Mektup etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Mektup etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

12 Temmuz 2013 Cuma

Gezi Parkı Direnişinde Hükümet ve Polis tarafından katledilen kardeşlerime Mektup!





Sevgili Ali İsmail Korkmaz! Mehmet Ayvalıtaş! Abdullah Cömert! Ethem Sarısülük!

Bir gün birinin paylaştığı bir gönderi gözüme çarptı; "Okan Bayülgen bu gece bilmemnerdeki ağaçların kesilmemesi için orda kitap okuyacak, herkesi bekleriz" gibi. Umursamadım.

Sabah uyandığımda öğrendim ki orda kitap okuyup bikaç tane ağacın kesilmemesi için uğraşan yurttaşlarıma, polis(!) sabahın 5inde biber gazıyla; tomalarla (31 mayıs 2013e kadar tomanın ne olduğunu ne işe yaradığını bilmiyordum hatta daha önce adını bile duymamıştım) saldırmış. Ben noluyor bişey yapalım diyene kadar polisin bu berbat tutumunu kınamak ve oradaki arkadaşlara yanlarına olduğumuzu hissettirmek için gençlerimiz zaten bir toplanma saati belirlemişler, yer de alsancak.

Bakınız! (tvler zaten yayınlamıyor) Polis saldırmasa, ufak bir kısım haricinde kimse bilmeyecekti Gezi Parkı Direnişi'ni.

Hepinizin katili bu devlet ve bu devletin polisleridir. Evet tüm polisleri. Eğer gerçekten halkın yanında olsalardı mutlaka bu katliamı durdururlardı. Herkes fellik fellik terörist arıyor. Aramasınlar Ali! terörstlerin, katillerin hepsi polis karakollarında görev(!)deler. Seni katlettiler Ali. Ve bu devlet senin katillerini koruyor. Abdullah s eninkileri de. Mehmet seninkileri de. Ethem! senin katilinin ismini dahi biliyoruz. Durduramıyorum gözyaşlarımı.. Hepinizin yerine keşke ben katledilseydim.

O kadar çok şey yazmak istiyorum ki! Yapamıyorum. Yazamıyorum.

Özür dilerim. Size hitap ederken bile başımı kaldırıp yüzünüze bakamıyorum.
Utanıyorum.
Affedin.
N.






1 Şubat 2013 Cuma

Barış Manço 'ya Mektup-2

İnsan nasıl senin gibi olabilir abi? Genle mi olmalı, yoksa öğrenilebilir mi?

Barışı, huzuru, mutluluğu ve en derin hüznü daha net anlatabilen insan var mıdır dersin, senden başka tabi? İnsanın ruhuna dokunabilmek için önce insan mı olmak gerekir? İnsan nasıl olunur? Ben çok küçüktüm sen gittiğinde, biraz beklesen olmaz mıydı? Belki büyür seninle sohbet etme şerefine nail olabilirdim bir gün..

Ben seni özlüyorum, sen herkesi özlüyorsun diyeceksin; e napayım duygularımla yaşıyorum. Sen özlemiyor musun yani bizi? Neler yapıyorsun orda? Cennet coşuyordur seninle. Gerçi bi sen yoksun, mükemmellerin hepsi hemen hemen orda, yıkıyorsunuzdur ortalığı. Cem Abi'yi de aldın yanında, keyfine diyecek yoktur.

Uzatmak istemiyorum. Çok özledim, sadece bunu bil yeter.

Bak adam ne yapmış. King di mi? Bence de king bi adam.





Seni seviyorum.
İstesem de doğduğun günü hatırlayamıyorum, özür dilerim.

11 Ocak 2013 Cuma

Yaşar'a Mektup

Şişo! Böbeğim!

Çok uzaktasın.
Mektup yazarken üzülürsün, olduğundan daha fazla özler ve dayanamazsın diye yazamıyorum, ama seni deli gibi özledim. Seni ne neşelendirebilir diye düşünüyorum uzun uzun ve mektuplarımı öyle yazıyorum. Bil ki bunu yapmaktan çok yoruldum. Seni özlediğimi haykırmak istiyorum hıçkıra hıçkıra, sel gibi gözyaşlarıyla seni ne kadar çok merak ettiğimi, ne kadar korktuğumu anlatmak istiyorum.

Yaşar!
Sen benim ilk macera arkadaşımsın, neler yaptık, nerelere gittik seninle; küçücükken bile. Gözünün içine bakarak anlaşabildiğim nadir insanlardansın.

Durup durup aklıma geliyorsun. Ağlıyorum bazen, çoğu zaman o boğazımda düğümlenen şeyi sıkmak zorunda kalıyorum; çözülürse ağlarım çünkü.

Annen ve babanın gözlerinin içine bakamıyorum. Korkuyorum çünkü endişelerimi; nasıl üzülüp; gizlemeye çalışsam da nasıl sana birşey olacak diye korktuğumu fark edecekler diye. Biz güçlü olmazsak onlar nasıl dayanır bilmiyorum.

İçgüdüsel bir şekilde her şeyin iyi olacağına inanıyorum. Ama bu inanç ne seni özlememi engelliyor ne de ağlamamı dindiriyor.

Oğlum Tobaccoyu satın alcam lan sana. İçki fıçılarında yüzceksin. Yeter ki gel.
Çok özledim seni.
Gel de sımsıkı sarıl kocaman kollarınla.
Gel de bi zıplıyim kucağına, sen de bir döndür bir döndür; yere bıraktığında başımın dönmesinden ayakta duramiyim.

Seni seviyorum Yaşar.
N.


Not: Tüm askerlerimiz sağ salim yapıp gelirler umarım görevlerini.


25 Aralık 2012 Salı

Don Kişot - Cervantes Final

Bikaç gün önce bitirdim kitabı, yani hemen hemen 1000 küsur sayfa dokuz ayda bitti. :D Kendi kendinize ön yargılı konuşmalara başlamayın lütfen, bu kızın işi gücü var, yemek yapması gerekiyor bazen, bazen eğlenmesi gerekiyor, sevişmesi gerekiyor e bunların hepsi zaman isteyen şeyler doğal olarak her gün kitap okumaya zaman ayıramadım ve netice bu. Neyse.

Daha önce bahsettiğim gibi, insanların tepkilerine çok içerlemiş büyük ihtimalle Miguel ve ikinci bölümde ilk bölümde mağripli bir yazarın Don Qijote üzerinden ne kadar gerçeklik payı az, ne kadar safsatalarla dolu ve ne kadar gereksiz bir kitap yazdığına değiniyor her fırsatta. Öyle delice maceralara atılmıyor bu bölümde, halkın tepkisi korku yaratmış üzerinde Miguel in, belki para kazanamama korkusu, belki kral ve halk tarafından dışlanma korkusu.. Kendi kitabını neden aşağılar insan?

Aslında sadece ilk bölümün yayınlandığı kitabını dışlamıyor ikinci bölümü de dışlıyor, yani kitabın içinde o kitabın ona ait olmadığını vurgulayıp duruyor, o böyle yaptıkça hem nedenini düşünüyorsunuz hem de Don Qijote'yi hakikatten yaşamış gibi hissediyorsunuz.

İlk bölümdeki gibi karşılaştıkları kişilerin hayat hikayelerine değinmiyor; bu konuda olumsuz eleştiriler almış; aslında yazmak istediğini belirtiyor ama insanların ne kadar acımasız eleştirdiğini bilemiyoruz tabi; bana sorarsanız o hikayelerin anlatılması çok hoşuma gitmişti. İkinci bölümde Don Qijote ve Sancho'nun karşılatığı herkes ilk kitaptan haberdar, Mağripli yazarın yazdıkları doğrultusunda ikisini de çok iyi tanıyorlar fakat Qijote ve Sancho'ya yazılanları katiyen kabul ettiremiyorlar.

Biliyorsunuz Miguel elini kaybetmiş Türk'lerle savaşırken, Türk'lere esir düşmüş vs. Öfkesini kitapta çok rahat görebiliyoruz, nerdeyse tüm kötü adamlar türk, bir yerden bir kötülük gelecekse türklerden geliyor ama şu da var ki tasvir edilen türklerin hepsi irikıyım, yenilmez adamlar ve beyinleri yok gibi konuşuyor Miguel :) (Haksız da sayılmaz, beynimizi iyi kullanabiliyor olsaydık başımızda bu hükümet olur muydu?) Bak o zaman keşke kızgın olduğun kadar biraz ileri görüşlü olabilseydin de şimdilerde seni türklerin de okuyabileceğini ve seni sevebileceklerini düşünebilseydi; su serper miydi yüreğine bu düşünce? Yoksa olmaz olsunlar mı derdin?

Ön yargılarını, kuşkularını, hislerini, kalp kırıklığını öylesine derinden hissediyorsunuz ki; özellikle ikinci bölümde ağır basıyor olmasına rağmen tüm kitap onun gibi düşünmenize neden olabiliyor. Üzülüyorsunuz, keşke biraz üstesinden gelebilseymiş diyorsunuz; bir iki çok minik hata nedeniyle nerdeyse tüm kitabı yakmış eleştirmenler ve bu Miguel'e fazlasıyla yansımış.

Adamım sen dünyadaki ilk romanı yazdın biliyor musun? Bilsen daha az korku ve çok daha fazla cesaretle delice şeyler yazardın belki ama böyle de çok okunası.

Bu mükemmel kitap için teşekkürlerimi sunuyorum sana.
Türk'üm bu arada Miguel.
Öperim.
N.
     
                                                 


15 Haziran 2012 Cuma

Ahmet Priştina'ya Mektup


İlk okul, orta okul ve lisede genel olarak okulun bitiş günleriydi 15 Haziran. Ya liseden mezun olduğum gün ya da 2. sınıfın sonunda tüm gün boyunca;

Sorma neden niçin,
Her şey yalnızlıktan,
Bak, bak, bak
Güzel bir gün ölmek için..

deyip durdum. Ve akşam eve geldiğimde öğrendim ki çok sevdiğimiz Ahmet Priştina'mızı kaybetmişiz... Yani seni.. Ağladım, ağladım ve daha fazla ağladım, çünkü tam bir İzmir aşığıydın, Eskişehir Yılmaz Büyükerşen için neyse İzmir de senin için oydu..
İnsan kendini güvende hissederdi sen konuşunca, yaptığın her şeyde ayrı bir özgürlük, sükunet ve refah vardı. Senin İzmir'inde nefes almak, yürümek, gökyüzünü seyretmek, yaşamak o kadar temizdi ki.. Beş kuruş parası olmayan insan bile kendini fakir hissetmezdi çünkü müthiş bir kültür , öz güven aşılardı sen varken İzmir.

Sağlam planların vardı( öyle adalar, 3. köprüler yapmayı vaadetmezdin, toprağa basabildiğin kadar sağlam ve gerçekçiydi planların), inanırdık senin yapabileceklerine ve her daim ardında olurduk, hayal değildi seninle İzmir'in planları, elimizi kolumuzu görebildiğimiz kadar gerçekti; tabi ki önce hayal edilirdi ama uçan ve yapılamayacak hayaller değil.

Özgürdü İzmir seninle. Düşünce yapısı, kılık kıyafeti, tavırları hep rahattı. Hani İzmir'in kızlarının güzel olduğu söylenir ya, o güzellik kendine duyulan güvenden, rahatlık ve özgürlükten geliyor kanımca. Ne kadar özgürsen o kadar güzelsindir.

Ben kendimi bilmeye henüz başlamışken kaybettik seni, daha doğrusu bedenini; yaşasan kim bilir daha neler yapar, nasıl kazınırdın kalbimize; bu kadarı bile yetmişken hatta...

Öldüğünde almıştım, kocamaaan bir posterdi ve altında seni UNUTmayacağız gibi olumsuz bir ifade yazmıyordu, seni ÖZLEYECEĞİZ yazıyordu, o gün bu gündür dolabımda asılı o poster, her dolabı açışımda ki çok sık açarım, seni görüyorum; günaydın diyorum, iyi akşamlar diyorum; öpüyorum bazen tonton yanaklarını..

İlk 15 Haziran'dan itibaren istemsiz olarak her 15 Haziranda aynı şarkıyı söylediğimi farkettim, ve keyifsiz olduğumu.

Ardından İzmir mahvolma yolunda da olsa sen rahat uyu, elbet çaresini bulacağız.
Huzurla kal.
Seni seviyoruz.
N.

1 Şubat 2012 Çarşamba

Barış Manço'ya mektup

Aradan 13 yıl geçmiş. Dün gibi hatırımda oysa.

Bir akşam okuldan eve geldim; belki gün içerisinde duymamışımdır, hatırlamıyorum. Annem oturmuş sobanın karşısına içi çıkacak gibi ağlıyor. Ağzını bıçak açmıyor, sadece ağlıyor; gözleri morarmış artık nerdeyse.. Sonra babamı hatırlıyorum, oturuyor koltuğun üzerinde, elleriyle kapatmış yüzünü; o da ağlıyor, iç çekişinin sesini duyabiliyorum. Ben annem ve babamın hiç tanımadıkları biri için bu derece gözyaşı döktüklerini hayatım boyunca sadece o gün gördüm, bir daha da göreceğimi sanmıyorum.


Bir albümün vardı, annem Türkiye'den getirtmiş. Tüm albümlerinden derlenmiş bir albüm. O zamanlar teyipler var, albümün de zaten kaset şeklinde. Türkiye'ye göç ettiğimizde 5 yaşımdaydım ve kendimi bildim bileli dinlerim o albümü. Düşün bi kere 5-6 yaşlarımdayım ve oturmuş Hayır, Domates biber patlıcan falan dinliyorum; anlamıyorum tabi hiçbir şey, büyüdükçe dank ediyor.

Sen sadece Adam Olacak Çocuklar'la bize değil meğer dedikleri gibi 7'den 70'e herkese hitap ediyor muşsun. Bizi "Arkadaşım Eşek"'le güldürürken "Hayır"la anne, babalarımızı ağlatıyor muşsun, büyüyoruz ve "Hayır"la biz de ağlıyoruz.

Birini kaybederiz ulusça, ama seni kaybeden sadece türk ulusu değil, tüm dünya uluslarıydı. Ne garip di mi, insan birini kazandığı günü hatırlamaz, hep kaybettiği günü hatırlar..

Hep boğazım düğümlenirdi Barış Manço deyince, şimdi beynim de düğümleniyor. Hani bazen insanı sükunet anlatır ya, rica etsem dinler misin sessizliğimi Barış Abi..


Keşke burda olabilsen ve sarılsan bana, başımı okşasan hafiften.
Seni seviyorum.
N.







9 Aralık 2011 Cuma

Sarp ve Kaya Akkaya'ya Mektup



Bi kız kardeşim var biliyorsunuz, onun için yapamayacağım şey mevcut değil; dünya üzerinde beni onun kadar iyi anladığına inandığım bir tek şahsiyet bile yok. Henüz bu hislerimden emin olmadığım dönemlerde, hani havada yumrukların uçuştuğu dönemlerin bitiş aşamalarında, kardeşim de o ortamdayken biri bi soru sordu "Ölecekler ve üç kişiden birini kurtarma hakkın var, kimi kurtarırsın? -kardeşin, eşin ve çocuğun" O yaşın verdiği salaklıkla ve çocuk deyince aklıma hemen minicik bir bebek gelmesi; haliyle ona kıyamamam sebebiyle çocuğum dedim. Kardeşimin gözlerinde hala unutamadığım bir hüzün belirdi ki anlatamam. Olayın üzerinden çok zaman sonra kardeşim geldi ve bana; "O soruyu önce bana sorsalardı ben kardeşim derdim." dedi. Anlatmaya çalıştım ama nafile.


Bi dizi vardı bilir misiniz bilmem "Bizim Aile", hatta Mine Çayıroğlu'nun varlığını ilk defa o diziyle öğrenmiştim ve sanırım Toprak Sergen'in de.(DipNot: Orhan Veli'yi çok severim ve şiir okumaya bayılan bir insanım, onun şiirlerini de yüksek sesle okumuşluğum çoktur. Küçükken bi şiirine beste yapmıştım kendimce, hala bayılıyorum o besteme :D. Bigün o şiirin bestesiyle albüm yapmayı hayal ederdim küçükken, hem de çok. Şiir: "Pireli Şiir"di. Öğreniyorum ki Toprak Sergen benden önce davranıp çıkardığı albüme kendi bestelediği Pireli Şiiri koymuş, çok severim kendisini ama çok gıcık olmuştum o albümü benden önce çıkardığı için hatta fikrimi çaldığı için.) Hangi kanaldaydı dizi hatırlamıyorum ama okuldan eve koşarak gelirdim diziyi kaçırmamak için. İkiz kardeşler vardı, isimlerini isimlerini unuttum fakat görüntüleri beynime işlemiş vaziyette; biri gözlüklü biri gözlüksüz, gerçekte de ikizlermiş. Gözlüklüyü de çok severdim ama gözlüksüze hastaydım, kardeşiyle ikisinin sahnesi gelsin diye dua ederdim; bazen hiç oynamazlardı ve büyük hayal kırıklığına uğrardım.


Geçtiğimiz sezon bi dizi vardı artık bunu hepiniz bilirsiniz, Ezel. Bi karakter var, Tefo. Ay Yarabbim, o nasıl bir şey öyle? Kaşı, gözü, saçı, sakalı; mehvetti adam beni mahvetti. Çok entrikalı bi senaryosu vardı dizinin biliosunuz, her an her şey olabilirdi. Ben de her pazartesi akşamı;  Tefo ölmesin diye dua eder ve oturudum tv'nin karşısına; çünkü senaryo sakat -Nitekim Tefo ölünce Ezel de bitti benim için, sadece son bölümünün son on dkkasını izledim daha sonra-. Adam mükemmel bir şey, deli cesareti var ve onun o hüznü insanın içini kemiriyor. Ah bi benim olsa dediğim çok olmuştur ama ne yapacağımı bilemezdim öyle bi adamı, sevgili yapsan olmaz; insan kıyamaz yanlış bir şey söyler kırarım o minik kalbini, uzaklaştırırım kendimden diye; en iyi yol onu abin yapmak. Ki ben öyle abi hasretine uzak bir insan da değilim hep çekmişimdir bu gereksiz, abisizlik acısını.


Gelelim bugüne. Bişeylere bakıyodum, ne olduğunu hatırlamıyorum bi anda Sarp Akkaya çıktı karşıma. Neeeeeeeeeeeeee! Yanındaki kim biliyor musunuz? Benim henüz 7-8 yaşlarındayken deli olduğum gözlüksüz :O Ağzım burnum birbirine karıştı sevinçten çünkü adamın ne adını biliodum ne dizinin ismini hatırlıodum ne de (Gerçi pek tv izlemiyorum, nerdeyse 17 yaşımdan beri takip ettiğim tek diziydi Ezel) tvde görebiliyorum kendini. Bir doldu gözlerim, bir sevindim ki anlatamam. Bütün çocukluk anılarım dizildi gözlerimin önüne. Sonra bi an düşündüm bunun Sarp'ın (".. insanlar hem sizi o zannediyorlar, hem de onunla çok yakın arkadaş olduklarını sanıyorlar" Gibi bir söz söylemiş kendileri, bakınız en yakın örnek burda. Ayıklanmayı talep ediyorum. Geç de olsa varlığınızdan çok önceden haberdar olduğumu öğrendim sonuçta :D) yanında ne işi var? İki araştırmayla ne çözdüm bilio musunuz? Meğer Sarp Akkaya benim gözlüklüm müş, yanındaki de Kaya Akkaya yani ikizi, yani gözlüksüz. Bi günde bi insanın bu kadar üstüne gelinmez ki kardeşim, kalbime mi indirceksiniz siz benim?

Bi insan hiç mi değişmez? Daha 7 yaşında hayran olduğu karakterin, görüntüde her bir zerresi değişmiş olsa bile gidip 24 yaşında yine aynı karaktere mi hayran olur, hem de o olduğunu bilmeden.  O zaman Uğur Yücel’i komple değiştirip 20 yıl sonra önüme koysalar ben gene onun mimiklerine, ses tonuna, oyunu hissederek oynayışına hayran olacağım öyle mi? Sarp Akkaya, doğruluğundan emin değilim ama bi yerde sevdiği müzisyenleri saymış, arasında Eren Kazım Akay’da vardı :D Yok artık, bu adamın varlığından haberdar olan tek insanın ben olduğumu sanıyordum :D Bak bak bi de MFÖ var :D Orta okulun sonuna kadar bu MFÖ yü ben de tek kişi sanıyodum, canını sıkma Akkaya yalnız değilsin.

Ne biçim kıskandım, ikiz olmanın bambaşka bir şey olduğunu söylüyorlar. Ben de kardeşimle ikiz olsam ne  mükemmel olurdu; büyüyene kadar hep döverdim onu :D

“Sarp A.:Eskiden olsa tartışmalarımız kavgaya giderdi. Ama yaş büyüdükten sonra...
Kaya.A: Kavga bitmezdi hatta. Sen beni ısırırdın, konu kapanırdı.”

Bizde de böyle oluodu di mi lem? Şişman Rambo! :D

Çok mu karıştırdım naptım bilmiyorum ama bir sürü duyguyu aynı anlarda hissedince demek böyle oluyor.


Gelin İzmir’e, bize de bir oyun oynayın da gönlümüz şenlensin.




Biricik kardeşime,

Sarp ve Kaya Akkaya’ya kucak dolusu öpücükler.

Sevgiyle kalın.

N.






4 Mart 2011 Cuma

Mete Horozoğlu




“Birçok  kadın var peşinizde, farkında mısınız?” diye sormuş gazeteci; kimdir nedir bilmem ama ya Sabah Gazetesinde idi ya da Hürriyet. Önceki gün yapılmış anladığım kadarıyla röportaj ve Horozoğlu da demiş ki; “Ben bu üne sahip olmadan önce nerdeydi o kadınlar?” Cevap veriyorum: “Çok sevgili, tek bir mimiğine kurban olduğum, fotoğraflarını çekmek için yanıp tutuştuğum Mete Horozoğlu. Neden fark etmemiş olabilirim seni biliyor musun? Oyunlarını seyretmediğim, o; kadınların erkeklerin yüzlerinde görmek isteyeceği mükemmel mimiklerini göremediğim için; İstanbul’da yaşamadığım için, seninle aynı dönemde benim biricik Eskişehir’imde bulunamadığım için; (çünkü orda olsaydım, oyunların hemen hiçbirini kaçırmadığım için mecburen seni de izler ve muhtemelen top sakalsız halini görür, oyunu yaşadığına tanık olabilirdim, müptelan olurdum. Sen de sonra çıkıp “Nerdeydi o kadınlar?” diye nutuk atamazdın.); anlayacağın hemen hemen tüm insani ilişkiler, aynı ortamda bulunmak ve muhabbet etmekten geçtiği için.

Haklısın kişiliğini bilmem, ev halini, insanlara karşı tavrını, hangi konu olduğu mühim değil; görüşlerini bilmem. Kibirli misin, kıskanç mısın, özgür müsün, bağımlı mısın, dinci misin, dinsiz misin bilmem, hakkında bildiğim tek şey işini fazlasıyla iyi yaptığın. Tanısam belki seni, o tüm dış güzelliğin; çekiciliğin bir anda yok olacak yahut içinden çıkılmaz bir karmaşaya sokacaksın beni.

Genç yaşını istemezdim, daha toy o zaman insan; oturmamış hiçbir şey, hiç deneyimin yok ve neyin nasıl olabileceğini, neyi nasıl yaparsan senin için daha iyi olacağını hep deneyerek öğreniyorsun; bazen istemediğin sonuçlar elde ediyorsun bazen de istediğin. Her şeyden kaçıyorsun gençken; özellikle erkekler diyelim. İstediğin her şeyi yaşamış ol, birlikte olmak istediğin herkesle birlikte ol, ben sana sonra geleyim isterdim. Her şeyin daha kıymetli olduğu zamanında, farkındalığının yüksek olduğu zamanında; ama galiba bu bencillik olacak.

Bilmek isterdim, kimlerin seni kırabileceğini, hangi davranışların seni üzdüğünü, nelere kıymet verdiğini, neleri sakladığını, hangi duygunu insanlara göstermeye çekindiğini, nelerle mutlu olduğunu, hangi kitabı sevdiğini, nasıl kadınlarla sevişmekten hoşlandığını ki üzülürken; sevinirken yanında olayım, iyi de olsa kötü de olsa yaptığın her şeyde hisset isterdim varlığımı. Yargısız infaz edilmeyeceğin tek demokrasi olmak isterdim.

Empyrium-Fossegrim çalalım, bi elin belimde; diğeri sırtımda ritme uyalım isterdim, kokunu duyabileceğim ve sıcaklığını hissedebileceğim… ne güzel. Mükemmel değilsin muhtemelen, ben de değilim(sen mükemmel değilsen Bret Pit hiç değil). Ama uyum sağlamaya çabalamadan tanımak seni, ötekileşmeden; kendimiz olarak bağ kurmak.. her halde arzu edilecek en hoş şeylerden.

Tutup da “Nerdeydi o kadınlar?” deme anlayacağın, her şey iletişim kurmakla oluyor maalesef, çift ya da tek yanlı fark etmez. Eskiden daha az kadın tanıyordu seni daha doğrusu varlığından haberdardı, şimdi ise çok daha fazlası. Kabul ediyorum belki birçoğu görüntün nedeniyle peşinde ama daha fazlasına da birçoğunun fırsatı olmayacak maalesef.

Şimdi seni tanımak güzel olmaz mıydı Mete Horozoğlu? Hem de ne güzel olurdu.

Sevgiyle kal.