20 Şubat 2013 Çarşamba

Sebzeli Noddle

 Anladım ki bir blogun gideri yemeksel şeylerle olacak. Hadi tarifi okuyun ve çıkın burdan.


1- Bulabiliyorsanız çin makarnası (büyük marketlerde bulunur genelde 3m migros veya kipa gibi-gerçi sizin oralarda kipa var mı bilmiyorum ama zaten yahudilerin onlar almayın ordan- )bulamazsanız gidin bi mahalle bakkalına bi paket makarna alın, marketler yerine küçük işletmelerden alışveriş yapın ki onlar da kazansın; marketi olan adamın zaten parası vardır di mi?
2- 2 ad havuç
3- 1 ad kabak
4- 2 ad yeşil biber
5- 1 ad kırmızı dolmalık biber
6- 1 ad yeşil soğan (evde yoktu bunu yaparken ben koymadım, sıkıntı olmuyor)
7- 1 kaşık sıvı yağ
8- İstediğiniz kadar tuz
9- Soya sosu
10- En önemlisi vog tava :D

Yapılışı,
1- Bulabildiyseniz çin makarnasını, bulamadıysanız da bildiğimiz makarnayı; içine yağ koymadan istersek tuzla  haşlıyoruz.
2- Havuç, kabak, yeşil ve kırmızı biberleri yıkadıktan sonra boydan ikişer parçaya bölüyoruz. Sonra boydan kestiğimiz parçaları bu sefer enine, hemen hemen eşit şekilde 3e bölüyoruz ve parçaları uzun ve ince şekilde doğruyoruz. Özellikle havuçları yarım cm kadar ince doğrayın ki iyi pişsin.
fotoğrafını çekmedim ama çizdim bakınız :D
3- Biz bunlarla uğraşırken makarna haşlanmıştır, suyunu süzüp bi kenara bırakıyoruz.
4- Vog tavamıza bir kaşık kadar sıvı yağ koyuyoruz ve yağ iyice kızınca içine doğradığımız tüm sebzeleri aynı anda boşaltıyoruz. Harlı ateş diyolar galiba, yani en yüksek ateşte bi 4-5 dk kadar sürekli karıştırarak kızartıyoruz, isterseniz bunlara da tuz atabilirsiniz. Sonra 4-5 kaşık kadar soya sosu döküyoruz, 1-2 dk da onunla birlikte karıştırıyoruz malzemeleri.
5- Kızaran ve soya sosuyla azıcık haşlanan malzemenin üzerine suyu iyice süzülmüş makarnaları boşaltıyoruz, yarım dakika daha tutuyoruz ocakta ve sonra alıyoruz.
6- Servis ediyoruz, yiyoruz. Yanında bir de güzel ayran yaparsanız şahane olur.
Not; Baharat kullanmıyorum ben hiç, sebzelerin o güzel kokusunu ve soya sosunun tadını alma ihtimali çok yüksek çünkü.


Dipnot; İzmir'de şahane Noddle yemek istiyorsanız; sebzelisinden etlisine, deniz ürünlüsünden tavuklusuna.. tek bir yere gidiniz; Chickinn. Alcancak gazi kadınlar sokağının karşısında.

15 Şubat 2013 Cuma

Rammstein - Engel



Müziğin tınısı, ritimler fazlasıyla uyumlu ve mükemmel değil mi?

Zevkle dinliyorum bu adamları, daha albüm nerdeyse ilk çıktığından beri biliyorum bu şarkıyı; gelin görün ki klibini hiç izlememiştim; teknolojiden biraz uzağım sanırım.

Yalnız çok isabetli bişey yaptığımı düşünüyorum adamların kliplerini izlemeyerek. Misal bu klibi izleseydim, görüntüye odaklanacağımdan hem şarkıdan tiksinecektim hem de bu mükemmel tınıları yakalamakta zorlanacaktım.
N.

14 Şubat 2013 Perşembe

LuxuryShoppers 'a Sesleniyorum.

Love is... Love is... yazıyorsunuz sürekli bugün. Ben de söyliyim bi tane;

"Aşk, seviştikten sonra birbirine sırtını dönmemek, sarılıp uyuyabilmektir. "

N.

13 Şubat 2013 Çarşamba

Kadınlar..

D&;R 'ın en çok satanlar listesinin ilk 5inde; 1- Düğümlere Üfleyen Kadınlar 5- Sessiz Kadınlar...

Bu da şunu gösterir sevgili okurlar; kadının konumu, kadının gücü, kadının seksapalitesi her ne boku yüksek olursa olsun, ataerkil yaşam tarzı devam ettikçe kadının asla değeri olmayacak.

Hadi diyeceksiniz bilgisiz kesim kötü şartlarda yaşıyor, hırpalanıyor vs. şu yukarıda gördüğünüz sıralama bilgisiz kesimin sıralaması değil, dikkatinizi çekerim; gayet bilgili, değilse bile bilgilenmeye çalışan, kendini eğiten kesimin sıralaması.

İnsan korkunun ne demek olduğunu bilmezse korkmaz. Hırpalanmanın, hor görülmenin, küçümsenmenin, sessiz kalmanın ne manaya geldiğini bilmeyen kadın da adı üstünde böyle bir şeyin varlığından haberdar olmaz, alıp o kitapları okumaz. Bilmez çünkü terimlerin ne hissettirdiğini.

Kadın her ne olursa olsun, cahil de olsa, fahişe de olsa, zengin de olsa, profesör de olsa erkelerin asla sahip olamayacağı bir şeye sahiptir, doğurganlık. Malesef bu bizi her daim üstün kılıyor. Yaşamı, yaşamın değerini erkeklere nazaran daha iyi biliyoruz, o duyguyu yaşıyoruz çünkü. Kaybetmenin acısını, kazanmanın sevincini daha coşkulu yaşıyoruz, çok konuda duygularımız daha yoğun, bunlar da doğurganlığın getirileridir. Merhametli olmak, bağışlayıcı olmak da ona keza.

Yıprattığınız, dinlemediğiniz, başını okşamadığınız kadınlar olmazsa siz bi sike yaramazsınız sevgili erkekler, aklınızda olsun diye söyledim.

N.

Derya ölmüş.

Gözleri bi açtım Derya'ların üç katlı bi evi vardı, üçüncü kattayım ve Derya'nın odasından içeri giriyorum. Oda aslında aynı eskisi gibi ama her şey yer değiştirmiş. Tek boy bi kitaplık vardı o üç boy olmuş ve içinde çiçek böcek, peluş ya da bikaç tane aşk meşk kitabı değil de böyle bildiğin sapasaplam devrimci kitapları var.

Denizler, Mahirler falan.. Boy boy sıralanmış kitaplar, dergiler, gazeteler. Yani belli ki odayı Deniz Abla işgal etmiş. Derya'yla alakası yok bu odanın.

Bi an aklıma Derya'nın bi kaç gün önce öldüğü geliyor.. tam o an da annesi beliriyor karşı koridordan, fark ediyor beni ve yürümeye başlıyor bana doğru. Herhangi bir açıklama yapmama gerek kalmadan sarılıyor bana (zaten onlara girerken kapıyı değil o pencereyi kullanıyordum normalde, ondan bişey demedi herhalde diyorum içimden) Ağlıyoruz neden öldü diye, biraz sohbet ediyoruz ve Deniz Abla geliyor içeri, bi anda kardeşim de beliriyor yanımızda.

Ufak bi sohbetten sonra yine ağlamaya başlayacakken Deniz Abla kalkıyor, ben ağlamayacağım diyor ve başlıyor oynamaya. Delirdiğini düşünüyorum, kardeşime bişey olsa ben bikaç gün sonra bile ayağa kalkabilecek vaziyette olmam diyorum kendi kendime.

Ve kapatıyorum gözlerimi.
Sevgiyle kal Deniz Abla..
N.

Dipnot; Ben neden bu sıkıntı yaşadığım, görmek bile istemediğim insanları hep rüyalarımda görüyorum. Bana kalsa, konuşmamayı yeğlemezdim onlarla, ama kendileri istediler. Zaten iki kişiler. Şimdi hatırladım, bana hep ikisi derdi, sen herkesi kendin gibi sanıyorsun, insanlar çok pis falan diye, kezban derya senin için hiç iyi arkadaş değil dersi derya da kezbandan uzak dur o çok sinsin çok kurnaz derdi. Birbirilerini ne kadar iyi tanımşılar :D

11 Şubat 2013 Pazartesi

Küfürlü yazmak mı lazım?

B: Bak az önce küfürlü küfürlü konuştum, içim içimi yedi.
Ben tiyatroyu çok severim.
Hayır yani hayran olduğum bu sanat bile küfür kıyamet giderken - ki doğalı ve özgünü bu bence- ben niye kendimi kasıyorum aman küfretmiyim diye anlamadım.

+18 miyim ben? Evet biraz +18'im hatta biraz fazlayım belki ama doğalım, huyum bu ben napayım. Küfürlü müfürlü yazmıcam diye kaç gündür yazmıyorum.

R: Burası stres tahtası gibi bişey böbeğim, yaz. Kim okursa okusun kim olduğunu anlarlarsa anlasınlar siktir et. Allah allah, ben mi öğretçem bunları sana. Öpüşçekmişin ama ağzın kokuyomuş gibi davranıyosun.

Dağıl şimdi.

R.



9 Şubat 2013 Cumartesi

Manevi güç

Bilen bilir, ben Tolga'yı çok takdir eder ve severim.

Onu gördüğüm tüm zamanları hesaplarsam üzerindeki kıyafetleri sadece tek sefer değiştirdiğine şahit oldum. Onu sürekli aynı kıyafetlerle gördüğümü de, üstünü değiştirdiğinde fark ettim. Benim için tek bir şeyi ifade etmişti bu durum, Tolga'nın zekası.

Her zaman temiz, salaş, özensiz ama mis gibiydi. Bişey vardı onda insanı çeken, ne olduğunu uzun zaman sonra çözdüm; manevi tabiatının gücü. Onu geliştiren, onun güçlü hissetmesine neden olan şey asla maddenin potansiyeli, maddenin getirileri değildi. Adam ruhuyla vardı. (Ölmüş gibi konuştum fakat hala yaşıyor :D ) Ruhu öyle güçlüydü ki sizi yanına çekmekte... hatta şunu bile söyleyebilirim, beyni ruhundan yavaş, çelişkili ve çekingendir. Çok şey kaybedeceğini sanmıyorum onun ömrü boyunca ama, kaybederse de ruhunun güç ve hızına beyni uyum sağlayamadığı için kaybeder.

Onu tanımanızı tavsiye ederim. Ona ön yargı ile yaklaşmaz ve ruhunu dinlemeye çalışırsanız öyle şeyler duyacaksınız ki, onu sevmekten başka çareniz kalmayacak. Dikkatle yeniden söylüyorum ağzının söylediklerini değil, ruhunun söylediklerini duymanız gerek.

Onu önemseyin, o sandığınızdan çok daha değerli; geç olmadan fark edin bunu lütfen, yoksa pişman olma ihtimaliniz oldukça yüksek.

Neyse kıyafet diyordum en son, mail adresimi kontrol ediyorum da sürekli kıyafet vs alışveriş sitelerinin mailleri var, sürekli tüketime ve beyni maddi görüntüye endekslemek için uğraşıyor herkes; ruhlarımızı terk ettiriyorlar; sonra neden birbirimizi anlamıyoruz diyoruz.

Mühim olan ne giydiğiniz, ne kadar ayakkabınız olduğu, kaç renk çantanız ve kot pantolonunuzun hangi marka olduğu vs değil, pis olun demiyorum, temiz ve kaliteli olun her zaman ama şunu da bilin ki kalite kıyafetlerinizin kumaşlarında olduğu gibi beyninize ve ruhunuza giydirdiğiniz kılıflardadır da.

Ruhunuza yatırım yapın, kalitenizi; bedeninizi sardığınız şeyler belirlemez. Maddi güç geçici, manevi güç sonsuzdur.

Sevgiyle kalın.
N

2 Şubat 2013 Cumartesi

Selim Güneş - Kar Beyaz


Selim Güneş'e ait Kar Beyaz filmi ile ilgili bir röportaj okuyorum;

"
“Çoğu yönetmen sizin yaptığınızı yapmaya çalışır, çünkü herkesin izlediğinden farklı bir şey algılayıp çıkarması istenen bir şeydir ama herkes yapamaz. Eğer farklı anlamlar çıkarılabiliniyorsa film hemen izlendiği anda bitmez”. Yani izleyiciyi de bu sürecin parçası haline getirmeniz lazım, bunun için de herkesin sinema üzerine duygularının düşüncelerinin sinema salonundan çıktığı anda bitmemesi lazım. Ben bir anlamda onu başardığımı düşünüyorum. Bunu başarırken eksiklerim var mı? Evet var. İşte onları tamamlayabileceğim ve ilk filmde yaratmış olduğum o duygu ve atmosferi devam ettirebileceğim daha iyi bir şey üretirsem iyi olur diye düşünüyorum. "

Bi film vardı, küçüklüğümden beri izlerim filmi ve hala çözemedim sonunu, durup dururken de aklıma gelir. Bakın ne mükemmel dediğim ne övüp yere göğe sığdıramadığım filmler var ama benim aklıma hep o film gelir. Bir türk sineması, kadının çocuğu olmuyor, bir evlatlık çocuk alıyor fakat aynı dönemde hamile olduğu anlaşılıyor ve doğuruyor. Hangi kendi çocuğu hangi evlatlık bir türlü ayırt edemiyor yalvarıyor yakarıyor kocasına yataklara düşüyor falan. Adam da futbolu seven oğlunun onun olduğu söylüyor. Uzun zaman sonra, -tabi kadın müziği sevip sonra müzisyen olan çocuğa çok kötü davranıyor- futbolcu çocuk hastalanıyor ve ölüyor, kardeşi öldü diye müzisyen de intihar ediyor, anne baba dımdızlak kalıyor ortada. Çocukların mezarı başında beklerken baba sana asla gerçeği söylemedim diyor. "Şimdi söyleyeyim istersen?" Anne yalvarıyor, söyleme söyleme diye.

Ben bu filmi kesinlikle çözemiyorum, kimdi kadının oğlu. Sanırım bahsetmek istedikleri bu, izleyicinin filmle beraber onun hakkında düşünmeyi bırakmaması durumu bu oluyor. Bakınız film bilmem kaç yılında gösterime girmiş, Seyretmeye başlayalı en az 18 yıl olmuştur, bu süre zarfında kaç sefer izledim ve film hala ölmedi görüyorsunuz. Çok kızgınım senariste, yönetmene vs ama hala aklımda film.


Sevgi ve saygıyla kalın Selim Güneş
.
N.

Kar beyaz - Selim Güneş

Daimi yalnızlık nedir?

Daimi yalnızlık kadar yıkıcı başka bir şey var mıdır?

Geldiğinizde ev bomboş.
Yemek yiyeceğinizde tek başınasınız.
Uzanıp yatsanız rahatınızı bozmamak istediğinizde "bebeğim su getirebilir misin" diyeceğiniz hiç kimse yok. Uyumak isteseniz yatağınızı ısıtacak başka bir beden yok.
Sevişmek istediğinizde sizi aşk ve şehvetle coşturacak biri yok.
Uzlaşmazlık yaşayıp konu üzerinde tartışacağınız, ortak karar vereceğiniz biri yok.
Yaşlandığınızda şu tarihte şunu yapmıştık diyeceğiniz, yaptıklarınıza birlikte gülüp ağlayacağınız bir insan yok. Sıcak bir bedene ihtiyacınız olduğunda sarılacak bir bedeniniz yok.
Ağlamak istediğinizde yaslanıp gözyaşlarınızla ıslatacağınız bir omuz yok.
Mutlu olduğunuzda sevinçten kucağına atlayıp naralar atacağınız bir vücut yok.
Desteğe ihtiyacınız olduğunda en samimi duygularıyla sizi destekleyecek biri yok.
Ruhunuzun boşluğa düştüğünü hissettiğinizde onu kavrayacak bir ruh yok.

Bencil midir insan yalnız olmamayı istediğinde? Aşk da mı bencillik?
Kendimizi mi düşünürüz, arzu ettiğimiz aşkla kendi ruhumuzun doymasını mı isteriz yalnızca? O, bizi en mükemmel yaptığı müddetçe mi var? Ucuz mu bu kadar aşk? İnsanın doğasından mı kaynaklıdır dersiniz bu arzular?

Yalnız yaşamamalı, yalnız ölmemeli insan.
N.

1 Şubat 2013 Cuma

Barış Manço 'ya Mektup-2

İnsan nasıl senin gibi olabilir abi? Genle mi olmalı, yoksa öğrenilebilir mi?

Barışı, huzuru, mutluluğu ve en derin hüznü daha net anlatabilen insan var mıdır dersin, senden başka tabi? İnsanın ruhuna dokunabilmek için önce insan mı olmak gerekir? İnsan nasıl olunur? Ben çok küçüktüm sen gittiğinde, biraz beklesen olmaz mıydı? Belki büyür seninle sohbet etme şerefine nail olabilirdim bir gün..

Ben seni özlüyorum, sen herkesi özlüyorsun diyeceksin; e napayım duygularımla yaşıyorum. Sen özlemiyor musun yani bizi? Neler yapıyorsun orda? Cennet coşuyordur seninle. Gerçi bi sen yoksun, mükemmellerin hepsi hemen hemen orda, yıkıyorsunuzdur ortalığı. Cem Abi'yi de aldın yanında, keyfine diyecek yoktur.

Uzatmak istemiyorum. Çok özledim, sadece bunu bil yeter.

Bak adam ne yapmış. King di mi? Bence de king bi adam.





Seni seviyorum.
İstesem de doğduğun günü hatırlayamıyorum, özür dilerim.

22 Ocak 2013 Salı

Sir Artur Conan Doyle-Sherlock Holmes / Panik (Kızıl soruşturma ve Dörtlü ittifak)


Geçen hafta salı ve çarşamba günlerini kadın doğumda geçirdim, refaketçi olarak tabi. salı gece yarısını geçtikten sonra kaç haftadır okuyacağım diye masadan masaya dolaştırdığım Sir Artur Conan Doyle 'nin Sherock Holmes 'una başladım. O günden beri de çok alamadım elime ancak dün gece bitirebildim.

Son zamanlarda birçok yayınevi Sherloch Holmes'u derleyip derleyip kitap haline getiriyor. Hangisini alsam hangisini alsam derken Tutku yayın evininkini aldım. 4 seride anlatıyor hikayeleri fakat sadece türkçeye çevrilmişlerini tabi. Çevirisi gerçekleşmeyen hikayeleri ingilizce bilmediğim için okuyamıyorum. Ayrıca her yayınevi bir hikayeyi farklı bir isimle piyasaya sürdüğü için emin de olamıyorsunuz. Asıl olarak ingilizce okumak daha şahane olurdu sanırım.

Serinin ilk kitabı "Panik" İki hikayeyi barındırıyor; Kızıl Soruşturma ve Dörtlü ittifak.

Kızıl soruşturma,
Boş bir evde bulunan bir cesetle başlıyor. Ertesi günlerde ilk cesedin sahibinin danışmanı da ölü bulunuyor ve olayar zincirinin nerelerden geldiğini duyunca hadi canım diyorsunuz. Sir Artur hakikatten şahane yazmış.
Ayrıca Watson ve Holmes un tanışıp ev arkadaşı olması da bu hikayede.

Dörtlü ittifak,
Holmes ve Watson birgün sıkılmış vaziyette otururken harika görünümlü bir bayan gelmiş, Watson a göre tabi, Holmes pek hoşlanmaz kadınlardan. Kadının anlattığına göre babası nerdeyse 10 yıldır evden uzak ve altı yıldır da kayıp ve son üç yıl boyunca birkaç ayda bir paha biçilmez değerde inciler geliyor bayan Morstan'a.. Kadın sadece babasını ve bu esrarengiz mücevherleri gönderenin babası olup olmadığını öğrenmek için gelmişken olaylar örgüsü bambaşka kapılar açıyor ve nerelerden nerelere bağlantılar olduğunu öğrendikçe sanırım beyninizi de geliştiriyorsunuz :D


Dipnot: Bay Doyle, Holmes'ü öldürdüğünde; yani kitalarını artık yazmayacağını ve Holmes sayfasını kapatmak istediğini söylediğinden halktan öyle büyük tepki ve tehditler almış ki öldürdüğü Holmes ü yeniden canlandırmak zorunda kalmış korkusundan :D

Sevgiler Sir Artur.
Bir hayranınız daha belirdi. Holmes'ün de olabilir ama, onun gerçek olduğunu düşünen halka kesinlikle hak veriyorum. Ben de aynısını düşünüyorum çünkü :)
N.


                                        

19 Ocak 2013 Cumartesi

İzmir Ege Doğum Hastanesine sesleniyorum!

Bakınız sevgili yetkililer, kaç gündür yeni yeni kendime geliyorum.

Bu nasıl bir rezalettir? Siz nasıl bebeğini kaybetmiş kadınlarla yeni doğum yapmış kadınları aynı odalarda tutabiliyorsunuz? Beyniniz çalışmıyor mu? O çift taraflı yatakhaneyi ortadan bölüp iki tarafı ayrı bölümlerde tutacak kadar mı çalıştıramıyorsunuz kafanızı? Nasıl bir eziyettir bu?

Bakınız! Ben size hak vermiyor değilim, anlamaya da çalışıyorum sizi. Nasıl ki bir inşaat işçisi düşünmeden çat çat örüyorsa tuğlaları, nasıl ki bir aşçı el pratikliği ile çabuçak yapabiliyorsa yemekleri maalesef biz de sizin için birer tuğla birer yemekten farklı değiliz; biz sizin işiniziz anlıyorum. Ama ne bileyim, bu ülkede hayvanlara bile daha fazla özen gösteriliyor sanki. Haksız mıyım? Biz çene yapabiliyor, canımız yandığından bunu söyleyebiliyoruz ondan mı daha az kıymetliyiz acaba?

Size hakaret edip sayıp sövenlerimizin yanında, siz birşey yaptığınızda acıdan ölse bile sesini çıkarmayanlarımız da var farkındasınız umarım. Aman biraz daha dayanayım, onlar en iyisini bilir vs vs

En iyiyi bildiğinizden kesinlikle şüphem yok fakat uyguluyor musunuz acaba? Yoksa bizi başınızdan savmak için yüzeysel bi şeyler söyleyip geçiyor musunuz?

Güven verebilseniz ne güzel olur. Ben kendimi türk doktorlarına emanet etmek şöyle dursunuz, gaddarlıkları ve acımasızca yapacakları tedavilerden ölesiye korkuyorum.

Bizi biraz anlamaya çalışsanız ve azıcık sevecen olmak için uğraşsanız bir yeriniz eksilir mi?


N.





16 Ocak 2013 Çarşamba

Bir kadın doğum hastanesini yaşatabilecekleri

38 saattir uyumuyorum.

Yorgunum, kafam kazan gibi.
Ama canımı sıkan vücudumdaki yorgunluk değil, ruhumdaki yorgunluk.
Uyumaktan korkuyorum.
Gözümü kapattığımda minik minik bebeklerin fare gibi çıkardıkları sesleri duymaktan korkuyorum. Bebeklerini kaybettikleri için sezsiz sezsiz ağlayan kadınların haykırışını duymaktan korkuyorum.
Geçirdiği bebek sonlanma işlemi, kürtaj ya da yumurtalık sorunu yaşayan kadınların geçmeyen karın ağrıları nedeniyle "karnım" diye bağıra bağıra inlemelerini duymaktan korkuyorum.
Koridorda acıdan iki büklüm, karnını tuta tuta milim milim yürümeye çalışan kadınları görmekten korkuyorum.
Bebeğini kaybetmiş kadınların yan odadan ya da karşıdan gelen bebek sesleriyle ne hissedecelerini anlayabilmekten korkuyorum.
Aniden karnını seven ama bebeğini kaybetmiş kadınları görmekten korkuyorum.


Uyumak istemiyorum.
N.

11 Ocak 2013 Cuma

Yaşar'a Mektup

Şişo! Böbeğim!

Çok uzaktasın.
Mektup yazarken üzülürsün, olduğundan daha fazla özler ve dayanamazsın diye yazamıyorum, ama seni deli gibi özledim. Seni ne neşelendirebilir diye düşünüyorum uzun uzun ve mektuplarımı öyle yazıyorum. Bil ki bunu yapmaktan çok yoruldum. Seni özlediğimi haykırmak istiyorum hıçkıra hıçkıra, sel gibi gözyaşlarıyla seni ne kadar çok merak ettiğimi, ne kadar korktuğumu anlatmak istiyorum.

Yaşar!
Sen benim ilk macera arkadaşımsın, neler yaptık, nerelere gittik seninle; küçücükken bile. Gözünün içine bakarak anlaşabildiğim nadir insanlardansın.

Durup durup aklıma geliyorsun. Ağlıyorum bazen, çoğu zaman o boğazımda düğümlenen şeyi sıkmak zorunda kalıyorum; çözülürse ağlarım çünkü.

Annen ve babanın gözlerinin içine bakamıyorum. Korkuyorum çünkü endişelerimi; nasıl üzülüp; gizlemeye çalışsam da nasıl sana birşey olacak diye korktuğumu fark edecekler diye. Biz güçlü olmazsak onlar nasıl dayanır bilmiyorum.

İçgüdüsel bir şekilde her şeyin iyi olacağına inanıyorum. Ama bu inanç ne seni özlememi engelliyor ne de ağlamamı dindiriyor.

Oğlum Tobaccoyu satın alcam lan sana. İçki fıçılarında yüzceksin. Yeter ki gel.
Çok özledim seni.
Gel de sımsıkı sarıl kocaman kollarınla.
Gel de bi zıplıyim kucağına, sen de bir döndür bir döndür; yere bıraktığında başımın dönmesinden ayakta duramiyim.

Seni seviyorum Yaşar.
N.


Not: Tüm askerlerimiz sağ salim yapıp gelirler umarım görevlerini.


8 Ocak 2013 Salı

Hah yine deprem.

Şu saatlerde İzmir'de gökyüzü kızıla çalan bir mavi.. Fazlasıyla kızıla çalan.



Nerdeyse bi 20 dk önce öyle bir sallandım ki. Önce o an geçen uçak yüzünden sandım, sonra dışarıda deli gibi esen rüzgar geldi aklıma çünkü normalde onlar da ofisimdeki malzemelerin az da olsa sallanmasına neden olur. Ama fark ettim ki sallanan şey, diğerleriyle birlikte sandalyem.
Etrafımdaki tüm telefonları alıp dışarı koştum, ilk kattayım ve çıkış kapısı 3 sn uzağımda. Neyse ki durdu sarsıntı.

İşim gücüm yok bi de şimdi, acaba bu akşam deprem olursa nereye saklanayım diye düşüncem, hey allahım ya.

Don suz geceler dilerim.
Saygıyla kalınız deprem hanım.




2 Ocak 2013 Çarşamba

Biscolata starz mocha

0:02-0:03
Siz deli misiniz? Reklam mı bu yoksa kadınları yok etme kampanyası mı?
Hayır bu biscolata reklamları kadar leziz olsa yine gam yemeyeceğim.

Biscolata Yeni Yıl



Böyle biten bir yıl.. bizim olduğu gibi sizin de olsun derdim ama artık yıl bitti, içinizde bizimki gibi bir şevk ve nefes borusu tıkanıklığıyla bitiremediniz yılı.

28 Aralık 2012 Cuma

Hayaletli Eskişehir Turundayız Gençler

Anlatayım, yaklaşık olarak geçen ay gerçekleşti bu olay.

Ali, Zlatka, Conika, Vladimir ve ben; Hadi Ankara'ya gidelim deyip atladık Ali'lerin kamyonuna. Vuuuhuuuu; canı sıkılan arkadaki açık kasaya geçiyo, canı sıkılan bangır bangır şarkı söylüyo, Ali direksiyonda; hepimizin canı sıkılırsa toptan kasaya geçiyoruz, gelsin biralar. Nasıl eğlenceli nasıl, biraz soğuk hava ama eğlenceden kimsenin aklına hava gelmiyor.

Sabaha karşı saat 5 gibi Eskişehir'e giriyoruz. Hadi bizi gezdir diyorlar, yok diyorum ısrar ediyorlar; illa canımı sıkçaklar; illa özletçekler yani burayı. İyi diyorum.
Bi anda kamyonet kayboluyor. Esparkın hemen altındaki tren yolunun ordayız. Amacım köprünün bitişindeki çin restoranına götürmek gençleri, hep burda yiyoruz biraz da orda yesinler de lezzetin ne kadar ucuza mal edilebileceğini görsünler. Yürüyoruz yürüyoruz, her taraf sık sık ev ve duvar olmuş; caddenin sonundan Doktorlara çıkmamız gerekiyor fakat öyle çok ev yapmışlar ki önce bu labirenti aşmak gerekiyor. Sağ sol sağ sol derken epey bi uğraştan sonra sözde doktorlara çıkıyoruz. Çıktığımız yer köprünün hemen altı olması gerekirken biz bambaşka bir caddenin sonunda gibiyiz, Doktorlar caddesine benziyor evet ama sadece caddenin genişliği açısından, eski ve siyah beyaz evlerden oluşuyor burası biraz ürkütücü ama en azından sonunda köprüyü görüyoruz derken ce eee yine Kezban. Arkadaşlarına neden her yeri gezdirmiyorsun, sen biliyorsun buraları falan diyor, kendi kendine konuşuyor benimle ama ben ona cevap bile vermiyorum, pek hazzetmiyorum ondan biliyorsunuz. Neyse tin tin giderken geldik bizim çin lokantasına ama ev mi olmuş burası?

Girelim ya, belki içeridedir lokanta. Giriyoruz, alt katı açan olmuyor, üst kata çıkıyoruz. Çalıyoruz kapıyı; korkuyoruz da aynı zamanda ve kapıyı öle bir şey açıyor ki altımıza ediyoruz nerdeyse hepimiz, bi hışımla ikinci katın merdivenlerinden ilk kata inan mi ararsın, çığlıklar eşliğinde çıkış kapısına bulmaya çalışırken birbirine çarpan mı ararsın, hem ayakları kıçına değerek koşup hem bana ana avrat söven mi?
Öyle bir koşuyoruz ki gelişimizde saatler süren caddeyi birkaç saniyede katediyoruz ve hoppala Espark'ın önündeyiz. Herkes öyle sakin ki sanki az önce göz bebekleri olmayan, sadece beyaz bir çarşafla boynundan aşağısını örtmüş, saçı başı iğrenç bir kadın hepimizi kovalamadı. Ben tedirginim tabi, bütün hevesim kaçtı; bunlar da tutturmuşlar biz Ankara'ya gitmemeye karar verdik, burda geçirelim geceyi demeye.

Grupçak hoplaya zıplaya giden bizimkiler bi tarafta, iki gün napçam burda; sinirlerim tepeme çıkçak, Efsad'a gidemicem cuma değil bu gün Tolga'yı görme ihtimalim yok, kar da yağmamış diye hayıflanan ben bi yandan..
Üniversite caddesine giden  yolda Kahve Diyarı'nın oraya gelince bi kuş bakışı yapıyorum caddeye karşı ve ne ben varım, ne Zlatka ne Conika ne Ali ne kamyon ne kezban ne Vlat  Tolga da yok. 

25 Aralık 2012 Salı

İyi bir haber mi bu, kötü mü?

Aslında düzenli adetim geliyor ama garip bi şeyler oluyordu son zamanlarda; gözlerimi kapattım ve doktora gittim. İki aylık hamileyim. Kimseye söyleyemedim henüz. Şaşkınım fakat  zannettiğim kadar kötü hissetmiyorum. Daha küçük olduğumu ve istemeyeceğimi zannetmiştim, öyle bi hisse kapılmadım. .

Bi banka oturdum çıkışta, insanları seyrettim. İçimde bi canlı mı yetişiyor şimdi? Anlamam lazımdı zaten karnım bi garip olmuştu son zamanlarda ama mide bulantısı falan hiç yaşamadım. Gerçekten çok garip, hatta belki garip olduğu için kötü karşılamamış da olabilirim. Kime söyleyeceğim ki şimdi bunu? Nasıl olur bu işler. Gerçekten çok şaşkınım.


Don Kişot - Cervantes Final

Bikaç gün önce bitirdim kitabı, yani hemen hemen 1000 küsur sayfa dokuz ayda bitti. :D Kendi kendinize ön yargılı konuşmalara başlamayın lütfen, bu kızın işi gücü var, yemek yapması gerekiyor bazen, bazen eğlenmesi gerekiyor, sevişmesi gerekiyor e bunların hepsi zaman isteyen şeyler doğal olarak her gün kitap okumaya zaman ayıramadım ve netice bu. Neyse.

Daha önce bahsettiğim gibi, insanların tepkilerine çok içerlemiş büyük ihtimalle Miguel ve ikinci bölümde ilk bölümde mağripli bir yazarın Don Qijote üzerinden ne kadar gerçeklik payı az, ne kadar safsatalarla dolu ve ne kadar gereksiz bir kitap yazdığına değiniyor her fırsatta. Öyle delice maceralara atılmıyor bu bölümde, halkın tepkisi korku yaratmış üzerinde Miguel in, belki para kazanamama korkusu, belki kral ve halk tarafından dışlanma korkusu.. Kendi kitabını neden aşağılar insan?

Aslında sadece ilk bölümün yayınlandığı kitabını dışlamıyor ikinci bölümü de dışlıyor, yani kitabın içinde o kitabın ona ait olmadığını vurgulayıp duruyor, o böyle yaptıkça hem nedenini düşünüyorsunuz hem de Don Qijote'yi hakikatten yaşamış gibi hissediyorsunuz.

İlk bölümdeki gibi karşılaştıkları kişilerin hayat hikayelerine değinmiyor; bu konuda olumsuz eleştiriler almış; aslında yazmak istediğini belirtiyor ama insanların ne kadar acımasız eleştirdiğini bilemiyoruz tabi; bana sorarsanız o hikayelerin anlatılması çok hoşuma gitmişti. İkinci bölümde Don Qijote ve Sancho'nun karşılatığı herkes ilk kitaptan haberdar, Mağripli yazarın yazdıkları doğrultusunda ikisini de çok iyi tanıyorlar fakat Qijote ve Sancho'ya yazılanları katiyen kabul ettiremiyorlar.

Biliyorsunuz Miguel elini kaybetmiş Türk'lerle savaşırken, Türk'lere esir düşmüş vs. Öfkesini kitapta çok rahat görebiliyoruz, nerdeyse tüm kötü adamlar türk, bir yerden bir kötülük gelecekse türklerden geliyor ama şu da var ki tasvir edilen türklerin hepsi irikıyım, yenilmez adamlar ve beyinleri yok gibi konuşuyor Miguel :) (Haksız da sayılmaz, beynimizi iyi kullanabiliyor olsaydık başımızda bu hükümet olur muydu?) Bak o zaman keşke kızgın olduğun kadar biraz ileri görüşlü olabilseydin de şimdilerde seni türklerin de okuyabileceğini ve seni sevebileceklerini düşünebilseydi; su serper miydi yüreğine bu düşünce? Yoksa olmaz olsunlar mı derdin?

Ön yargılarını, kuşkularını, hislerini, kalp kırıklığını öylesine derinden hissediyorsunuz ki; özellikle ikinci bölümde ağır basıyor olmasına rağmen tüm kitap onun gibi düşünmenize neden olabiliyor. Üzülüyorsunuz, keşke biraz üstesinden gelebilseymiş diyorsunuz; bir iki çok minik hata nedeniyle nerdeyse tüm kitabı yakmış eleştirmenler ve bu Miguel'e fazlasıyla yansımış.

Adamım sen dünyadaki ilk romanı yazdın biliyor musun? Bilsen daha az korku ve çok daha fazla cesaretle delice şeyler yazardın belki ama böyle de çok okunası.

Bu mükemmel kitap için teşekkürlerimi sunuyorum sana.
Türk'üm bu arada Miguel.
Öperim.
N.
     
                                                 


21 Aralık 2012 Cuma

Göğüslere özgürlük

Kıyamet de kopmadı.

Biliyorsunuz 1960'ın sonlarında erkek egemen toplumun kendilerine biçtiği rolü reddeden 100 kadar feminist bir çöp tenekesinde sutyenlerini, takma kirpiklerini, yüksek topuklu ayakkabılarını, korselerini yakmışlardı. 70 li yıllarda aynı feministler geri adım atmış ve sutyene dönmüşlerdi, sebep; göğüs uçları :D Metalaştırabilir  mi göğüs uçları kadını?(1) Göğüs uçları belli olan bir kadın erkeklerin gözünde diğerlerinden daha kolay bir avdır aynı zamanda seksapalitesi yüksektir. Her neyse.

Adet dönemlerimde göğüslerimin ağrısını çok çekerim genel olarak 75 beden sutyen kullanmama rağmen o dönemde göğüs büyüklüğüm 85 e yaklaşır (2); Yani büyük sutyen taksam dolmuyor küçük sutyen taksam almıyor ve her iki türlü de ben işkence çekiyorum iyisi mi takmamak deyip; adet dönemlerimde sutyen takmıyorum.

Bir aydır, zorda kalmadıkça kullanmıyorum.Göğüs ucu problemi yaşıyor olmam lazım fakat uçları çok büyük olmadığı için ve kış aylarında gizlemek daha kolay olduğu için hiç sıkıntım yok. Şu olur ancak, hareketli bir insanım, koşar zıplarım onlar da benimle kafa tutmaya kalkışır ve bu kötü bir görüntü yaratır; o kadar yani. Başka hiç bir şey yok.

Yaz ayları için de yapabilsem bunu, takmasam keşke hiç sutyen; nasıl rahat bir bedene sahip olurum anlatamam. Hayır durum kesinlikle benlik değil. Ortaya çıkmış bir göğüs ucuna bakmayacak kaç erkek var?(3) Hoş çıkmasa bile bakan vardır da biz fark etmiyoruz; beynin neye çalıştığıyla alakalı bir durum olabilir bu. Bakmayacaklarını, bakışlarıyla beni rahatsız etmeyeceklerini bilsem hayatım boyunca asla takmam sutyen.

Tüm kadınlara özgür göğüsler diliyorum.
Hadi serbest bırakalım şunları.
Vuuu huuu



NOT 1: Bebeğim! Sen ne yaparsan yap erkeğin her zaman dikkati üzerinde olur, kara çarşaf giy; yine süzüp görünen, ipi ucu alınacak bir şey olmamasına rağmen nasıl bir vücuda sahip olduğunla alakalı fikir yürütür. Oldukça aşağılayıcı bir durum bu kadınlar için; en azından ben ve benim gibi düşünenler için ama ne gelir elden.
NOT 2: Sırf adet dönemimde kullanmak üzere 85 beden bir sutyenim var.
NOT 3: Çift taraflı düşünmek lazım gerçi, nasıl ki bir erkek gizlenmemiş bir göğüs ucuna bakarsa aynı şekilde bir kadın da gizlenmemiş bir penise bakmaktan kendini alamayacak olabilir mi acaba? En azından şunu düşünüyorum, elenmiş; görünümüyle, karakteriyle, gözümüzde yeri olan erkekler incelenebilir öyle önümüze gelen herkes değil. Kadınlar olarak daha seçiciyiz bence ama toplum kaynaklı endişelerimiz dolayısıyla bu tarz şeyleri konuşamıyoruz.

Öperim.
N.

Karanlıkta Komedi - Yıldız Teknik Ünv.


Festivaldeki son oyunumuz Karanlıkta Komedi'ydi 2012 Aralık 15 Konak Sahnesi .

Gülmekten yerlere yatacaktık nerdeyse :)
Komşunuzun mobilyalarını ona bildirmeden alın, bir süreliğine giden sevgilinizin yerine yenisini alın hatta babasını da tanışmak için evinize davet edin; aynı akşam eserlerinizi görmek üzere çok ünlü bir yorumcu da davetliniz olsun. Evdeki tüm ışık kaynaklarını yok edin ve başlayın yaşamaya.

Her sahnesinde en içten kahkahanızı atacağınız, gülmekten belki de karnınızın krampa girmesine neden olacak bir oyun.

Gidin! Gülün! Gülün! ve daha fazla Gülün!

Teşekkürler festivalimize katıldığınız ve bizi güldürdüğünüz için
Öperim.
N.

                                             

18 Aralık 2012 Salı

Marx'ın Dönüşü - Genco Erkal

Festivalin yedinci günü 13 Aralık 2012'de Genco Erkal vardı, Marx'ın Dönüşü'yle.

Genco Erkal dendiğinde durup derin bir nefes alırım.

Her zamanki şahane oyunculuğuyla, ustalığıyla demeliyim belki; hakikaten Marx'ın olduğunu düşünebilirsiniz sahnede. Bir saatte düşüncelerini, duygularını, yaşadıklarını o kadar net ve anlaşılır anlatıyor ki, eşiyle diyalogları; arkadaşlarıyla sohbetleri; zorlu hayat koşulları ve her şeye rağmen işine, insanlığı iyi bir yöne itmeye çalışan şevkine hayran olacağınız Marx daha iyi anlatılamazdı.

Öbür dünyadan kendini anlatmak için gelen Marx, sadece yaşadığı dönemle ilgili düşündükleriyle sınırlamıyor kendini sahnede, on yıl,beş yıl, bir yıl hatta birkaç ay ve birkaç gün önceye kadar yaşananlarla ilgili de aydınlatıyor bizi. Yanılmışım diyor kapitalizm hakkında, ben bi elli yıl küsur içinde biter demiştim ama hala acımasızca devam ediyor diyor. Günümüzdeki Amerikan hükümdarlığına, petrol için yapılan savaşlara ve katledilen çocuklara değiniyor ama tanrılardan gelen uyarıyla sözlerine devam edemiyor.

Burda istenmiyordum diğer tarafta da istenmiyorum diyor.

Karl Marx'ı ve kapitalizmin özünü; sadece onları da değil aslında, insan olarak yaşamanın gerekliliklerini öğrenmek isteyenlerin kesinlikle gitmesi gereken bir oyun. Sahnede de Genco Erkal olunca değmesinler keyfinize. İki sanatçı tek bir ruhta birleşiyor önünüzde ve size sadece bu şöleni seyretmek kalıyor.

Yine bekleriz Genco Bey, ara sıra geliyorsunuz ama daha sık gelin lütfen. Size ihtiyacı var bu seyircinin.

Kucak Dolusu Sevgilerimle,
Öperim.
N.

                             

                           






14 Aralık 2012 Cuma

Kıyıya Oturmanın Böylesi - Merve Engin

Festival başladı ve 11 Aralık 2012 Kıyıya Oturmanın Böylesi ilk oyunumdu. Şimdilik herşy yolunda böyle sonlanacağına da eminim.


Tüm ışıklar açık. Sahneye kızın biri çıkıyor ve kendi kendine konuşmaya başlıyor.
-Abi nerdesiniz, neden gelmediniz vs.
-Tek başıma mı oynıcam? 12 nizi de?
Işıklar hala açık.


Gayet eğleneceğiniz bir oyun. Bazen çok güleceğiniz bazen de biraz hüzünleneceğiniz bir oyun aynı zamanda. Hangi kısımlar oyuna dahildi acaba, hangilerini doğaçlama yapıyo diye düşünebilirsiniz de.

Commedia dell' Arte tarzının Commedia Gabriellina varyasyonu. Bu tarzı Türkiye'ye getiren kişi. Bence kesinlikle izlemelisiniz.

En çok Puzzone'ye güldük biz. Karakter çok içten, saf ve bu saflığı insanı çok çok güldürebiliyor, gerçi Zampilla'nın da hakkını vermek gerek jest ve mimikleri çok hoştu. Bi de şu ismini hatırlayamadığım adam, tanrıların arkadaşı :)

Merve Engin karakterlerin hepsini kendi oynuyor, bir sağ elinin olduğu tarafa geçiyor, bir sol elinin, bazen geçmiyor eliyle oynuyor, çok hoş gerçekten. Hani kendi kendinle konuşmak gibi bi yerde, heralde yapanınız vardır :P Yalnız değilimdir diye düşünüyorum :P

Salonda oyun ve seyircilere karşı ufak saygısızlıkları oldu görevlilerin, her devlet tiyatrosuna ait olmayan oyunda olduğu gibi. Ben görevliyim, bak ben! İstediğim zaman girer istediğim zaman çıkarım. Gibi. Sakız da çiğnerim tiyatro da kapattırırım, oyuncuyu da cezalandırırım; ben boşbakan çocuğum vs lerden pek farklı olmadı açıkçası. Ben alıştım gerçi de.. hoş değil.

Aksaklıklar için özür dileriz Merve Engin.
Yine bekleriz, daha saygılı görevliler ve telefonunu kapatan seyircilerle.

Öperim.
N.




10 Aralık 2012 Pazartesi

Dean R Koontz - Göz Ucuyla

Kitabın kapak fotoğrafını görünce okuyacağınız varsa da okumazsınız. Öyle bir ürkütücü, korkutucu ve ürpertici ki.. Kıpkırmızı bi gökyüzünün önünde ulu bir ağaç ve ağacın tepesinde bir insan. Kitabın ismindeki göz'ün ortasındaki ö 'nün de içinde bi nokta var,  illuminati çağrıştıran bi göz oluşmuş ya da oluşturulmuş. Neyse.

Kendi kendime bu kitabı okumamam gerektiğini sonra "kurbanlar"daki gibi gecemin gündüzümün karışacağını  korkularımın artacağını sayıklıyorum. Sonra durup psikolojime bir bakıyorum, yalnız hisseden; aşsız ve şevkatsiz hisseden genç bi kadın; öyle demiyorum bakınız o öyle zannediyor ve sanırım önemli olan da onun hisleri.. Bu psikolojinin içinden ancak beni böyle bir şey çıkarır, en iyisi okumalıyım deyip cesaretimi toparlıyorum.

Genel olarak korkmuyorsunuz kitapta ama müthiş geriliyorsunuz, bazen üzülüyor bazen de katılarak gülüyorsunuz. Üç hayatı anlatmaya başlıyor, nerde birleşecek bu hayatlar diye gözlerinizi ve ruhunuzu açık tutmak için olanca gücünüzle uğraşacağınız bir kitap. Çok iyi bağlanmış hayatlar yine. Çocuklar ve dedektifin yapmayı başarabildikleri şey sürreal bir noktaya dayandırılmış ama ne malum günün birinde gerçek olamayacağı!..

Aklımı başımdan uzaklaştırdığın fakat beni korkutmadığın için teşekkürler Dean.
Öperim.
N.


             
Dean R. Koontz - Göz Ucuyla





İzmir Tiyatro Festivali 11-12-13 Aralık Genco Erkal oyunlarına indirimli bilet

http://www.grupanya.com/izmir/firsat/aysa-izmir-bertolt

Yukarıdaki adresi Uluslararsı İzmir Tiyatro festivalinde gösterime girecek tüm Genco Erkal oyunlarına indirim sağlıyor. An itibariyle fırsatı yakalamak için son 14 saat kalmıştır. Yani bu gece saat 23.00 a kadar aldınız aldınız, yoksa indirimi kaçırıyorsunuz.



11 Aralık 2012 - 20:30 Ben Bertolt Brecht
12 Aralık 2012 - 20:30 Kerem Gibi
13 Aralık 2012 - 20:30 Marx'ın Dönüşü

Öperim,
İyi seyirler
N.
Genco Erkal-Tülay Günal 

8 Aralık 2012 Cumartesi

Mümin Sekman - Her şey Seninle Başlar (Notlar-3)

-Başarısız olacağınızı düşünen insanları görüp cesaretiniz kırıldığında tekrar edin,
EN İYİSİNİ DAHA GÖRMEDİLER
EN İYİSİNİ DAHA GÖRMEDİLER
EN İYİSİNİ DAHA GÖRMEDİLER
EN İYİSİNİ DAHA GÖRMEDİLER
EN İYİSİNİ DAHA GÖRMEDİLER
...


-10 Yıl sonra nasıl bir hayat yaşamak istiyorsunuz?
-Nasıl bir yerde yaşamak istiyorsunuz?
-Nelere sahip olmak istiyorsunuz?
-İnsanlar 10 yıl sonra hakkınızda ne desinler?
-Sizin nasıl biri olduğunuzu düşünsünler?
-Hangi semtte yaşamak istiyorsunuz?
-Hangi işi yapmak istiyorsunuz?


-Hayatınızda asla katlanamayacaklarınızın bir listesini belirleyin. VE KATLANMAYIN.


-Hayatınızın üç önemli koordinesini daima gözünüzün önünde tutmalısınız,
   -Nereden başladınız?
   -Nereye geldiniz?
   -Nerede olmak istiyorsunuz?



Yukarıdaki tüm soruları yazılı olarak cevaplamanız çok önemli diyor Mümin Sekman.
Daha ilk baskıda almışım kitabı, okumuş ve nerdeyse tüm sayfaların tüm satırlarının altını çizmişim. Büyük ihtimalle o zaman sadece okumuşum, dolu okuduğumu zannedip boş okumuşum, bilmiyorum. Şimdi ise bana güç verdi, istediğim şeyi sadece ataletle istediğimi gösterdi, özgüvenimi geri almamı ve güçlendirmemi söyledi, çalışmam, boş oturmamam ve daha çok okuyup daha fazla pratik yapmam gerektiğini hatırlattı. Eğer bu işi yapmak istiyorsam, yapmama gereken ne varsa hepsini öğrenmeme gerektiğini söyledi üstüne basa basa.

Ne istediğimi biliyordum, ama ruhen ve bedenen herhangi bir çalışma göstermiyordum, çenemin istiyorum demesi dışında.

Ne yapacağımı biliyordum, nasıl yapacağımı da ve şimdi yapıyorum.

Bunlar sadece benim ara sıra hatırlamak için aldığım notlar, siz kitabı da okuyun lütfen.

Sevgiyle kucaklıyorum sizi Mümin Sekman.
Öperim.
N.

Mümin Sekman - Her şey Seninle Başlar (Notlar-2)

Tavern, Çoğumuz başarılı olmak için acı çekmiyoruz, acı çektiğimiz için başarılı oluyoruz. Her başarılı insanın içinde dışarıdan görünmeyen yaralar vardır. En görkemli başarılar yüreği yanan insanlardan çıkar.

-Başarılı olma yolculuğuna çıkmadan önce başarı tanımınızı, Başarı sizce nedir? ve başarı kriterinizi Başarılı olduğunuzu nerden anlayacaksınız? belirlemeniz çok önemlidir.

İnsanlar başarı tanımlarının ötesine pek gidemezler, tanımınızdaki sınırlayıcılığa dikkat edin.
"Bir işi 6 milyar kişi içinde en iyi yapabilen sen ol."


-Nasıl başarılı olunabileceğini nasıl öğrenirsiniz
1-Başarılı olmak üzere yazılmış analiz kitaplarından
2-Biyografi kitaplarından
3-Seminer, konferanslardan
4-Kişisel gelişim uzmanları, kariyer danışmanlarından
5-İnsan gelişimine önem veren şirketlerde çalışarak
6-Başarılı insanlarla çalışarak

-Nasıl başarılı olunabileceği üzerine sürekli kafa yorun. Yaşadığınız her başarı ve başarısızlıktan sonra; yaptıklarınız ve yapmanız gerektiği halde yapmadıklarınız üzerine düşünün.

-Neyi başarmak istediğinizi biliyorsunuz
Niçin bu hedefi istediğinizi de biliyorsunuz
Hedefe ulaşabilmek için neler yapmanız gerektiğiniz de biliyorsunuz
Hedefinize nasıl ulaşabileceğinizi de biliyorsunuz

(Ama yapmıyorsunuz, bu atalettir diyor Mümin Sekman)

-Bugün yapmadıklarının(ataletinin) gelecekteki sonuçları neler olacak?

-Eyleme geçmek için mükemmel hale gelmeyi beklemeyin, mükemmelliyetçiliğin yerine sürekli iyileştirme felsefesine göre hareket edin.

-Periyodik olarak, bir şeyler başarmalıyım; inancını besleyin.

-Önemli işlere öncelik verin "En büyük bilgelik, neyi ihmal etmemek gerektiğini bilmektir."

Jacob Riss, Çaresiz kaldığım zamanlarda gider, bir taş ustası bulur, onu seyrederdim. Adam belki yüz kere vururdu taşa ama değil kırmak küçücük bir çatlak bile oluşturamazdı. Sonra birden yüz birinci vuruşta taş ikiye ayrılıverirdi. İşte o zaman anlardım ki, taşı ikiye bölen o son vuruş değil, ondan öncekilerdi.

-İnsanlar ikiye ayrılır,
1-Saydıcılar (söylemci)
2-Rağmenciler (eylemci)

Saydıcılar, sürekli niye yapamadıklarını anlatmaya kafa yorarlar, nasıl yapabileceklerine değil. Saydıcılara cevap yetiştiremezsiniz, hiçbir şey bulamazlarsa şöyle derler, "Bende bu saydı mantığı olmasaydı, ben de başarılı olurdum." Altına imzamı atabileceğim tek "saydı" cümlesi budur.

Rağmenciler, bulundukları herhangi bir durumda nasıl başarılı olacaklarına kafa yorarlar. Şimdi ve bu şartlarda elimden gelenin en iyisini nasıl yaparım.

-Yaşadıklarımızdan çıkardığımız öğrenilmiş çaresizlik dersleri üç şeyi unutmamıza neden olur,
1-Daha büyük bir hayatı hayal edebilmeyi
2-Daha fazlasını başarabilme öz güvenini
3-Bir daha deneme cesaretini

-Öz güvenimiz başkalarının bizi nasıl gördüğünden çok, bizim kendimizi nasıl gördüğümüze bağlıdır.

-Öz güven ve güvensizlik bulaşıcıdır. Öz güveni yüksek insanlarla birlikte yaşadıkça hayatı onlar gibi algılamayı öğreniriz.

-Deneyip beceremediğim bir durum olursa, "Şu andaki bilgi ve beceri seviyemle bunu yapamıyor olabilirim ama bir insan yapabilmişse, ben de insansam, ben de yapabilirim. Nasıl yapıldığını öğrenir, ben de yapabilirim. Gerekli zamanı, çabayı ve enerjiyi harcarsam ben de yapabilirim." diye düşünürdüm.

Mümin Sekman - Her şey Seninle Başlar (Notlar- 1)

-İnsanların yüzde kaçı başarılı, mutlu ve yaşadığı hayattan memnun? Yüzde kaçı hayal ettiği hayatı yaşıyor?

-Hayatta yükselebileceğinizi sandığınız en üst nokta neresi?

-Öğrenilmiş çaresizlik, bir daha deneme cesaretini kaybetmektir.

-Kafamı vura vura öğrendiğim sınırlayıcı hayat derslerim neler? Öğrenilmiş çaresizlik yaşadığım durumlar neler?

Seligman; Ne zaman ki bir kişi yaptığı hiçbir şeyin bir fark yaratmayacağına inanırsa, çaresizliği ve hiçbir şey yapmamayı(atalet) öğrenecektir.

-Çaresizlik duygusu yaşayınca, "Gerçekten çaresiz miyim, yoksa çaresiz olduğumu mu düşünüyorum?" diye sor kendine.

-Çevremde olan, beni rahatsız eden bir şeyi, yaptıklarımla değiştirebilirim.

- Yaşamak istediğimiz hayat
  Yaşadığımız hayat
  Yaşamamız istenen hayat  

HER SABAH; (Yapmak istediğimiz şey için)
1-Bende değişen bir şey var mı?
2-Çevremdeki şartlarda değişen bir şey var mı?
3-Hedeflediğim şeyde bir değişiklik var mı?

-Kendi hayatını gözlemle..

-Öğrenilmiş çaresizlik yaşayan insanların arasında mı yaşıyorsun?

-Çevrenizdekilerin size, hayat dersleri diye kendi öğrenilmiş çaresizliklerini yüklemelerine izin vermeyin.

-Zamanınızı neyin niçin yapılamayacağını değil, neyin nasıl yapılabileceğini anlatan insanlarla geçirin.
-Kendine şefkat göster, şimdiye kadarki tüm hataların ve sahte çaresizliklerin için kendini bağışla.

-Öğrenilmiş çaresizlik, başımıza gelen olayları yorumlama biçimimizden doğar.

Edison; Başarısızlığa götüren bütün yollar bitince geriye başarıya giden yol kalır.

BAŞARISIZLIĞI YORUMLAMADA (Bence oldukça önemli)

Süreklilik(Geçici mi-kalıcı mı)
Bu defa yapamadım ama geçmişte yapmıştım, gelecekte daha iyisini yaparım.

Kişisellik(Bireysel mi-evrensel mi)
Başkalarının da yapamadığını düşün.

Kapsam(Lokal mi-global mi)
Sadece bu işte mi başarısızım yoksa her işte mi?

Kaynak(İçsel mi-dışsal mı)(Elimde olan-elimde olmayan)
İçsel-başaramadığı için kendini suçlar
Dışsal-kendinde suç görmez o başarılı olamadığı için başkaları suçludur.
Başkalarını da kendini de suçlamadan, sonucun nasıl ortaya çıktığını akılla analiz etmek ve bir sonraki teşebbüste başarısız olmamak için neler yapmak gerektiğini konuşarak işe başlamak.

HER BAŞARISIZLIK DURUMUNDA 4 SORU SORUN
1-Neyi doğru yaptık?
2-Neyi yanlış yaptık?
3-Neyi yapmamız gerektiği halde yapmadık?
4-Neyi yapmamamız gerektiği halde yaptık?









7 Aralık 2012 Cuma

İzmir Tiyatro Festivali 2012

ULUSLARARSI  İZMİR  TİYATRO FESTİVALİ  2012

Gaziemir Belediye Kültür Merkezi
İsmet İnönü Sanat Merkezi
Karşıyaka Ragıp Haykır Sahnesi
Konak Melek Ökte Sahnesi
Konak Sahnesi
Tepekule Kongre ve Sergi Merkezi
Konak Belediyesi Selahattin Akçiçek Salonu
07 Aralık 2012 Cuma




Kurtuluş(Soğuk Heykel Gösterisi) 19:30


08 Aralık 2012 Cumartesi




Bir Çeşit Masal - Epik 20:30


09 Aralık 2012 Pazar




Elma Hırsızları -Dram 15:00    .     .                      Her Şartta Kadın Var -Dram 20:30
Basit Bir Ev Kazası 20:30

10 Aralık 2012 Pazartesi


Şu Çılgın Türkler    20:30
Sınır (Kara Mizah) 20:30
Ada- Dram    20:30
Ferhangi Şeyler  20:30

11 Aralık 2012 Salı

Hamlet -Kürtçe   20:30
Duvar -Dram         20:30

Kıyıya Oturmanın Böylesi 20:30
Ben Bertolt Brecht 20:30

12 Aralık 2012 Çarşamba


Albay Kuş           20:30
Çirkin -Dram     20:30
İmparatorluk Kuranlar (Kara Komedi) 20:30
Kerem Gibi     20:30

13 Aralık 2012 Perşembe
Meddah 2012 -Stand up 20:30



İntifada(Maskeliler (Dram) 20:30
Marx'ın Dönüşü   20:30

14 Aralık 2012 Cuma
Ben Anadolu       20:30



Bu Mutlu Günümüzde (Komedi) 20:30

Bir Arkadaş Aranıyor-Çocuk Oyunu 11:00
15 Aralık 2012 Cumartesi




Karanlıkta Komedi (Komedi) 20:30
Aşk Her Yerde (Komedi) 20:30

16 Aralık 2012 Pazar




Gılgamış Destanı (Müzikal) 15:00Matina ve  20:30


17 Aralık 2012 Pazartesi


Kulaktan Kulağa (Komedi) 20:30
Çocuklara Vurmayın 20:30
Çöplük (Dram)  20:30




Festival le ilgili ayrıntılar kendi sitesinde mevcut,  http://izmirtiyatrofestivali.org/?page_id=137

Biletler de mybilet ten alınabilir, http://www.mybilet.com/chart/izmir-tiyatro-fest/


Biz "Kıyıya Oturmanın Böylesi" ve "Karanlıkta Komedi"  ye bilet aldık, "Ben Bertolt Brecht" e gitmek isterdim ama onu daha geç gördüm (bu kadar toparlanmış değildi takvim, uğraşıp siz de zorlanma diye takvim haline getirdim :) Rica ederim :P ) büyük ihtimalle "Marx'ın Dönüşü" ne de giderim.

Sevgiyle ve tiyatroyla kalın.
N.

Huzur Çıkmazı - İzmir Devlet Tiyatroları


"Usta oyun yazarı Haldun Taner’in 1962 yılında kaleme aldığı oyunda bir lise öğretmeni olan Memnun Bey, ikinci eşi Zennube’ye karşı yoğun bir sevgi beslemekte ve eşiyle çok ilgilenmektedir. Memnun Bey, bu sevginin kadını bunalttığını, hatta kendisinden uzaklaştırdığını fark edememektedir. Gittikçe sinirleri bozulan genç ve güzel kadın, tedavi olmak için başvurduğu doktora yakınlık duymaya başlar, doktor ile Zennube’nin ilişkileri gelişir.  Memnun Bey’in hiçbir şeyin farkına varmaması, Zennube’yi daha da rahatsız eder ve onu öldürmeye karar verir; ancak bardağına koyduğu zehri yanlışlıkla kendisi içince hastaneye kaldırılır. Oyunda mutlak iyiliğin kötülüklere yol açabileceği anlatılmaktadır."

Oyun hakkındaki tek bilgim bu çünkü oyunculardan biri rahatsız olmuş ve oyun iptal edilmiş. Duyunca üzüldüm biraz, merak ediyordum çünkü :(

Neyse başka zaman seyrederiz.
Acil şifalar.


3 Aralık 2012 Pazartesi

Kendini Tanıma Kılavuzu

Biçok yerde yazdığı gibi,
-Daha başarılı bir hayat için
-Daha huzurlu bir hayat için
-Daha mutlu bir hayat için
-Zevkle geçecek bir iş hayatı için
-Aşk, tutku ve hayata bağlılığın sönmediği bir hayat için
daha pek çok
vs
vs
vs için yapmamız gereken tek şey kendimizi tanımak.

İnsanın kendini tanıması bana kalırsa oldukça zor bir olay, bi kendini tanıma klavuzu buldum,

http://www.psikoloji.web.tr/kendinitanimakilavuz.htm


uzun süren bi işlem ama en azından kendiniz hakkında düşünmüş olursunuz.