız vardır :P Yalnız değilimdir diye düşünüyorum :P

Salonda oyun ve seyircilere karşı ufak saygısızlıkları oldu görevlilerin, her devlet tiyatrosuna ait olmayan oyunda olduğu gibi. Ben görevliyim, bak ben! İstediğim zaman girer istediğim zaman çıkarım. Gibi. Sakız da çiğnerim tiyatro da kapattırırım, oyuncuyu da cezalandırırım; ben boşbakan çocuğum vs lerden pek farklı olmadı açıkçası. Ben alıştım gerçi de.. hoş değil.

Aksaklıklar için özür dileriz Merve Engin.
Yine bekleriz, daha saygılı görevliler ve telefonunu kapatan seyircilerle.

Öperim.
N.




10 Aralık 2012 Pazartesi

Dean R Koontz - Göz Ucuyla

Kitabın kapak fotoğrafını görünce okuyacağınız varsa da okumazsınız. Öyle bir ürkütücü, korkutucu ve ürpertici ki.. Kıpkırmızı bi gökyüzünün önünde ulu bir ağaç ve ağacın tepesinde bir insan. Kitabın ismindeki göz'ün ortasındaki ö 'nün de içinde bi nokta var,  illuminati çağrıştıran bi göz oluşmuş ya da oluşturulmuş. Neyse.

Kendi kendime bu kitabı okumamam gerektiğini sonra "kurbanlar"daki gibi gecemin gündüzümün karışacağını  korkularımın artacağını sayıklıyorum. Sonra durup psikolojime bir bakıyorum, yalnız hisseden; aşsız ve şevkatsiz hisseden genç bi kadın; öyle demiyorum bakınız o öyle zannediyor ve sanırım önemli olan da onun hisleri.. Bu psikolojinin içinden ancak beni böyle bir şey çıkarır, en iyisi okumalıyım deyip cesaretimi toparlıyorum.

Genel olarak korkmuyorsunuz kitapta ama müthiş geriliyorsunuz, bazen üzülüyor bazen de katılarak gülüyorsunuz. Üç hayatı anlatmaya başlıyor, nerde birleşecek bu hayatlar diye gözlerinizi ve ruhunuzu açık tutmak için olanca gücünüzle uğraşacağınız bir kitap. Çok iyi bağlanmış hayatlar yine. Çocuklar ve dedektifin yapmayı başarabildikleri şey sürreal bir noktaya dayandırılmış ama ne malum günün birinde gerçek olamayacağı!..

Aklımı başımdan uzaklaştırdığın fakat beni korkutmadığın için teşekkürler Dean.
Öperim.
N.


             
Dean R. Koontz - Göz Ucuyla





İzmir Tiyatro Festivali 11-12-13 Aralık Genco Erkal oyunlarına indirimli bilet

http://www.grupanya.com/izmir/firsat/aysa-izmir-bertolt

Yukarıdaki adresi Uluslararsı İzmir Tiyatro festivalinde gösterime girecek tüm Genco Erkal oyunlarına indirim sağlıyor. An itibariyle fırsatı yakalamak için son 14 saat kalmıştır. Yani bu gece saat 23.00 a kadar aldınız aldınız, yoksa indirimi kaçırıyorsunuz.



11 Aralık 2012 - 20:30 Ben Bertolt Brecht
12 Aralık 2012 - 20:30 Kerem Gibi
13 Aralık 2012 - 20:30 Marx'ın Dönüşü

Öperim,
İyi seyirler
N.
Genco Erkal-Tülay Günal 

8 Aralık 2012 Cumartesi

Mümin Sekman - Her şey Seninle Başlar (Notlar-3)

-Başarısız olacağınızı düşünen insanları görüp cesaretiniz kırıldığında tekrar edin,
EN İYİSİNİ DAHA GÖRMEDİLER
EN İYİSİNİ DAHA GÖRMEDİLER
EN İYİSİNİ DAHA GÖRMEDİLER
EN İYİSİNİ DAHA GÖRMEDİLER
EN İYİSİNİ DAHA GÖRMEDİLER
...


-10 Yıl sonra nasıl bir hayat yaşamak istiyorsunuz?
-Nasıl bir yerde yaşamak istiyorsunuz?
-Nelere sahip olmak istiyorsunuz?
-İnsanlar 10 yıl sonra hakkınızda ne desinler?
-Sizin nasıl biri olduğunuzu düşünsünler?
-Hangi semtte yaşamak istiyorsunuz?
-Hangi işi yapmak istiyorsunuz?


-Hayatınızda asla katlanamayacaklarınızın bir listesini belirleyin. VE KATLANMAYIN.


-Hayatınızın üç önemli koordinesini daima gözünüzün önünde tutmalısınız,
   -Nereden başladınız?
   -Nereye geldiniz?
   -Nerede olmak istiyorsunuz?



Yukarıdaki tüm soruları yazılı olarak cevaplamanız çok önemli diyor Mümin Sekman.
Daha ilk baskıda almışım kitabı, okumuş ve nerdeyse tüm sayfaların tüm satırlarının altını çizmişim. Büyük ihtimalle o zaman sadece okumuşum, dolu okuduğumu zannedip boş okumuşum, bilmiyorum. Şimdi ise bana güç verdi, istediğim şeyi sadece ataletle istediğimi gösterdi, özgüvenimi geri almamı ve güçlendirmemi söyledi, çalışmam, boş oturmamam ve daha çok okuyup daha fazla pratik yapmam gerektiğini hatırlattı. Eğer bu işi yapmak istiyorsam, yapmama gereken ne varsa hepsini öğrenmeme gerektiğini söyledi üstüne basa basa.

Ne istediğimi biliyordum, ama ruhen ve bedenen herhangi bir çalışma göstermiyordum, çenemin istiyorum demesi dışında.

Ne yapacağımı biliyordum, nasıl yapacağımı da ve şimdi yapıyorum.

Bunlar sadece benim ara sıra hatırlamak için aldığım notlar, siz kitabı da okuyun lütfen.

Sevgiyle kucaklıyorum sizi Mümin Sekman.
Öperim.
N.

Mümin Sekman - Her şey Seninle Başlar (Notlar-2)

Tavern, Çoğumuz başarılı olmak için acı çekmiyoruz, acı çektiğimiz için başarılı oluyoruz. Her başarılı insanın içinde dışarıdan görünmeyen yaralar vardır. En görkemli başarılar yüreği yanan insanlardan çıkar.

-Başarılı olma yolculuğuna çıkmadan önce başarı tanımınızı, Başarı sizce nedir? ve başarı kriterinizi Başarılı olduğunuzu nerden anlayacaksınız? belirlemeniz çok önemlidir.

İnsanlar başarı tanımlarının ötesine pek gidemezler, tanımınızdaki sınırlayıcılığa dikkat edin.
"Bir işi 6 milyar kişi içinde en iyi yapabilen sen ol."


-Nasıl başarılı olunabileceğini nasıl öğrenirsiniz
1-Başarılı olmak üzere yazılmış analiz kitaplarından
2-Biyografi kitaplarından
3-Seminer, konferanslardan
4-Kişisel gelişim uzmanları, kariyer danışmanlarından
5-İnsan gelişimine önem veren şirketlerde çalışarak
6-Başarılı insanlarla çalışarak

-Nasıl başarılı olunabileceği üzerine sürekli kafa yorun. Yaşadığınız her başarı ve başarısızlıktan sonra; yaptıklarınız ve yapmanız gerektiği halde yapmadıklarınız üzerine düşünün.

-Neyi başarmak istediğinizi biliyorsunuz
Niçin bu hedefi istediğinizi de biliyorsunuz
Hedefe ulaşabilmek için neler yapmanız gerektiğiniz de biliyorsunuz
Hedefinize nasıl ulaşabileceğinizi de biliyorsunuz

(Ama yapmıyorsunuz, bu atalettir diyor Mümin Sekman)

-Bugün yapmadıklarının(ataletinin) gelecekteki sonuçları neler olacak?

-Eyleme geçmek için mükemmel hale gelmeyi beklemeyin, mükemmelliyetçiliğin yerine sürekli iyileştirme felsefesine göre hareket edin.

-Periyodik olarak, bir şeyler başarmalıyım; inancını besleyin.

-Önemli işlere öncelik verin "En büyük bilgelik, neyi ihmal etmemek gerektiğini bilmektir."

Jacob Riss, Çaresiz kaldığım zamanlarda gider, bir taş ustası bulur, onu seyrederdim. Adam belki yüz kere vururdu taşa ama değil kırmak küçücük bir çatlak bile oluşturamazdı. Sonra birden yüz birinci vuruşta taş ikiye ayrılıverirdi. İşte o zaman anlardım ki, taşı ikiye bölen o son vuruş değil, ondan öncekilerdi.

-İnsanlar ikiye ayrılır,
1-Saydıcılar (söylemci)
2-Rağmenciler (eylemci)

Saydıcılar, sürekli niye yapamadıklarını anlatmaya kafa yorarlar, nasıl yapabileceklerine değil. Saydıcılara cevap yetiştiremezsiniz, hiçbir şey bulamazlarsa şöyle derler, "Bende bu saydı mantığı olmasaydı, ben de başarılı olurdum." Altına imzamı atabileceğim tek "saydı" cümlesi budur.

Rağmenciler, bulundukları herhangi bir durumda nasıl başarılı olacaklarına kafa yorarlar. Şimdi ve bu şartlarda elimden gelenin en iyisini nasıl yaparım.

-Yaşadıklarımızdan çıkardığımız öğrenilmiş çaresizlik dersleri üç şeyi unutmamıza neden olur,
1-Daha büyük bir hayatı hayal edebilmeyi
2-Daha fazlasını başarabilme öz güvenini
3-Bir daha deneme cesaretini

-Öz güvenimiz başkalarının bizi nasıl gördüğünden çok, bizim kendimizi nasıl gördüğümüze bağlıdır.

-Öz güven ve güvensizlik bulaşıcıdır. Öz güveni yüksek insanlarla birlikte yaşadıkça hayatı onlar gibi algılamayı öğreniriz.

-Deneyip beceremediğim bir durum olursa, "Şu andaki bilgi ve beceri seviyemle bunu yapamıyor olabilirim ama bir insan yapabilmişse, ben de insansam, ben de yapabilirim. Nasıl yapıldığını öğrenir, ben de yapabilirim. Gerekli zamanı, çabayı ve enerjiyi harcarsam ben de yapabilirim." diye düşünürdüm.

Mümin Sekman - Her şey Seninle Başlar (Notlar- 1)

-İnsanların yüzde kaçı başarılı, mutlu ve yaşadığı hayattan memnun? Yüzde kaçı hayal ettiği hayatı yaşıyor?

-Hayatta yükselebileceğinizi sandığınız en üst nokta neresi?

-Öğrenilmiş çaresizlik, bir daha deneme cesaretini kaybetmektir.

-Kafamı vura vura öğrendiğim sınırlayıcı hayat derslerim neler? Öğrenilmiş çaresizlik yaşadığım durumlar neler?

Seligman; Ne zaman ki bir kişi yaptığı hiçbir şeyin bir fark yaratmayacağına inanırsa, çaresizliği ve hiçbir şey yapmamayı(atalet) öğrenecektir.

-Çaresizlik duygusu yaşayınca, "Gerçekten çaresiz miyim, yoksa çaresiz olduğumu mu düşünüyorum?" diye sor kendine.

-Çevremde olan, beni rahatsız eden bir şeyi, yaptıklarımla değiştirebilirim.

- Yaşamak istediğimiz hayat
  Yaşadığımız hayat
  Yaşamamız istenen hayat  

HER SABAH; (Yapmak istediğimiz şey için)
1-Bende değişen bir şey var mı?
2-Çevremdeki şartlarda değişen bir şey var mı?
3-Hedeflediğim şeyde bir değişiklik var mı?

-Kendi hayatını gözlemle..

-Öğrenilmiş çaresizlik yaşayan insanların arasında mı yaşıyorsun?

-Çevrenizdekilerin size, hayat dersleri diye kendi öğrenilmiş çaresizliklerini yüklemelerine izin vermeyin.

-Zamanınızı neyin niçin yapılamayacağını değil, neyin nasıl yapılabileceğini anlatan insanlarla geçirin.
-Kendine şefkat göster, şimdiye kadarki tüm hataların ve sahte çaresizliklerin için kendini bağışla.

-Öğrenilmiş çaresizlik, başımıza gelen olayları yorumlama biçimimizden doğar.

Edison; Başarısızlığa götüren bütün yollar bitince geriye başarıya giden yol kalır.

BAŞARISIZLIĞI YORUMLAMADA (Bence oldukça önemli)

Süreklilik(Geçici mi-kalıcı mı)
Bu defa yapamadım ama geçmişte yapmıştım, gelecekte daha iyisini yaparım.

Kişisellik(Bireysel mi-evrensel mi)
Başkalarının da yapamadığını düşün.

Kapsam(Lokal mi-global mi)
Sadece bu işte mi başarısızım yoksa her işte mi?

Kaynak(İçsel mi-dışsal mı)(Elimde olan-elimde olmayan)
İçsel-başaramadığı için kendini suçlar
Dışsal-kendinde suç görmez o başarılı olamadığı için başkaları suçludur.
Başkalarını da kendini de suçlamadan, sonucun nasıl ortaya çıktığını akılla analiz etmek ve bir sonraki teşebbüste başarısız olmamak için neler yapmak gerektiğini konuşarak işe başlamak.

HER BAŞARISIZLIK DURUMUNDA 4 SORU SORUN
1-Neyi doğru yaptık?
2-Neyi yanlış yaptık?
3-Neyi yapmamız gerektiği halde yapmadık?
4-Neyi yapmamamız gerektiği halde yaptık?