5 Eylül 2012 Çarşamba

Sarıl bana ruhum

Birkaç gün önce düşündüm de, şu sıralar ön yargılarıma fazla kapılmışım hayır sadece ön yargı da değil kendi düşündüklerimi karşı taraf düşünüyormuş gibi lanse etmeye çalışıyorum kendime hatta çevremdekilere ve bu konuda oldukça başarılıydım taa ki fark edene kadar.

-Nadi sen ne kasıyorsun kendini bebeğim ya, hayat işte. Şimdiye kadar senden aldığı mükemmel güzellikte duygu ve hislerin yerini yenileriyle doldurmadı mı; yaşattığı kahrolasıca acıları değiştirip değiştirip yine çektirmiyor mu sana.
-Evet

-Eee, değişen bişey yok yani, ıkınsan da ıkınmasan da ne yaşaman gerekiyorsa yaşıcaksın; kimin ne yaptığını ne konuştuğunu neden dert ediyorsun hem belki adam öyle demek istemedi ya da söylediği şey senin düşündüğün yola çıkmıyor. Hani sen insanların söylediğinden fazlasını algılamaz ve düşünmezdin, eskide mi kaldı o zamanlar. Toparla kendini, sana ne elalemin ne düşünebileceğinden. Ben seni seviyorum ve senin mutlu olaman benim tüm dünyamın mutlu olması demek. Rahat ol. Yaşının, güzelliğinin ve yeteneklerinin farkına var. Dik dur, gülümse, saçlarını serbest bırak, gözlerini; beynini ve sağ işaret parmağını da. Geçmiş geçmişte kalmıştır, hatırlayıp üzülmeyi kes artık; şu an yaşadığın onca güzel şeyi yaşayamayan milyonlarca insan var. Etrafına bak, güneş, yemyeşil çimenler, birbirinden değerli iki kız kardeş ve kendisinden asla vazgeçmeyeceğin harika bir erkek kardeşin var. Onlarla daha sık görüş, iç, sohbet et ve yaşadığın anların içinde ol, zaman asla geri gelmeyecek.  .
-...
-Arkadaşlarına ve ailene hak ettikleri değeri göster Nadi çünkü her şey bittiğinde yanında sadece onlar kalacak. Seni seviyorum, nefesin tükenene kadar yanındayım, hatta belki daha sonrasında bile.

Söylediklerimi aklından çıkarma N.
Öperim.

N. Ruhun

27 Ağustos 2012 Pazartesi

Kırcaali

En sevdiğim. Bi de kiraz olsa yanımda, en sevdiklerim olacak.



Arda'nın barajı, gizli saklı anca bu kadar çekebildim; başımızda polisler bekliyor. Fotoğraf kesinlikle yasak.

Arda

 :D



İmeç








Son üç gündür Bulgaristan'daydım. Daha önce hiç gitmediğim bir yere gittim, Kırcaali.

Gözünüzü kapatın, ufuk çizgisine kadar aklınızın aldığı her yer sarı ve yeşil. Normal olarak bu mevsimde bile yeşil olurmuş fakat bu yıl kuraklık oldukça fazlaymış, sarıların nedeni de bu kuraklık. İnsanlar kıt kanaat yaşıyor, bağın bahçen varsa yetiştirip yiyorsun yoksa dışarıdaki hayat müthiş pahalı. O nedenle hangi kadını görürseniz görün yalnızdır. Eşlerin hepsi yurt dışında çalışıyor. Ancak o şekilde hayatlarını devam ettirebiliyorlar. Belki yılda bikaç sefer görüyor kadınlar eşlerini fakat buna hem alışıklar hem de artık yadırgamıyorlar, yoksa nasıl yaşanır? Bi markete ya da pazara çıktığınızda görüp görebileceğiniz her şeyin fiyatı bizdekiyle aynı, ekmek; süt; tuz; şeker vs vs(sadece içkilerin fiyatı bize göre çok ucuz ama onların gelirleri düşük olduğu için onlara içki de pahalı geiyor.) fakat biz asgari ayda 750 tl kazanıyorsak onlar 250 leva kazanıyor ve 1 leva -1 tl 15 kr. yani ayda 280 tl kazanıyorlar ve nerdeyse hiç iş yok. Gençlerin çoğu yurt dışına gidenler haricinde evde yatıyor.


Arkadaşım ne temiz havası vardır oranın ya! Ben burda bir iki sigara içince büyük tuvaletimi anca yapıyorum, orda ne sigara içtim ne doğru düzgün yemek yedim ama daimi olarak tuvaletteyim. (! 0,8 ve Zü'ye ayrıntılar ayrıca anlatılacaktır.) Oksijen zehirlenmesinden metabolizma alt üst oldu.

Biz böyle çıtı pıtıyız komple Türkiye halkı olarak, onlar topaç gibiler maşallah. Havasından mıdır, domuz etinden midir, yağından tuzundan mıdır bilmem. Yemeklere de çok fazla uyum sağlayamıyorsunuz. Damak zevklerimiz biraz farklı, biraz derken şöyle; yediğiniz yemek ne olursa olsun içinde allahına kadar yağ var, yağdan yemeği bulamıcaksınız nerdeyse.  Bi de ısrar ediyolar ye diye, fenalık geçirtiyolar bazen insana. Sebzelerin bir lezzeti var, allahım allahım; zaten dalından koparıp yiyosun, onun da zevki başka. O meyveler, ne bileyim cevizler, bademler hepsi yıkılıyo ağaçlardan, kimsenin umrunda değil. Daha yiyeceklerin kokusunu aldığınızda kendinizden geçiyorsunuz ki lezzetini nasıl tarif edeyim. Hormon da sıfır zaten. En büyük sorun kuraklıktan nerdeyse biçok ağacın hastalanmış olması.

Yerleşim yerleri birbirine ve şehir merkezlerine çok uzak ve 18 yaşını geçen hemen herkesin şahsi bi binek aracı var. Erkeklerden çok kadın kullanıyor nerdeyse araçları. Zaten en son Varna'ya gittiğimizde kardeşimle farkettiğimiz en şaşırtıcı ve güzel şey otobüs şöförlerinin %90 kadın olmasıydı. Burda da çok farklı değil.

İnsanlar müthiş dobra, en başta çok yadırgadım ama sonra alıştım. Ayşe size kızdı mı? Hemen yapıştırıyor lafı suratınıza, sen şunu neden böyle yaptın, şunu neden dedin vs. arkadan konuşmak diye bişey kesinlikle yok. İşin garip ve güzel olan tarafı da birbirine kızan insanların küsmemesi, konuşup; tartışıp problemi bi şekilde hallediyorlar ve sonra hayatlarına kaldıkları yerden devam ediyorlar.

İnsanların hepsi çok neşeli ve çok şakacı, mutlaka ki problemleri var ama eğlenmeyi de çok iyi biliyorlar.

Sabahtan beri nerdeyse on kahve içtim ama göz kapaklarım hala yarım açabiliyorum o da zar zor. Akşam eve gideyim saat 9 dedim mi yatçam yatağa, gelen misafirleri de kovcam :D Buna siz de dahilsiniz Zü ve 0,8.

Çok zevkliydin Kırcaali, bidahaki sefere kadar iyi bak kendine.
Öperim.
N.



20 Ağustos 2012 Pazartesi

Emir Kusturica - No Smoking Orchestra (WANTED MAN)



Yehhhhuuuuuuuuuuuuuuuuuuuuu.

Huzurlu ve özgürüm. Daha ne isteye bilirim. yihhhuu

16 Ağustos 2012 Perşembe

Van Der Özen






9 Ağustos 2012 Perşembe

Tanju Okan- Kadınım

http://fizy.com/#s/1aj3tq

Nefes alamıyorum.
Sevdiğim o koku yok artık,
Ne olur terk etme yalnızlık çok acı,
Bu renksiz dünyayı sevmiştik birlikte.

Hatırla o günü..
Seni öptüğümü ilk defa hayatta..

8 Ağustos 2012 Çarşamba

Don Kişot 2.Bölüm

Bölüm bir geçen gün anca bitti. Gözü aç olmasın bi insanının. On tane kitap duruyo masamda ve birini bile okumuyorum; bahaneler hemen hazır, allahım allaahım kışın çok soğuk, yazın çok sıcak..

Bana kalırsa gayet eğlenceli ve güzel geçti ilk bölüm, kafamda oluşan herhangi bir soru olmamıştı açıkçası.

İkinci bölüme geçtim tabi hevesle, ben hevesle geçtim ama Cervantes anladığım kadarıyla pek hevesle geçmemiş. Büyük olasılıkla ilk bölümün yayımlanmasından sonra fazlaca eleştiri oku saplanmış kendine ve canı yanmış, hevesi kırılmış; doğal tabi ki insanın yazar olması hiçbir şeyi değiştirmiyor; heves kimde olursa olsun her türlü kırılabilir bir varlık.



Açıklamalarla başlıyorsunuz bölüme, üzülmüş Saavedra, sinirlenmiş. Muhtemel ki eleştirmenler didik didik ettiler kitabı, nesi eksik diye akla karayı seçtiler ve sonunda Saavedra'yı üzecek, hevesini kıracak, yaptığı işten vazgeçmesine kadar gidecek olan boşluğa sürükleyecek eleştiriler sundular.

Saavedra, okuyucuların; (saygısını yitirmeden) bir bölümü aynı şekilde devam etmesini dört gözle beklerken Don Kişot'un; bazıları da fazla abartılı olduğunu yazılanların gerçeklikle hiçbir yakınlığının olmamasından artık yazmayı kesmesini yahut yazacaksa da daha gerçekçi yazmasını istediklerini söylüyor. Bikaç kişi bazı soruların yanıtsız kaldığını dile getirmiş, bazı şeylerin gereksiz olduğunu.

1- Sancho'nun eşeğini kimin çaldığı ve sonraki ayrıntıların yazmadığını; eşek yokken bir anda Sancho nun eşeğin üstünde belirdiğini iddia etmişler. Eşeği, kurtardıkları ve kendilerinden dayak yedikleri mahkumlardan biri çalışmıştı ve bi gün yolda eşekle birlikte görmüşler, almışlardı eşeği.

2- Yolda karşılaştıkları adamın aşk hikayesinin gereksiz olduğunu; macera içinde maceraya koşuyorlar ve bence bunda gereksiz hiçbir şey yok, çok güzel anlatılmış; birbirine çok güzel bağlanmıştı hikayeler.

3- Sancho nun şu aşık adamdan aldığı altınlardan bir daha bahsedilmediğini, adam aldı altınları attı cebine, daha nesinden bahsetsin?

Caanım Saavedra da içerlemiş olsa gerek ki tüm ayrıntılarıyla anlatmış anlamayan okuyucuya.

Zaten çok nadirdir destek olan insan, geneli köstek olmakta öyle ustalaşmıştır ki fark etmekte bile zorlanırsınız.

N.

7 Ağustos 2012 Salı

5 Ağustos 2012 Pazar

Vişne Reçeli Yapımı

Geçen bir kavanoz vişne reçeli alacaktım ve böğürtlen zaten meyveleri tane tane değil, böyle sıfır meyve; bal kıvamında reçeller içindekiler kısmını okuyorum; renklendiriciler; kıvam arttırıcılar vuhuuu havada uçuşuyo. Yahu dedim ben artık nirvanaya ulaşmış bir insanım, koskoca domates suyu yaptım reçel mi yapamıcam? Zararlı olan bi şeker bi de olsa olsa meyveler hormonludur :D ama en azından saçma sapan şeyler olmıcak ve daha az zarar görcez dedim ve iki kilo vişne aldım.

Vişne Reçeli Yapımı,
Temizlemeye başladım vişneleri. Yaklaşık bir saat sürdü otunu çüpünü ayırıp yıkamak. 03:15 te oturdum, çekirdeklerini çıkarmaya başladım 04:30 da biraz da hızlı olmaya çalışarak bitirdim. Tencereye yerleştirdiğim 2 kg vişnenin içine 2 kg şeker boşalttım ve uyuduğumda sa:05:00 dı. Gündüz 11:30 da çalan telefonla uyandım. Orta tüpte kısık ateşte bir saat kapağı kapalı şekilde kaynattım sonra en küçük tüpe aldım orda devam ettirdim 13:30 da tüpü kapattım. NOT: REÇEL YAPARKEN TENCERENİN KAPAĞININ KAPATILMAMASI GEREKİYORMUŞ.
Vişneler biraz çekmiş kendini, kapağını kapatmasam diri diri kalacakmış, bi dahakine tencerenin kapağını kapatmayacağım :)

Sonra daha önce kuruttuğum şişelere doldurdum reçeli,
8 kavanoz 290grlık şişe oldu. Çok lezzetli görünüyor ve tadınca da lezzeti hissediyorsunuz.

Tolga'ya söyliyim London'dan gelirken bana bir adet altın madalya getirsin, benim gibi bir insan domates suyu ardından da reçel yaptıysa kesinlikle hak ediyor demektir madalyayı. :D

Dip Not: Sevgili kardeşim ve Zü. Bana olmayan yardımlarınızdan ötürü bu reçelleri 5 tatlı kaşığıyla bir porsiyon oluşturmak üzere porsiyonu 5tl den satacağım size. Bu kadar.

Reçelli ve sağlıklı kalın.
Boğazınızdan geçen her lokma, aç uyuyan ve yemek bulamayan milyonlarca insanın da midesine insin. (Değişen, gelişen dünyada dileklerimiz de farklılaşır, kendimi bildim bileli değişmeyen tek dileğim budur benim, hangi dine inanıyorsanız inanın, sizce var olsun ya da olmasın Tanrı yahut başka birşey nolur dileyin onların da doymasını belki hep birlikte istersek gereçekleşir, Tanrı da ya evren; kim gerçekleştirirse gerçekleştirsin.)
N.

4 Ağustos 2012 Cumartesi

Domates Suyu Nasıl Yapılır?

Kendimi bildim bileli annemin evde hazırladığı lütenitsa, reçel, biber közlemesi vs vs için sürekli kızardım bağırırdım ona.

-Bu kadar uğraştığına değer mi, git al bakkaldan; üç beş lira kar yapçam diye çektiğin eziyete bak.(Asıl olarak bu kadar kızıp çemkirmemin nedeni de yardım istemesiydi sanırım :D ) Cevap şu olurdu;
-Yardım etmiyosun bari bağrınıp durma, git başımdan; yapınca yemezsin.

Ben haksızmışım gençler :D

Geçen bizimkiler Ersezgin Tarım' montaja gittiler, bunlara yedişer kasa domates vermişler hem de hormonsuz. Biz bi öğrendik, bağrış çağrış Remziye Abla ben ve Ender Abla birer kasa getirttik kendimize; tabi ikisi de domates suyu yapçaz cart curt dediler. Düşününce bana da çok mantıklı geldi, ben domatese hasta bir insan olarak yaz kış malesef hormonlu da olsa alıp yiyiorum domatesi. Benim neyim eksik ya ben de yapçam dedim. Öyle gazla benzinle çalışmıyorum genel olarak ama devreler yanmış bi kere.

DİPNOT: Tanıyan herkes bilir domates kesmeyi bile beceremeyen bir insanım, büyük doğrarım bunu hayvan mı yiyecek der kardeşim, küçük doğrarım senin dişinin kovuğuna girdi mi diye sorar. Heralde bu yemek konusunda başarısız olduğum kadar hiç bişey konusunda başarısız değilimdir. Keşke yemek yapmanın kriteri iyi sevişmek olsa, siz sevişirken Yemek; "ooo helal olsun gençlere ben hemen hazırlanayım da yorulmuşlardır bi yemek yesinler" dese :D

Domates Suyu Nasıl Yapılır?
Dün eve geldim saat 18:30. Bir güzel yıkadım domateslerimi, bi de kuruttum. Çıkardım blendırı, dörde bölüp bölüp rendeledim hepsini 5 kg domatese yaklaşık 5 yemek kaşığı tuz attım, daha doğrusu bi kasem var; o kase beş kere doldu ve her kaseye bir yemek kaşığı tuz attım. Sonra, kuruttuğum kavanozlarıma (kavanozlarım yalnız, ben doğurdum sanki :D) doldurdum yaptığım karışımı :D
5 kilo domatesten;
3 ad 750 grlık
3 ad 200 grlık ve
10 ad 290 grlık şişe doldu.



Konuşuyoruz bugün annemlesen domatesin do sunu doğrayamazdın gidip şimdi domates suyu mu yaptın deyip katlana katlana güldü. O halden bu hale geldim anlayacağınız :D

Hormonsuz kalın.
N.





28 Temmuz 2012 Cumartesi

27 Temmuz 2012 Cuma

Dostoyevski

Aslında insanın canını en çok acıtan şey, hayal kırıklıkları değil.
Yaşanması mümkünken yaşayamadığı mutluluklardır.


Fyodor Mihayloviç Dostoyevski

26 Temmuz 2012 Perşembe

Dukan Diyeti (Bölüm 2) - Atak Evresi

Atak Evresi Süresi,
10-20 kilo vermek isteyen kişiler için 5 gün
10 kilonun altındaki hedefler için 3 gün
5 kilonun altını vermek için 1 gün



Atak Evresi Özeti;
Aşağıdaki on besin grubunundan hoşlandığınız ya da size uygun gelen gıdaları hiçbir sınırlama olmadan günün her saatinde istediğiniz kadar tüketebilirsiniz.

1- Az yağlı etler; dana ve sığır ancak sığır etinin antrikot pirzolası hariç. Etlerin ızgarada pişirilmesi ya da yağları alınarak kızartılması gerekiyor.

2- Sakatat: karaciğer, böbrek. Dana ve sığır dili (sığırda dilin ucu)

3- Yağlı, yağsız, beyaz ya da siyah etli, çiğ ya da pişmiş bütün balıklar.

4- Bütün deniz ürünleri; kabuklular ve yumuşakçalar. Vazgeçilmez midye serbest sanırım :D

5- Derileri hariç olmak kaydıyla; kaz ve ördek dışındaki bütün kümes hayvanları.

6- Yağsız jambon, yağsız hindi ve tavuk dilimleri.

7- Yumurta.

8- Yağsız süt ürünleri.

9- tuz oranı yüksek olmayan 1,5 lt su.

10- Yulaf kepeği galetası ya da süt ürünlerine katılmış 1,5 çorba kaşığı yulaf kepeği.

Günde 20 dk zorunlu yürüyüş.

Ekstralar; Kahve, çay, bitki çayları, sirke, hoş kokulu otlar, baharatlar, salatalık turşusu(kendinizi doyuracak kadar değil), limon(içecek olarak değil), tuz ve hardal (ölçülü olarak)

Yukarıdaki ekstralar ve on kategoride yer alan besinler dışında HİÇBİR ŞEYE izin yok.

Listede özel olarak belirtilmemiş her şey yasaktır.


Fikir almak isterseniz, yukarıdaki besinleri tükettiğinizde hiçbir şekilde açlık hissetmiyorsunuz, korkmanızı gerektirecek bir şey yok yani. Üstelik Bulunması çok zor olan besinler yok listede. Mesela atak evrenizi isterseniz komple yumurta peynir süt ve yoğurtla geçirebilirsiniz, hiçbir sınırlama yok. Ben yağsız ne süt bulabildim ne peynir ne de yoğurt, zaten vermem gereken 3 kilo olduğu için süre biraz uzasa da sıkıntı olmaz diye düşündüm. Şimdi 3. evredeyim yağsız sütü anca buldum. :D

Dikkat edeceğiniz kesin ve sınırlı kurallar var, bol su içmek; hiçbir şekilde şeker(küp şeker, toz şeker, çikolata, meyve suyu, kola vs vs hiçbiri yok)  ve yağ kullanmamak (yağların hepsini malesef en hayvansalından en bitkiseline kadar, tereyağ, ayçiçek yapı zeytin yağı vs; yaptığınız yemeklere yağ koymayacaksınız ya da salatalara, zaten vücudunuzdan yağ atmaya çalışıyorsunuz; yağ yemenin mantığı yok) ve yürümek.



25 Temmuz 2012 Çarşamba

Dukan Diyeti (Bölüm 1)

Normal olarak 49-50 civarlarında olurdu kilom ama şu 1 yıldır önce 52,5 sonra da 53,5 oldu tabi benim de iyice sinirlerim gerildi. Spor yapıyorum, olmuyor; deli gibi su içiyorum, olmuyor; yemek yemiyorum, olmuyor..
Kardeşim ve arkadaşımla iddiaya girdik 1 ayda 3 kilo verebileceğime dair; girdim ama nası girdim :D kaybetçem, kesin.

ilk onbeş gün resmen kilo vereceğim diye mahvoldum, su içiyorum iyice şişiyorum.. Kardeşim bikaç yıl önce almıştı ve bana hep söylüyodu şu Dukan Diyetini yap diye. Sinirlerimin tavana vurduğu bi akşam gidip aldım kitabı, okumam gereken kısma kadar okudum ve ertesi gün başladım diyete.

53,5 kilo ile başladım iddia bittiğinde diyete başlayalı 15 gün olmuştu ve ben 50,3 kiloydum. Ayın 16 sında İddiayı kaybettim ama başlamışken devam etmek daha mantıklı dedim ve 3 gün sonra yani ayın 19unda 49,2 kiloydum. :D Şu an sabitleme evresindeyim, çok dikkat edemiyorum ama ona rağmen 50 kiloyum. Ve çok mutluyum.

Diyete başladıktan sonra bir sürü safsata okudum ya  da duydum, neymiş efendim fransız diyeti ne işe yararmış bizde biz türk kadınıymışız etli olmaya adapteymiş bünyemiz vs vs; "Hıı dedim evet bünye  de biliyodu senin milliyetini.." Böyle moral kırıcı cümleleri duymayın lütfen.

Kısaca bu diyet nasıl yapılır anlatacağım daha doğrusu kitabın özet kısımlarını aynen aktaracağım ama ricam diyete başlamadan önce kitabı satın almanız.

Giriş:

Dukan diyeti  dört evreden oluşur;

1. Adım;  Atak Evresi
2. Adım; Seyir Evresi
3. Adım; Güçlendirme Evresi
4. Adım; Koruma Evresi

Hepsinin özet kısımlarını tek tek yazacağım.

Sağlıklı ve fit kalın.
Sevgiler.
N.

23 Temmuz 2012 Pazartesi

..



22 Temmuz 2012 Pazar

..

Zıpladıkça alnımdan yüzüme düşen ter tanelerini hissetmek ne mükemmelmiş :D Hayatımda ilk defa bu kadar terliyorum ve bu ter hoşuma gidiyor.

21 Temmuz 2012 Cumartesi

19 Temmuz 2012 Perşembe

Ne İstiyorsun Sen?

Ben; Şu sıralar hiç mutlu değilim. Zaten ne zaman mutlu oldum ki di mi? Her zaman hoşnutsuz, her zaman sıkılmış.

Ne istiyorum acaba hayattan? Ne gerçekleşmediği için huzursuzum?
Özgürlük yüzünden mi? İş kısıtlayabilir şu sıralar özgürlüğümü sadece ve sanırım onun kısıtlaması da yetiyor.
Sabah uyanıp giyinip süsleniyorsun, gidiyorsun, çalışıyorsun geliyorsun..

Ben; Vaktin boşa geçiyor yani Nadi. İstediğin bir iş değil ki, sevmiyorsun, huzurlu hissetmiyorsun kendini; yarattığın, gerçekleştirdiğin bir şey yok; dünyanın hiçbir haltına yaramıyorsun, zincirin bir halkası bile değilsin.. Oysa sen sanat yapmak istiyorsun ne bileyim bir Tiyatro sahnesinde olmak, sergilemek istiyorsun farklı hayatları; uçsuuuuz bucaksız bir yerde boyalarınla, her yeri mahvede mahvede resim çizmek istiyorsun; sen fotoğraf yapmak istiyorsun, sen o vizörle özgürleşmek o vizörle geçimini sağlamak o vizör kadar %99 olmak istiyorsun. Bütün gün oturduğun yerde bikaç rakam toplayıp zorla 10 saat doldurmak istemiyorsun, sen tüm günler senin olsun, tüm ışıklar senin olsun istiyorsun; işten eve gidip saat 20 de müsait olduğunda sadece ay ışığına kalmış olmak istemiyorsun.

Sen özgürlük istiyorsun Nadi. Nasıl dayanıyorsun söylesene bana? Ne için dayanıyorsun? Bu musun sen? Neden çekip gitmiyorsun? Cesaretini mi yitirdin? Sebep? Sen napıyosun Nadi! Söylesene bana.. Ne zaman kendine gelmeyi düşünüyorsun? Seni yaşamaktan bu kadar soğutan şey ne? Seni neşeli olmaktan, üretmekten uzaklaştıran ne? Neyin eksik?

NE İSTİYORSUN SEN?

18 Temmuz 2012 Çarşamba

Aferin Pikasa (Picasa)

Bu ne burda! Herkes benim fotoğraflarımı mı görüyo deyip sildiğim tüm fotoğraflar blogumdan da silinmiş.

Tebrikler.

17 Temmuz 2012 Salı

Aferin Habipoğlu!

Büyük büyük yıkımlar yaşadığım bu günlerde hayatının bir kısmında mutlaka benimle olacağını düşünenleri çok iyi anladım. Ayıplamıyorum onları, kısıtlanmanın ve hayal ettiğiniz insanın kollarını aça aça yellozun ya da pezevengin birine gidişini seyretmek hiç hoş değilmiş.

Yollarını mutlaka kesişmiş ama birbirinin kıymetini bilememiş ya da birbirine gereken önemi o an verememiş insanlar, geri dönüşleri zorsa ve bir de cesaretleri azsa artık o ukdeyle ömürlerince yaşar. Değerlendiremedikleri fırsat genel olarak bir daha asla ellerine geçmez. Geri dönüş olsa ve insan kararlarını  ileriki yaşında düşünecekleriyle alsa.. ama nafile. İnsanoğlu olarak biraz açgözlü olduğumuz için bizi ondan daha fazla mutlu edecek, huzurlu kılacak, daha fazla ilgilenecek birini ararız; buluruz ve sonsuza kadar birlikte olmak için yemin ederiz oysa ardımızda bıraktığımızla her şey daha zor ve zevkli olacaktır.

Velhasıl öküz Ekrem Abim gitti hem şişko, hem biçimsiz, hem asosyal, hem de benim için yelloz biriyle evlendi; şak diye de koymuş fotoğrafı zakırbörgün sosyal şeysine; kalbime iniyodu ya. Kız da kaldırmış cüzdanı gülüyo, tapusu onda ya artık.. Dikkat et böbeğim orman arazisi olmasın, 2B'yle uğraşma sonra.

Hayır adam eski güreşçi, o omuzları sadece görünce bile içiniz eriyo, saçı sakalı, konuşması, elleri ayakları allahım bebek gibi ya, hele bi de bi duruşu var, çakı gibi yani insanını baktıkça bakası geliyor. Öyle tiksindircek kadar değil fakat vücut bildiğiniz komple kas; açıp bakmadım tabi ama aynı ortamda bulunuyoruz hep, erkekler serinlik için yarıçıplak oturabiliyor tabi ya ordan görüyoruz ya da yüzmeye gidersek birlikle. Kültür zaten tartışılmayacak seviyelerde; yaa bu adam gidip nasıl o alacası içinde fesatla evlenir ya.

Ekrem Abi yani buna mı kaldın, cillop gibi hatunlar var; hayır ben bununla evlencem deseydin önceden ben hakkımdan feragat edip sırf  seni o yellozdan korumak için evlenirdim seninle, bunu mu istiyosun? Ha! Ne istiyosun sen? Sakın getirme onu buraya bak valla kafasını duvara duvara vururum, hele ki bizimle aynı ortama oturtmaya hiç kalkma.. Sen nasıl gidip evlenirsin onla ya? Sinirlerim zıplıyo be düşündükçe. Siz şimdi sevişiyosunuzdur da, aaaaaa... O şişmanın neresiyle sevişiosun söylesene bana? Löp löp yağ, insanın midesi kalkar be.
Seni allah bildiği gibi yapsın Ekrem Abi, o kızla sevgili olduğunda sıçmıştın, şimdi tüyünü dikiyosun. Ayıp be, kaç kişiyi arkandan baktırıyosun bi bilsen.. Bu ahlarla ıh mutlu olursun sen. O kızı terkedip gelceksin geri duydun mu? Ada satın alcam gerekirse, bol bol kızla doldururum içini en azından gözümün önünde olursun. Ağlamak istiyorum, bu nasıl keder ya.

İyi halt yedin Ekrem Abi,
Tebrikler.
N.



Al! düğün armağanı;


13 Temmuz 2012 Cuma

13. Cuma

Müslüman ülkeler hariç genel olarak diğer dinlere mensup insanların bir çoğunun bir inanışı var 13. Cuma Kabusu.

Birçok rivayet var bu konuda Valhalla da bir cuma günü düzenlenen partiye 12 tanrı çağırılmıştır, kötü tanrı Odin davetsiz olarak gelmiş ve grubu 13 kişiye çıkarmıştır. Hod'un Balder'e saldırması için onu kışkırtmış ve Balder'in öldürülmesine neden olmuştur.




İsminizde 13 harf varsa şeytanın laneti bulaşmıştır size; charles manson; karındeşen jack vs vs gibi.


İsa cuma günü çarmıha gerilmiş adem ve havva da yasak meyveyi cuma günü yemişlerdir.


Britanya'da 13. cumaya denk gelen her gün kazalar %52 daha fazla oluyor.


Amerika'da 17 ile 21 milyon kişi 13. cumadan korktuğu için gündelik işlerini yerine getiremiyor.

vs vs vs

Ve

İstanbul'un fethedilişi 1453; 1+4+5+3= 13 :D müslümanların mübarek saydıkları gün de cuma.

Burdan çıkarılacak sonuç şudur, kim korkarsa korsun 13. cumalardan; bizim korkmamızı gerektirecek hiçbir neden yok. Hatta herkes benim gibi gayet de sevmeleri 13. cumaları :)

N.

11 Temmuz 2012 Çarşamba

Güngör Dilmen'e

Ben Anadolu'yu izlediniz mi bilmem. Tam bir baş yapıt. Yıldız Kenter tek başına oynamıştı o oyunu, izleyeniniz izlemiştir. Ben henüz küçüktüm ve o oyuna gidecek kadar para biriktirememiştim, biraz pahalıydı biletler.

Eskişehir'de izledim ben ve oyunun çıkışında resmen dağılmıştım.

Hayatımın şu noktasına kadar seyrettiğim en mükemmel oyun Ben Anadolu'dur. Bir daha da Güngör Dilmen'in hiçbir oyununu izleyemedim. Eminim hepsi birbirinden mükemmellerdir.



Şimdi yokluğunu kabul etmek çok zor. Ama sen rahat nefes al Güngör Abi, en azından İzmir'desin, korkma; hiç kimse hiç bişey yapamaz burda tiyatroya. Sokakta oynanır yine oynanır; biz sokakta seyretmeye de para veririz, zorumuza da gitmez; yeter ki devam etsin tiyatro.

Sevgiyle kal Güngör Abi.
Huzurla kal.
Bizim için dua et ki şu başımızdaki kendini bilmezler bir an önce defolsun.
Ya da cesaretimizi toplayıp biz defedelim onları.
Öperim.
N.

10 Temmuz 2012 Salı

Sabır

Ben bu dünyanın devri devran-ını
İzzeti nefsini sikeyim
Yansın bu ibneler
İtfaiyenin su veren hortumunu sikeyim
Ben Mecnun muyum bir am için çöllere düşeyim
Verirse verir
Vermezse Leylayı da sikeyim

Neyzen
.

9 Temmuz 2012 Pazartesi

Acımasızca geçip giden zamandan gariye kalan sadece yalnızlıklarımızdı.

Doğuyoruz, başımızda birsürü hemşire, doktor sonra eve gidiyoruz geriye kalan ailemiz ve biz.
Okula gidiyoruz, biçok arkadaş ediniyoruz, oynayabileceğimiz ve konuşabileceğimiz, okul bitiyor ve bir tomar insandan geriye birkaç kişi kalıyor.
İşe gidiyoruz, çalışma çevresinden birçok arkadaş ediniyoruz; o işten ayrılıyoruz sonra, iş arkadaşlarınızın hiçbiri yok.

Hayatımız boyunca dönemlik ve duruma göre arkadaşlar ediniyoruz tanıdık demek daha doğru olur onlara. Müzik öğrenmek istiyorsunuz kurstan arkadaşlarınız oluyor, yüzüyorsunuz arkadaş çevreniz bi anda yüzücü oluyor, yürüyüşe çıkıyorsunuz çevreniz yürüyüşçülerle doluyor. Her hareketinizde, hissettiğini her şeyde yaptığınız her davranışta arkadaş çevreniz duygularınıza uyumlu olarak değişiyor.



Fakaat. Öyle bir arkadaş çevreniz ve aileniz vardır ki sevgili insanlar, siz sıçsanız da; etrafınızı ve kendinizi bok etseniz de; kuruş paranız kalmasa ve sosyal statünüzden düşseniz de o arkadaşlar yanınızdan asla ayrılmaz. Tabi arkadaş değillerdir artık, dost kategorisine doğru emin adımlarla yürüyorlardır.

Zaman ne kadar acımasız geçerse geçsin yanınızda olurlar. Üzülseniz de bozulsanız da o lise, üniversite ya da çalışma ortamından edindiğiniz arkadaşlar kalıcı değildir. En sağlam arkadaşlar çocukluğunuzdan gelenlerdir. Sizi uğraştırmaz, verdiğiniz iyi ya da kötü herhangi bir tepkide bocalamaz, nerde ne yapabileceğinizi kestirir, nasıl hissedebileceğinizi daha iyi tahmin edebilir, size sandığınız kadar fazla kırılıp darılmaz çünkü bilir ki onu en fazla anlayabilen, ona huzur ve sadakat verebilen insanların arasındasınız. Ne olursa olsun onun yanındasınız.

Yukarıda saydıklarım nedeniyle çocukluğunuzdan gelen her ne olursa olsun ona yeterli kıymeti verin ki yaşlanırken sırf çocukluğunuza değer vermediniz diye hayat acımasız ve yalnız geçmesin sizlere.

Sevgi ve huzurla kalın.
N.

15 Haziran 2012 Cuma

Ahmet Priştina'ya Mektup


İlk okul, orta okul ve lisede genel olarak okulun bitiş günleriydi 15 Haziran. Ya liseden mezun olduğum gün ya da 2. sınıfın sonunda tüm gün boyunca;

Sorma neden niçin,
Her şey yalnızlıktan,
Bak, bak, bak
Güzel bir gün ölmek için..

deyip durdum. Ve akşam eve geldiğimde öğrendim ki çok sevdiğimiz Ahmet Priştina'mızı kaybetmişiz... Yani seni.. Ağladım, ağladım ve daha fazla ağladım, çünkü tam bir İzmir aşığıydın, Eskişehir Yılmaz Büyükerşen için neyse İzmir de senin için oydu..
İnsan kendini güvende hissederdi sen konuşunca, yaptığın her şeyde ayrı bir özgürlük, sükunet ve refah vardı. Senin İzmir'inde nefes almak, yürümek, gökyüzünü seyretmek, yaşamak o kadar temizdi ki.. Beş kuruş parası olmayan insan bile kendini fakir hissetmezdi çünkü müthiş bir kültür , öz güven aşılardı sen varken İzmir.

Sağlam planların vardı( öyle adalar, 3. köprüler yapmayı vaadetmezdin, toprağa basabildiğin kadar sağlam ve gerçekçiydi planların), inanırdık senin yapabileceklerine ve her daim ardında olurduk, hayal değildi seninle İzmir'in planları, elimizi kolumuzu görebildiğimiz kadar gerçekti; tabi ki önce hayal edilirdi ama uçan ve yapılamayacak hayaller değil.

Özgürdü İzmir seninle. Düşünce yapısı, kılık kıyafeti, tavırları hep rahattı. Hani İzmir'in kızlarının güzel olduğu söylenir ya, o güzellik kendine duyulan güvenden, rahatlık ve özgürlükten geliyor kanımca. Ne kadar özgürsen o kadar güzelsindir.

Ben kendimi bilmeye henüz başlamışken kaybettik seni, daha doğrusu bedenini; yaşasan kim bilir daha neler yapar, nasıl kazınırdın kalbimize; bu kadarı bile yetmişken hatta...

Öldüğünde almıştım, kocamaaan bir posterdi ve altında seni UNUTmayacağız gibi olumsuz bir ifade yazmıyordu, seni ÖZLEYECEĞİZ yazıyordu, o gün bu gündür dolabımda asılı o poster, her dolabı açışımda ki çok sık açarım, seni görüyorum; günaydın diyorum, iyi akşamlar diyorum; öpüyorum bazen tonton yanaklarını..

İlk 15 Haziran'dan itibaren istemsiz olarak her 15 Haziranda aynı şarkıyı söylediğimi farkettim, ve keyifsiz olduğumu.

Ardından İzmir mahvolma yolunda da olsa sen rahat uyu, elbet çaresini bulacağız.
Huzurla kal.
Seni seviyoruz.
N.

11 Haziran 2012 Pazartesi

Ege'de Deprem (?)

Ölüm;
Ne kadar yakındır bize, biz hep onu çok uzaklarda sanırız.
Düşününce oldukça kolay görünüyor, dünya üzerindeki tüm dertlerinizden sıyırıyorsunuz kendinizi; bi gün bi bakmışsınız hopppalaaa; sizi üzen herkes ardınızdan ağlıyor, pişman oluyor hepsi; ne güzel sonunda anladılar...
Diğer tarafından bakıyosunuz olaya, e nolmuş üzüldüler pişman oldularsa; bikaç gün bikaç hafta ya da bikaç yıl sonra unutup yine gülüp eğlenmeye başlayacaklar ve siz yanlarında olamayacaksınız...

Bir korkum var nerdeyse yılın başından beri, deprem.

Sevdiğim herkes ölürse ve ben bir başıma kalırsam ne yaparım? Bu benim için toparlanamayacağım bir yıkım mı olur yoksa bi süre sonra hayatımdaki tüm sevdiklerim yok olduğu için hiç olmadığım kadar hür ve acı içinde mi olurum?

Bir ihtimal daha var o da benim ölüşüm. Şayet ki bir gün deprem nedeniyle ölürsem üzüleceğim şeyler sevdiklerimle bir ömrü yaşamak, onlarla paylaşabileceğim en mükemmel şeyleri paylaşmaktan yoksun olmak olmaz asla, minicik bedenlere yaşayamayacakları için yardım edemediğim, sevdiğim insanların ya da tanımadıklarımın yaşadıkları acılara ortak olmadığım için üzülürüm.

Yalnız öyle bir aşılanmış ki beynime büyük bir depremde her şeyin yerle bir olacağı... Müteahhitlerden, kullanılan malzemelerden, evlerimizi yapan inşaat ustalarından nasıl da emin değiliz...

Huzur içinde, gözlerini sessiz sakin kapatmak da var, acılar içinde haykıra haykıra ölmek arzu ederek kapatmak da var gözlerini hatta kapatamamak...

Huzur ve sükunet içinde yaşamayı dilediğim kadar;
Huzur ve sükunet içinde ölmeyi de diliyorum.
N.

2 Haziran 2012 Cumartesi

22 Mayıs 2012 Salı


20 Mayıs 2012 Pazar

19 Mayıs 2012 Cumartesi

Bayram tebriği

19 Mayıs Atatürk'ü Anma Gençlik ve Spor Bayramımız kutlu olsun.

N.

18 Mayıs 2012 Cuma

Karabiberli papatya

Baş ağrısından ölmek... gerçekleşti gerçekleşecek.
Karabiberli papatya tutsa tutsa 1 lira tutsun, Babayla sohbet paha biçilmez.

Seni seviyorum baba ve
Özledim seni anne.

Kıçından Solumak

İki gündür baş ağrısından kafamı kaldıramıyorum ve burun akıntısı ve halsizlik. İncecik incecik giyindim tabi, bi de rahatım..

Burnun tıkanmıştır, ağzınla aldığın nefes yetmez, cinlerin tepene çıkar; ciğerlerine azıcık hava girsin diye her şeyi yapabilirsin; vücudunda nefes girmesini isteyebileceğin deliklere malesef kıçın da dahil :D Anlaşılabileceği gibi son raddesine gelindiğinde her şeyin yapılabileceğini ifade ediyor amaç için, bence tabi :D

Şu an resmen yalvarıyorum kıçımdan bari nefes alabilmeyi çünkü çok sinirliyim.

7 Mayıs 2012 Pazartesi

Mezhepler(?)

Biri Alevilikle, Alevilerle ilgili ters bir şey söyleyince öyle cinleniyorum ki anlatamam. Biçok alevi arkadaşım var, şu mum muhabbetinin asla olmadığını nerdeyse ağlamaklı anlatıyorlar, tamamen alevilerin dışlanması için söylenen KOSKOCA bir yalan olduğunu söylüyorlar, kesinlikle inanıyorum. Allah aşkına böyle bir şey olabilir mi diye diretiyorlar, haklılar bence.

Zaten en başta dinlerin mezheplere ayrılması yanlış değil mi? (Müslüman müslümanı öldürmemeli deniyor, ulan aleviler de müslüman değil mi?) O dine mensup herkes tek bir peygambere, tek bir dine inanıyorsa nedir bu mezhep safsatası? Vay efendim ben sünniymişim, öteki şiiymiş, beriki hariciymiş; hepinizin aynı şeye inanması gerekmez mi arkadaşım? Bu nasıl bir anlayıştır, nasıl bir kendini bilmezliktir?

Yine saçmalık ama misal olarak gittin bi hristiyan ülkeye ya da musevi farketmez, sen benim dinimi neden benimsemiyorsun; değiştireceksin dinini deyip savaş açsan (Türkleri katlede katlede müslüman yaptıkları gibi..)(Yahut haçlı ordusunun habire toplanıp müslümanlarla savaşması gibi) en hayvani içgüdülerle kabul ettim diyelim bunu. Gidip kendi dininden birine gel lan buraya sen ne bu alevi olmak, sünni olacaksın diye katletmek nedir? Hasta mısın sen? Adam zaten müslüman lan.

Bu insanlık neden kardeş kardeş yaşayamıyor ya? Bunlara bunca şeyi yaptıran güç ne? Abd mi? Yahudiler mi? Masonlar mı? Para mı?

Ben biliyorum, beyinleri.

Tanrısı para olanlara;
Sıcak Saatler, Sedat; Ceyhuna der ki;
-Senin Tanrın para, Tanrınla arana gireceğim.

Hayvanlar bile yapmıyor biz insanların yaptığını.

30 Nisan 2012 Pazartesi

Seyirci uyuma, Tiyatro'na sahip çık! (Şehir Tiyatroları Yok Edilemez!)


Tiyatro insanın eli gibidir, ayağı gibidir, Ruhu gibidir.

Bir şeyler hissedersiniz, tarif edemezsiniz hislerinizi fakat bir oyun tarif edebilir. İçinizde sıkışmış şeyler vardır ne olduğunu bilmezsiniz, bir oyun içinizdeki sıkışmışlıkların ne olduğunu gösterebilir size. Söylemek istediğiniz şeyler vardır, korkarsınız söylemeye; bir oyun söyler sizin için. Söylemek istedikleriniz vardır ama nasıl toparlayacağınızı bilmezsiniz, bir oyun toparlar size hem de karmakarışık tonla sözcüğü bir cümlede halleder en iyi şekilde.

"Devlet tiyatrolarının yönetimi, sanatçıdan alınıp belediye bürokratlarına verilecek" miş. "Devlet eliyle tiyatroculuk olmaz." mış. "Tiyatrolar özelleştirilecek." miş. "..kusura bakma, geleceksin Şehir Tiyatrosu'ndan hem belediyeden maaşını alacaksın ondan sonra istediğin gibi yönetime de verip veriştireceksin, böyle saçmalık olmaz." mış.

Kurulduğu günden beri Tiyatrolar halkın temsilcisi olmuş, halkı istemedikleri şeyler yapmaya zorlayan hükümetlere, kişilere direnmeye cesaretlendirmiş, halkın söyleyemediklerini söylemiştir. Bunu fark etmiş olsa gerek hükumet(?) ki; bunca rezil cümleyi önünü sonunu düşünmeden, göğsünü kabarta kabarta söylemiştir.

Ruhla değil, bedenle yaşayan her şeyin, herkesin sonu vardır. akepecilik "maddi" bir bedene sahip olmuştur fakat maddi olmaya devam ettiği sürece ruhlaşamayacaktır.

O halde, beden ölecek ve ruh daima yaşamaya devam edecektir.

Tiyatroyu,
Tiyatro oyuncularını,
Tiyatro sahnelerini,
Saygıyla alkışlıyorum.

Yaşasın Tiyatro.



 
Mehmet Ali Alabora;  "Dünyada ekonomik kalkınma gerçekleştirmiş ülkelerde sanat kurumları vardır. Bu kurumlar önemlidir. Bu kurumları dünyadaki örnekleriyle nasıl aynı seviyeye getirmeyi tartışmamız gerekiyor. Herkes için olduğu gibi benim için de burası çok önemli. Ben burada var oldum. Annem babam tiyatroda tanıştı. Annem beni karnında taşırken tiyatro sahnesinde oynuyordu. Biz hep buradaydık. Yine burada olacağız"



Orhan Alkaya;  "Uzun bir geceye başlıyoruz. Biz tiyatrocular insanlık tarihinin mirasından geliyoruz. Korkacağımızı mı sanıyorlar"











26 Nisan 2012 Perşembe

26 Nisan 1986 - Çernobil Faciası



26 Nisan 1986

O zamanki SSCB'nin şimdiki Ukrayna'nın bir kenti. Bikaç akıllı elektrik mühendisi vs nin  daha fazla enerji sağlamak için bikaç yıldır denedikleri birşeyi kontrolsüz montrolsüz yapmaya çalışıyolar ve ortalığı mahvediyolar.

First Of The Year (Equinox) - Skrillex



Yine Vladimir ve yine mükemmel bir şarkı.

23 Nisan 2012 Pazartesi

23 Nisan


Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramımız kutlu olsun.

Ulu Önder Mustafa Kemal Atatürk'ün önünde saygıyla eğiliyorum.

N.

20 Nisan 2012 Cuma

How I Met Your Mother

6. Sezon bölüm 19

Barney'nin dev televizyonu bozulur ve Ted bunun için için Barney'den bi tornavida ister.
Barney apartman yöneticisini arar ve 5 dk içinde tornavida getirirse ona 100 papel vereceğini söyler. Bunun üzerine;

Lily; -Tornavida için yöneticiyi mi çağırdın?
Barney; -Evet, aletlerle aramdaki ilişki şöyle oluyor: sadece bana yapışık olan aleti kullanmayı biliyorum ve onu televizyona sokmaya da çalışmayacağım.


:D:D Ağzımdan resmen tükürükler fırladı gülmekten D:


19 Nisan 2012 Perşembe

Heeey Meyhaneciiii!

"Hayallerinizi gerçeğe dönüştürmeye önem veriyorum." Marshall
                              How I Met Your Mother, Sezon 6-Bölüm 7





Not: Bok kafalı kardeşime sevgiler.
İyice afişe ettin beni. Zü falan tamam da Vladimir'le Ali'ye bari söyleme de düşmiim dillerine. 

16 Nisan 2012 Pazartesi

Marilyn Manson -Evidence



Bu akşam niye bu kadar tatlı geldi bu bira bana?

13 Nisan 2012 Cuma

Baba Zula - Özgür ruh


Dört duvar arasına kapanmaz (ki)
Sendeki özgür ruh

Ölünce parçalanmaz (ki)
Bendeki özgür ruh

Sevişe sevişe azalmaz (ki)
Tendeki özgür ruh

Kopyalayarak çoğalmaz (ki)
Gendeki özgür ruh




5 Nisan 2012 Perşembe

Don Kişot - Miguel De Cervantes Saavedra - Aylak Okuyucu!

Yazardan Okuyucuya;

İki hafta önce yazarın hayatını okumuştum, geçen hafta da şu kısmı.

Aylak Okuyucu!
Diye başlıyor :) durup devamını okumadan önce iki saat güldüm :) Hapiste yazmaya başlamış Don Quijote'yi.

"En kısır ilham perilerini bile harekete geçirip, onlara herkesi hayran bırakacak, doyuracak meyveler verdiren şey, dinlenme; rahat bir yer; kırların tatlılığı; göğün dinginliği; derelerin mırıltısı; zihnin esenliğidir." der.

"Düşüncelerinde özgürsün, en yüksek yerdeki bir insan kadar yetkilisin, kendi evindesin ve ORDA KRAL SENSİN." Hapishane bana vız gelir diyor Miguel, benim düşüncelerimi hapsedemezsin; iş için düşündüklerimi harfiyen söylüyor bana. Beynim bana ait, kim ne derse desin, kim ne yaparsa yapsın, ben düşüncelerim kadar var olabilirim evrende. Hayallerim kadar...

"İtiraf edeyim ki okuduğun şu özdeyişi yazmak, bana hikayenin kendisinden daha zor geldi, birkaç kez kalemi elime aldım ne yazacağımı bilemeden bıraktım. Birgün yine ne yazacağımı düşünürken bir dostum geldi. Beni bu kadar düşünceli hiç görmediğini söyledi ve nedenini sordu. Ona açıkça söyledim.
Özdeyişi yazma işi pek zoruma gittiği için bu soylu şövalyenin maceralarını yayımlamaktan vazgeçmek üzere olduğumu söyledim. Zeka ve bilgi belirtilerinden, açıklamalardan, dipnotlardan yoksun dal gibi kupkuru bir kitapla okuyucunun karşısına nasıl çıkarım? Diğer yazarlar gibi felsefecilerden, bilginlerden örnekler yok, kutsal kitaptan cümleler yok. Onlar çok iyi yapıyor bunu hem de öyle yakıştırıyorlar ki, önce katıksız bir dinsizi anlatıyorlar ama hemen ardından küçük bir hristiyanlık vaazı çekiyorlar (Nikolayeviç Tolstoy'un Levin için söyledikleri gibi di mi :D) , eh bu vaazı dinlemek yada okumak zevkli oluyor doğrusu. Kitabım bunlardan yoksun kalacak hattan hangi yazarlardan etkilendiğimi bile bilmiyorum. Meslektaşlarım gibi Aristo'dan başlayıp Zoilo ya da Zeuxis'le biten bir liste oluşturamadım. Başkalarına başvurmadan çok iyi anlatabildiğim birtakım şeyler için yazar avına çıkmayacak kadar tembelim."

Miguel'in bu sözleri üzerine dostu; Düşündüğü şeylerin saçma olduğunu, basit bir özdeyiş yazamadığı için insanları bu soylu şövalyenin maceralarından yoksun bırakmasının gereksiz olduğunu söyler. Diğer düşünceleri için de; Bikaç sayfada ya da bölümde bir bir cümle yaz ve eski yunanda bilmem kime aittir de, kimse merak etmez ve araştırmaz; ya da bir İstanbul bilginin adını ver, İstanbul'a mı gidecekler sence araştırmaya? Hiç sanmıyorum. Resimle alakalı cümleler kurarken bir ressamın cümlesini, felsefik şeyler söylerken bir felsefecinin cümlesini, ne bileyim bir kaleden bahsediyorsan bir kralın kaleler hakkında söylediğini sıkıştır araya, insanlar çok etkileneceklerdir. Vs vs. birsürü öğüt veriyor ona.

"Dostumun konuşmasını sessizce dinledim, ileri sürdüğü fikirler beni öyle etkiledi tartışmasız kabul ettim. Seni böyle ünlü ve saygın bir şövalyeyle tanıştırdım diye çok övünmek istemem ama seyisi, bitirim Sancho Panza'yı tanıştırdığım için bana minnet duymalısın, onun kişiliğinde seyislere yaraşan ve şövalye romanlarında dağınık olarak rastladığımız bütün nitelikleri topladım sanıyorum.

İşte böyle okurum,
Tanrı sana sağlık versin, Beni de unutmasın.
Hoşça kal."

Miguel De Cervates




Ne kadar samimi ve içten di mi? İnsanı yakın bir arkadaşıyla sohbet ediyormuş gibi hissettiriyor. Bi de okusanız..

Ben çok sevdim seni Miguel.
Tanrı seni unutmasın, Bana da sağlık versin.
Hoşça kal.
N.

2 Nisan 2012 Pazartesi

Spartacus fonundaki "Eledim Eledim" Hakkında :P

İki gün önce Spartacus 3. sezon (Vengeance)'un final bölümü yayınlandı.

Pür dikkat izliyorum.... İlithyia kanlar içinde sürünerek, uçurumun kenarında bebekle bekleyen Lucretia'nın yanına kadar geliyor; "Please".. Ben tam da "çocuğu atçak manyak karı" diye düşünürken; tanıdık bi ezgi geldi, ama çok derinden böyle; hani varla yok arası... derken! "Noluyo lan?" "Yok artık, kesin yanlış duydum.." Geri alıp bi kere daha dinledim, bi kere daha, bi kere daha... "Ne diyo bu kadın? Türkçe mi söylüyo acaba?" diye devam ettim izlemeye; leleleleleleelelelel diye bişey var ya :D o geldi hemen öteki sahnede. Hah dedim türkçe bu :) Mehmedim aman mı diyo, Ahmedim aman mı diyo? Arattım arattım manyak manyak şeyler çıkıo.



Ertesi gün oldu kardeşime şevkle anlatıyom, laaaaan türkü çaldılar Spartacus'te yemin ederim ya; bak dinletiim. Dinlettim, oha harbi türküymüş abla diyo. Sağa sola bi baktık "Eledim eledim" türküsüymüş, hala yayınlanan bölümdeki iki kelimeyi çözemedik ama olsun. :)





Bi de yorumlara bakın, hem bu; hem de Eledim eledim türküsünün yorumları, çok şahaneler :D

28 Mart 2012 Çarşamba

Şu hortumlu dünyada fil yalnız bir hayvandır- Ahmet Şerif İzgören

Ahmet Şerif İzgören'in "Şu hortumlu dünyada fil yalnız bir hayvandır." adlı kitabını bitirdim.

Hemen hemen liseye başladığımdan, yani 14-15 yaşlarımdan beri tv izleyen bir insan olmadım. Yalan olmasın her yıl mutlaka seçtiğim bir dizi olurdu ve hah bu yıl bunu takip ederim ve tv ihtiyacımı(? benim için bir ihtiyaç olmadı asla) gideririm diyordum. Ama onu da takip edemiyordum genelde :) Nasıl olsa tekrarı olur ben kitap okiim en iyisi, tekrarı olur ben fotoğraf çekiim en iyisi; dizi var ama bira içmeye çağırdılar neyse tekrarı olur, dizi var ama ben şu geçen bit pazarından aldığım eski fotoğraf makinesini bi açayım içinde neler var bakalım dizinin tekrarı olur nasıl olsa...

Yani genel olarak misafirliğe gittiğimde ya da gittiğimizde izlerdim ve hala öyle yapıyorum.

İnsanların beynini yıkamak, insanları tv ye bağımlı hala getirmek için yapmayacakları ve yapmadıkları şey yok. Orta yaşlarda ve eziyet görmüş kadınları ekrana çekmek için yapılan kadın programları mı ararsınız "Bak kadıncağız neler çekmiş, şükür biz bu kadarını yaşamadık."(yaşadığı kötü şeyleri bile kadınlara nimet saydıran, kocası ya da bi başkaları tarafından dövüldüğüne şükredip öldürülmediği için kendini şanslı sayan bir topluluk yaratıyorlar). Çocukları ve gençleri; ünlü olmak; zengin olmak isteyen insanları ekrana çekmek için; saçma sapan yarışma programları mı ararsınız, futboldan hoşlanan kesini ekrana çekmek için yapılan ve saatlerce yayında kalan (insanların birbiriyle kavga ettiği, birbirlerine küfürler yağdırdığı) programlar mı ararsınız; işten eve gelince dinlenmek(?) maksatlı tv karşısına oturan insanları ekranda tutmak için yapılan(bol vurdulu kırdılı, tecavüzlü, silahlı, küfürlü) dizileri mi ararsınız; siyasilerin birbirine girdiği, ülkenin bölünmesi için uğraşan, saçma sapan şeyleri haber yapıp insanları gerçek gündemden ve Türkiye'nin asıl sorunlarından uzakta tutmaya çalışan ve çoğunlukla bunu başaran haber programları mı ararsınız?

Ne ararsanız var tv programlarında fakat en çok ihtiyacımız olan şeyler tabi ki yok çünkü birileri, birilerinin maşası ve bu toplumu köreltmeye, bu toplumun değerlerini yok etmeye; bu toplumu vatanından vazgeçirmeye çalışıyorlar ki bildiğiniz üzere üç kıtayı birbirine bağlayan, müthiş zengin bir bor kaynağına sahip olan; dört mevsimi bir arada yaşayan; müthiş çeşitlilikte sebze ve meyve üretebilen topraklara sahibiz.

Biraz Oktay Sinanoğlu'nu hatırlatacak ama ben isterdim ki, esnaflar dükkanlarına Türkçe isim koysun (dükkanları bırakın insanlar kedi köpeklerine bile yabancı isim takıyorlar, içim acıyor onları severken), hangi siyasetçinin yanlış söylediğini; hangi tv programının milleti uyutmaya çalıştığını anlayabilelim, birlik ve düzen içinde bunca yıl yaşayan halkın propagandalarla(din, düşünce ve köken hakkında) bölünemeyecek bir halk olduğunu gösterebilelim, bizim için önemli olan asla ne bir torba kömür olsun ne de tatlı bikaç söz, istersek dünyanın en kara cahil insanı olalım ama içimizde vatan sevgisi olsun, görebilelim hanginin bizim için daha aydınlık bir yol olduğunu. Başımızdakiler için ahlanıp vahlanmayalım; onları oraya biz çıkardık, çıkardığımız gibi indirelim. Şu televizyona nerdeyse hiç sevgim yok saygım da yok denecek kadar az, programları yapımcılar mı düzenler tv sahipleri mi bilmem ama biraz değer versinler özlerine; Tanrı'ları para olmasın lütfen, korkularından yapıyorlarsa da şunu söyleyeyim; korkunun ecele faydası maalesef yok.

Son sözüm şudur; TV'YE HAYATINIZDA OLABİLDİĞİNDE AZ YER VERİN.


"Şu hortumlu dünyada fil yalnız bir hayvandır" Kitap için teşekkürlerimi sunarım Ahmet Bey, sorsanız neresini beğendiniz diye evet şu dur diyemem ama insanı çeken bi doğallığı, bi babacanlığı var.

Ellerinize sağlık.
Sevgiyle kalın.
N.








25 Mart 2012 Pazar

Don Kişot'un Maceralarının Dostları Tarafından Temsili


Anna  Karenina’yı bitirdikten sonra elime Tanrıların Arabaları’nı  aldım. Erich Von Daniken, kitabın yazardan bahsettiği kısmında bunun bir araştırma dizisinin ilki olduğunu anladım ve şu sıralar hiç de öyle kafamı yoracak “Vaay öylemiymiş bi araştırayım” diyeceğim bir kitap istemediğimi anladım.  Ruhumu yaşadığım dünyadan uzaklaştıracak, bana farklı bir dünya kurduracak şeyleri okumak istiyorum, hayal kurmak istiyorum. Zaten hafta sonu “Don Quijote’nin maceralarının dostlar tarafından temsili”ne gideceğimiz için(dün gittik) Don Quijote’yi okuyayım dedim.

Miguel de Cervantes saavedra(1547-1616), inişli çıkışlı ama sıradan bir hayattan sonra(1569da Kıbrıs’ı fetheden Osmanlılara karşı haçlı ordusuna katıldı. Haçlı donanması 1571 Leponto Savaşını kazandı Miguel tam bir kahraman gibi çarpıştı bizimkilerle savaşın en kızgın anlarındahep en ön safhalardaydı ve sonunda göğsünden aldığı iki ağır yaranın yanısıra sol elini kaybetti) Ocak 1605’te Don Quijote’yi yayımladı. İyi sattı kitap ama ona para kazandırmadı., bu para sıkıntısından kurtulmak için kitabın 1. Bölümünü Lemos Kontuna ithaf edip onun koruyuculuğuna girdi fakat sonuç değişmedi.

Orta Çağ’da delilik; aptallık cahillik ve meczupluğu içerirdi. Rönesansta ise bilge selinin işlevi; doğrudan duğruya putları yıkmak, kabul edilmiş değerleri sorgulamak ve eleştirmekti.
Modern romanın ilk örneği sayılan Don Quijote’yi, Miguel şövalye romanlarıyla alay etmek için yazmaya koyulmuştu. Gerçekten de 17.yy da Avrupa’da feodalizm çöküp ticari kapitalizm gelişirken İspanya feodalizmin son kalesi konumuyla çağına ters düşüyordu. Bu terlikle Miguel Don Quijote ve uşağı Sancho Panza karşıtlığıyla alay ediyordu. Sancho Panza  gününün adamıydı; maddi , gerçekçi, gözlemci, bencil ve tüccar. Don Quijote ise tam zıttı özelliklerle bezenmişti; maneviyatçı, idealist, cömert ve verici.

Don Quijote Albert Thibaudet tarafından “Romanların romanı”  olarak tarif edilmiştir. Gerçekte de 18-19. Yy arası Don Quijote tekrar tekrar uyarlanmıştır. Charles Dickens’ın Hard Times (Zor zamanlar)ında Gradçrind(1854); Tolstoy’un Savaş ve Barış’ında  Kont Pierre; Mark Twain ‘in The Advatures of Hitckleberry Finn’inde Huck Finn(1885); Doatoyevski’nin Budala’sında Prens Mişkin birer Don Quijote tiplemesidir.

Henüz kitabı okumadığım için ne gibi şeyler bulacağımı bilmiyorum kitapta ama oyun bir harikaydı. Don Quijote öldükten sonra arkadaşları onun yasını tutarken; onun hayallerini canlandırıyorlar. Tiyatro içinde tiyatro bir nevi.  Rezervuar Kanişleri’nden sonra izlediğim en mükemmel oyundu.

Tüm arkadaşlarının sahip olduğu birer rol var ve hepsi öyle güzel kaptırıyorlar ki kendilerini oyuna.  Başta hepsi Don Quijote’i bir hayalperest bir deli gibi görüyorlar fakat oynadıkça ve olayların içine girdikçe tüm düşünceleri değişiyor. Oyuna dahil olmayı hiçbir şekilde istemeyen berberbile kayboluyor rolünde. Hele ki o Don Quijote’nin ölüm sahnesi çok kötü.  Hıkırıklarıma engel olamadım, gözyaşlarıma da. Sahne, dekor, müzikler birer harikaydı. Oyuncular da öyle Eğer Don Quijote bir başyapıtsa bu oyun da en az onun kadar başyapıt.
Kesinlikle izlemelisiniz. Kitabı okuyanlar nasıl düşünür bilmem ama benim için mükemmeldi.
Bir türlü cesaret edememişti 1000 sayfaya üstelik de tek cilt. Ama okuyacağım ve oyuna bir de romanı okuyan birinin gözüyle bakacağım.


Sevgiyle kalın.
Tiyatro ve kitaplar hayatınızdan hiç eksilmesin.
N.


Oyun bilgileri ektedir.
http://www.devtiyatro.gov.tr/programlar-izmir-programlistesi.html?ay=3

 
                                             

24 Mart 2012 Cumartesi

Başlıksız

İçimde garip bi sıkıntı var...

Akşam oyuna gitçem.
Don Kişot'un Maceralarının Dostları Tarafından Temsili
Melek Ökte Sahnesi
20:30

http://www.devtiyatro.gov.tr/programlar-sehirler-izmir-detay-don-quijote-nin-maceralarinin-dostlari-tarafindan-temsili.html 

21 Mart 2012 Çarşamba

Bir Dost :P


Bugün en eski, en mükemmel, en çok zamanımın geçtiği, en benzediğim dostum Vladimir Valentinov Sergeyev'in doğum günü.

Onu ne kadar çok sevdiğimi anlatmaya kelimelerimi yettiremiyorum.

İyi ki doğmuşsun Vlat, iyi ki benim en benzersiz hatta tek dostumsun.

Seni çoooook ama çooooooook seviyorum.
Nadejda.

Anna Karenina - Final 2 (Vronski)


Levin, Kiti'den vazgeçtiği bir anda Kiti'nin onunla evlenmek istediği öğrenir ve evlenmeye karar verirler. Kilisede  yapılan düğün sırasında (Levin bunu Kiti'yi sevdiği için kabul etmiştir, yoksa düğününü kilisede yapmak gibi bir düşüncesi olmamıştır), Kiti'nin onu nasıl yeniden sevdiğini düşünen ve gözlerini ondan ayıramayan Levin "16-17 yaşları arasındaki o güçlü din duygusunu içinde yeniden canlandırmaya çalışıyordu; ama bunun imkansız olduğunu anlamakta gecikmedi" sf 547

Bir ara Papazın söyledikleri ("Kuşku, insanın zayıflığının göstergesidir. Ama bizler, bizlere çok acıyan Tanrı'mıza bize güç vermesi için dua etmeliyiz.") ilgisini çekmiş fakat kendini odaklayamamıştı.
 ...

....
Kiti anne olmaya hazırlanıyordu ve zorlu bir hamileliğin sonunda neredeyse 36 saat acı içinde kıvranmıştı. Bu saatler Levin'e yıllar gibi gelmiş ve öleceğini düşünmüştü hep. Abisi Nikolay'ın ölümünde hissettiği duygular yine sarmıştı bedenini ve Kiti'nin çektiği acılar nedeniyle sürekli Tanrıya onları kurtarması için dua etmişti. "Tanrıya inanmayan Levin bunları yalnız ağzıyla söylemiyordu. Şimdi o anda, içindeki kuşkuların değil, içinde olduğunu bildiği, aklıyla ulanmasının imkansızlığının bile Tanrıya yalvarmasına engel olamayacağını biliyordu. Bunların hepsi(kuşkuları) yok olmuş, ruhundan şimdi uçup gitmişti. Kendini, ruhunu ve sevgisini elinde hissettiği o zor anında ona yalvarmayacaktı da kime yalvaracaktı?" sf875

Dinle ilgili yaşadığı inişli çıkışlı birçok şeyden sonra Levin daha çok düşünmeye, sorgulamaya başlamıştı.

-"Hrstiyanlığın hayatımla ilgili sorulara verdiği cevapları kabul etmiyorsam, kabul ettiğim cevaplar nelerdir?"sf972

"Elinde olmayan bir bilinçsizlikle şimdi her kitapta, her konuşmada her insanda bu sorulara karşı bir tutum ve onların çözümünü arıyordu" sf973 (bu benim de fazlaca yaptığım bir şey ama herkesin, her kitabın düşünce ve görüşü farklı, insan birleştirmeye kalktığında beyni allak bullak oluyor)

Karısının doğumunda nasıl dua ettiğini hatırlıyordu ama,
"O an gelip geçmişti, o andaki psikolojik durumuna şimdi hayatında yer veremiyordu" sf973

"O zaman gerçeği gördüğünü, şimdi de yanıldığını kabul edemiyordu: bunu serin kanlılıkla sakin sakin düşünmeye başlayınca da her şey paramparça oluyordu. O zaman yanıldığını da kabul edemiyordu, çünkü o anki psikolojik durumuna da değer veriyordu. Bunu zayıflığının bir sonucu kabul etmekle o dakikaların anısını kirletmiş oluyordu. Kendi kendyle yürek burkan bir çelişki içindeydi. Bu düşünceler Levin'i bazen güçlenerek, bazen de zayıflayarak eziyordu" sf 974

Daha çok kitap okuyup inançlarını netleştirmek istemişti, dini mükemmel bir şekilde anlatmış bir kitaptan sonra bir anlığına kendini inançlı hissetmiş, "ama sonra Katolik bir yazarın kilise tarihiyle, ortadoks bir yazarın  kilise tarihini okuyup, aslında yanılmasız olan bu iki kilisenin de birbirini reddettiklerini görünce, kilise öğretisinde de hayal kırıklığına uğramıştı" sf975

Düşündüklerinden, okuduklarından, dinlediklerinden sonuç çıkaramıyordu.

-"Neyin nesi olduğum, bu dünyaya niçin geldiğimi öğrenmeden yaşamama imkan yok. Öğrenemeyeceğim de bunu, o halde yaşayamam" sf975

-"Neyim ben, nerdeyim, niçin burdayım?"sf 979

-"Tanrının varlığının en sağlam delili onun insanlara iyiliği ilham etmesiyse, niçin yalnız Hristiyan kilisesine verlmişti bu ilham? Yine iyiliği savunan, iyilik yapan Budistlerin, Müslümanların diniyle bu ilham arasında ne gibi bir ilgi vardı?"sf1006

Tanrı'dan bahsederek;

-"Peki ya Yahudiler, Müslümanlar, Konfiçyüs dininden olanlar, Budistler? Bu yüz milyonlarca insan, hayata anlam veren bu en yüce mutluluktan yoksun mu bırakılmışlardı yani?" sf1008

-"Benim sorduğum ne? Çeşitli dinden olan insanların Tanrı kavramına karşı tutumunu soruyorum." sf 2008

Levin aklını bulandıran onca karmaşık düşünceden sonra düşünmemeye, sorgulamamaya karar veriyor. Tanrı'ya ve Hristiyanlığa inanmayı yeğliyor.

Ama ben Levin'in aklında bi kuşkunun daima devam edeceğini düşünüyorum.



Not:
Son 50 sf Anna ve Vronski'den birkaç satır hariç hiç bahsetmiyor. O nedenle ben bu romanın iki sonucu olduğunu düşünüyorum.

1. İnsanın tutku ve arzularının cesaretiyle birlikte hayatına yön veren temel unsur olması. Bunun yanında kıskançlığın getirdiği kendi kendini yemek ve kendini sürekli gelişen olaylarda merkez nokta görme arzusunun gerçekleşememiş olmasının(yahut kişinin bunu bu şekilde görmesi) insanı yıkıma; hayattan vazgeçmeye ittiğini.

2. Kişide Tanrı, din, iman, inanç konularını sorgulayıp sonuca varırken delirmek üzere olabileceği ve bu nedenle sorgulamadan(dinler dogmatiktir biliyorsunuz) kabul etmenin akıl ve ruh sağlığı açısından en mükemmeli olduğuna işaret eder.






Sevgiyle kalın Nikolayeviç Tolstoy.
N.





20 Mart 2012 Salı

Anna Karenina - Final 1 (Anna - Vronski)


Vronski, Anna'nın sonu gelmez kıskançlık duygularıyla onun özgürlüğünü elinden almaya çalıştığını sezinliyordu ve bir şeyler yapmalıydı. Neredeyse birkaç haftadır hemen her akşam dışarıdaydı, ya Yavşin'le kumarda ya da bir yerlerde bir davette.. amacı Anna'nın aklında onun özgürlüğünü ele alabileceği bir düşünce varsa eğer, o düşünceyi tamamen silmekti.

Vronski, kendinin hala özgür ve boyun eğen bir erkek olmadığını kanıtlamaya çalışırken Anna; başlarda bu kendini kanıtlama çabalarına pek baş kaldırmamış ve içini kemiren duygular eşliğinde Vronski'nin hep bu tavırlarından vazgeçmesini beklemişti. Beklediği hiç olmadı. Anna: "Sevgisinin onun özgürlüğüne bir engel olmaması gerektiğini bana göstermek istiyor. Ama bana gerekli olan kanıt değil, ben sevgi istiyorum."sf 869*

Vronski, eve gelip Anna'nın hüzünlü gözlerini gördüğünde pişmanlık hissediyordu ta ki Anna konuşmaya başlayana dek. Anna'nın kendisine zerre kadar güveni yoktu, nasıl olur da onun için bunca şey yapmış bi adama güvenmezdi Anna? Çocuğunun Karenin'e ait görünmesine bile katlanıyorken.. Aklı almıyordu Vronski'nin.

Anna, Vronskinin onu artık eskisi gibi sevmediğini, ona tiksintiyle baktığını; onunla ilgilenmemesinin sebebinin de bu tiksinti olduğunu biliyor(?) fakat bu adamdan vazgeçemiyordu. Gerçi vazgeçse ne yapacaktı? Kocasını terk etmişti ve şimdi sevgilisini de mi terk edecekti? Kıskançlığının farkındaydı fakat engelleyemiyordu kendini; "Varsın sıkılsın Vronski onun yanında, burda yanında olacaktı ya, ne yaptığını ne ettiğini bilecekti ya.." (sf 827) birçok kere denemiş, başarılı olamamıştı. Kararını vermişti Vronski'yi terk edecekti, ama Vronski'nin acı çekmesi; onunla ilgilenmediği için kendini harap etmesi gerekiyordu; kafasını taşlara hatta kayalara vurmalıydı Vronski. Vronski'nin annesine gittiği gün(Annesinin kendine uygun bulduğu kız da onların yanındaydı), Anna kıskançlık dolu duygularının altında ezilmiş ve Vronski'yi görmeye; ona son sözünü söylemeye karar verip binmişti trene. Trenden indikten sonra uzun uzun düşündü, Onların yanına gidip kendini küçük mü düşürecekti(zaten onu küçük görüyorlardı)? Ne söyleyecekti sevgilisine? Peki o anki tepkileri ne olcaktı? Anna gitmedi Vronski'nin yanına ve trendeki yaşlı Fransız kadının söylediği sözleri düşündü; "İnsana akıl onu huzursuz eden şeyden kurtulması için verilmiştir." (sf 948) kendini gelen vagonun önüne attı.

Kitabın bitmesine nerdeyse 50 sayfa kalmıştı ve Anna intihar etti. Ben en azından ilereyen birkaç sayfada Vronski'nin; Seryoja'nın hislerinden bahsedilmesini bekledim bitirene kadar kalsiği ama malesef. En son Vronski Türkler le savaşmaya gidiyor ve o savaşa Seryoja'nın da katılmak için başvurduğu yazıyordu; bu kadar. Kalan kısımda Levin'in tanrı hakkında kafa karışıklıkları anlatılıyor ve net olmayan bir sonuçla bitiyor kitap.

Çok üzüldüm Nikolayeviç; insan en azından dört beş paragraf ayırır ve geride kalanların hisleri konusunda bizi aydınlatırdı. Kitabın 1010 sayfa olduğu düşünüldüğünde bu istediğim çok olmasa gerek.

Zaten Anna'ya ayrı bi sinirliyim; o da yetmez miş gibi son 150 sayfa kalmışken yanlışlıkla Anna'nın intihar edeceğini öğrendim ve intihari hakkında yeterince düşünemedim.

Rahat uyu Nikolayeviç Tolstoy; ben sonuç üretçem Vronski için kendi kendime; sen hiç düşünem bizi.

Sevgiyle kal.
N.


18 Mart 2012 Pazar

0,8: S t o r y

0,8: S t o r y: M o v e s  l i k e  j a g g e r . . . Sen kontrol istedin O yüzden bekledik Ben bir gösteri yaptım Şimdi yaptım Benim çocuk...

Dave Brubeck - Take Five




Huzurla kal
N

15 Mart 2012 Perşembe

Kıskançlık hakkında genelin yanlış bildiği şey!


-Seni kıskanıyorum.

Kıskançlık genelin bildiği manayı taşımaz. Siz sevgilinizi, arkadaşınızı, annenizi kıskanmazsınız; öyle sanıyor olabilirsiniz ama işin aslı farklı.

Sevgilinizin etrafında hayatına önceden girmiş bir sürü insan vardır; onlarla geliştirdiği bir ilişki vardır. Onlarla olan ilişkisi sizinle olan ilişkisinden farklı olduğu için sevgilinizi değil; onun etrafındaki insanları; onların sevgilinizle olan ilişkilerini kıskanırsınız. Arkadaşınızın da öyle.

Anneniz bebek olan kardeşinizle (henüz bir bebek olduğu için) daha fazla ilgilenmelidir. Maalesef ona daha fazla zaman ayırmalıdır, çünkü o kendi ihtiyaçlarını sizin gibi kendi başına gerçekleştiremiyor henüz.Bu durumda kıskandığınız asla anneniz değildir, annenizden daha fazla ilgi aldığı için kardeşinizi kıskanırsınız.

Yani;
-Seni kıskanıyorum. Değil
-(Sana yakın, seninle iletişimde, seninle sevgili vs oldukları için) Etrafındakileri kıskanıyorum. (çünkü; sana benden daha yakınlar.)

Madem bu saçma kıskançlık işini yapacaksınız bari doğru şekilde dile getirin. Çünkü ben, bana seni kıskanıyorum dediğinizde; aslında beni değil, işimi, ailemi, kardeşimi, kitap okuma aşkımı ya da fotoğraf çekme arzumu falan kıskandığınızı düşünüyorum.

Fark etmeseniz de kıskançlık için harcadığınız enerji çok fazladır. O enerjiyi, yapmak istediğiniz ya da yapmakta olduğunuz bir işe yönlendirdiğinizde işinizi bitirmiş olursunuz ve geriye hala yüksek bir enerjiniz kalır; kıskançlığın insana verdiği zararın derecesini burdan çıkarabilirsiniz sanırım.

Kıskanmadan ve kıskanılmadan kalın.
N.


Not 1:
Kıskançlığın nedenleri ve yapıla bilecek çözümler;
1-Kendinde olmayana karşı duyulan öfkeyle başlayan imrenme ve çekememezlik;
Çözümü; Kendinizde olmayana değil olana odaklanmalısınız hatta bi liste yapabilirsiniz; sahip olduklarınıza dair. Düşünüp listenizi çoğalttıkça , sahip olduklarınıza odaklandıkça ne imrenmeniz kalır ne de çekememezlik duygunuz, çünkü siz de oldukça fazla şeye sahipsiniz.

2-Aidiyet duygusu içinde başlayan sahip olma ve paylaşamamazlık;
Çözümü; Bilmelisiniz ki dünya üzerinde hiçbir varlık tek bir şeye ait değildir, hatta ait bile değildir. Nasıl ki siz hiç kimseye ait değilsiniz, hiç kimse de size ait değildir ve hiçbir şey. Siz aç bir insanla elinizdeki ekmeği paylaşmazsanız ve çevredekilerin verdiği ekmekleri almasını engellerseniz o insanı öldürürsünüz. Aynı şekilde sevgiyi, konuşmayı, eğlenceyi, kısacası kişinin iletişimini engellerseniz diğerleriyle, onu yine öldürürsünüz.

Not 2:
Keşke kıskançlığı kendi içinde yaşayanlar hakkında değil de kıskançlık yapanı çekenler için de düşüncelerim olsaydı. Kelin ilacı olsa kendi başına sürerdi di mi?

13 Mart 2012 Salı

13 Mart

Bugün 13 Mart. Kendimi bildim bileli bu gün benim için çok değerlidir.

13 Mart 1899 Atatürk'ümüzün Harp Okulu'na girdiği gündür. O ve zekasını takip eden arkadaşları olmasa ülkemiz ve insanımızın bu konuma gelmesi çok zor olurdu, belki de imkansız. Birinci neden bu.

İkincisi ise; Orhan Avcı. Benim abim olur kendileri, bizim abimiz daha doğrusu. Onun doğum günü bu gün. (Her ne olmuş olursa olsun, o en sadık abimizdir di mi gülüm?)

İnsanın bir kız kardeşinin olması ne kadar mükemmel ve paha biçilmez ise, bir abisinin olmaması da o derece berbat bir şeydir. Hele ki bu insan benim gibi abi hasreti çeken, abisizlikten adeta kıvranan bir insansa vay haline.

İyiki doğdun abi. Seni seviyorum.
N

Kız kardeşime Not: "Tanrı bize içi bozuk olmayan abiler versin." Amien.

10 Mart 2012 Cumartesi

Ben istisna isem kaide nerde?

Anatomimde bi gariplik var.

Seviştikten sonra uyuması gereken erkek cinsi değil mi?
Öyleyse niye hep uykum geliyor?

Şu saçma araştırmalara güvenmeyiniz. İstisnalar kaideyi bozmaz derseniz; istisna varsa kaide yoktur derim.

Dağılın.

Korkularınızdan Neden Korkmamalısınız.


Korkular insanın hayatını cehenneme çevirir.

Yanlış. İnsanın hayatını cehenneme çeviren asla korkular değildir. Korktuğumuz şeyi yapmadan önce onu yaparsak nelerin olabileceğini düşünürüz, endişelenir ve daha fazla endişeleniriz. Cehennemi ayağımıza getiren bu endişedir.

Karanlıkta kalmaktan korktuğumuzu varsayalım, bir sürü teori üretiriz. Karanlıkta kalırsam; misal, cinler gelirse, elinde baltalı bi adam gelirse beni öldürmek için, etrafa fareler varsa ve onların saldırısına uğrarsam, yarasalar! onlar karanlıkta görür, ya beni bulup bana saldırırlarsa, ölüler; zombi olup üzerime yürürlerse vs vs vs.. Bakın, henüz karanlıkta kalmadık.

Korkularımız  hakkında endişelenmeye başladığımızda; normal zamanda aklımıza hatta hayalimize gelmeyecek şeyler çıkar ortaya ve bizi asıl korkutan korktuğumuz şey değildir..

Haklarında endişelenmek yerine korktuğumuzu sandığımız şeyleri gerçekleştirdiğimizde görürüz ki düşündüklerimiz ve endişelerimizin komplesi boşa imiş.

Birkaç saat karanlıkta kalın, endişelendiğiniz hiçbir şey gerçekleşmeyecektir.

Korktuğunuzu sandığınız şeyleri gerçekleştirin, göreceksiniz ki aslında korkulacak pek bir şey yokmuş.

Endişe, fazlaca stres yaratır; stres vücudun hormonal dengesini sürekli olarak bozar ve kanser; ülser; migren; fıtık; astım vs vs birçok hastalığa neden olur.

Ufacık bir korku, ömür boyu çekeceğiniz bir hastalığa neden olur, korkularınız hakkında endişelenmeyin. Kaybeden korktuğunuz şey olmaz, siz olursunuz.

Sevgiyle ve korkularınızdan uzak kalın.

N.

8 Mart 2012 Perşembe

Nasıl kadın olunur?


Kadınlar Günümüz Kutlu olsun Gençler! :)

24 yaşındayım, henüz çok küçüğüm; belki bu nedenle anlayamıyor olabilirim ama aklıma takılmasını engelleyemiyorum şu kadın ve kız olma mevzusunun.

Nedir bu işin aslı? Bizi birbirimizden ayıran vajinamızdaki o küçücük zar olamaz di mi? Hadi oldu diyelim, ne değişiyor şu zar gidince? Bizi kız olmaktan alıkoyup kadın yapan ne gibi değişiklikler olabilir vücudumuzda ya da ruhumuzda?

13-14 yaşında zarından vazgeçmiş minik kızları düşünürsek, zarın yok olmasıyla birlikte kadın mı oluyorlar? Kıstas nedir?

Ben hep minik zarımı paylaştığımda hiçbir şeyin değişmeyeceğini düşündüm, beni küçük ve haşarı bir kız çocuğu olmaktan hangi zar alıkoybilirdi? Hiç biri. Nitekim de öyle oldu, kendimi kadın hissede bileceğim hiçbir şey gerçekleşmedi ve hala da gerçekleşen bir şey yok :D O halde, kendi adıma düşünürsem kadın veya kız olmanın zarla hiçbir ilgisi yok.

Nasıl kadın oluna bilir ki? Oyuncaklarla oynamayı bırakıp yemek yapmaya başladığında mı kadın olursun?
Arkadaşlarınla eğlenmekten vazgeçip temizlik yapmaya başladığında mı? Okulu bitirip diplomalı bir EV KADINI olduğunda mı olursun kadın? Ne zaman, nasıl kadın olunur? Çocuk doğurunca mı? Kocanın isteklerini eksiksiz yerine getirdiğinde, onun istediği insan olduğunda mı? Yoksa istediğin erkeği, istediğin zaman elde ettiğinde ve asla bir erkeğin daimi eşi olmadığında mı kadın olursun?

 Alis Harikalar Diyarında'yı müthiş bi zevkle okuyorum, Üç Silahşörler'i de, arkadaşlarımla istediğim gibi eğlenip sohbet edebiliyorum, çocukça diye nitelendirdiğimiz her şeyi yapma kapasitem en üst düzeyde. O halde benden 70 yaşında da girsem kadın olmaz.

Bizleri birer zara bağlı olarak kadın ya da kız diye ayıran zihniyete şunu söylemek istiyorum;

"...
Keşke koyun beyninin,
Yarısı sende olsa.
Böyle sakat fikirler,
Durduğu yerde solsa.

Biraz ileri gittim,
İncittim biliyorum,
Bütün koyun cinsinden,
Özürler diliyorum.

Canan Tan (Sol Ayağımın Baş Parmağı) "

Keşke böyle bir günü kutlamak yerine, daimi olarak saygı gösterilse hemcinslerime. Değerli oldukları hissettirilse ve vazgeçilmez.


Sevgiyle kalın.
N.




Ne kadar mükemmel di mi, hepimizde dünyayı değiştire bilecek potansiyel varken; dünyayı değiştire bilecek erkekler doğurmayı tercih ediyoruz. Neden?




7 Mart 2012 Çarşamba

Anna Karenina - Nikolayeviç Tolstoy



“Doli; evden, kocasından ve çocuklarından iyice bunalmıştı. Yaz ayını kız kardeşinin evinde geçirmişti ve bu çok üzüyordu onu, ne yapsaydı? Kocası onların yüzüne bile bakmıyordu. Kafasını dağıtmak için Anna’ya gitmeye karar verdi ve yola koyuldu.

At arabasıyla gidilen 4-5 saatlik yol boyunca Doli’nin her şeyi fazlasıyla düşünme fırsatı olmuştu. 

Anna’nın belki de kocasını terk edip Vronski ile yaşamaya başlaması kötü görünüyordu ama aşkının peşinden koşmuştu. Pörsümüş, anlaşılması imkansız, aşk ve meşkten zerre anlamayan kocasını; onu ev işlerini yapacak ve çocuğunu büyütecek bir kukla gibi gören, aşık olmadığı kocasını ne pahasına olursa olsun terk etmişti. –Maalesef oğlunu, da- Vronski ile birlikte mükemmel bir aşk macerasına koşmuşlardı. Bir yandan sosyeteden dışlanmış, oğlunu ve kocasını böyle alçakça terk ettiği için insanlar tarafından iğrenilen biri olmuştu, ona keza Kont Vronski’yi de kimse sevmiyordu artık. Diğer yandan ise, aşklarını doyasıya yaşıyor, doyasıya sevişiyor ve seyrediyorlardı birbirlerini. Bu aşk Anna’yı kıskanılacak ölçüde güzelleştirmiş ve çok daha fazla çekici kılmıştı. 

Doli her ne kadar başta kararsız da kalmış olsa, şimdi Anna’nın en doğru şeyi yaptığına inanıyordu. O da en azından 4 veya 5inci çocuğunu doğurmadan önce ona yapılan kurlara kayıtsız kalmasaydı şimdi bu işkence dolu hayatı çekmek zorunda kalmayacaktı.

Yol bitti, Doli ve Anna uzun zamandan beri nihayet birliktelerdi. Anna, Doli’yi(yengesi aynı zamanda) herkesten çok severdi. İkisi de sırlarını sadece birbirlerine anlatırlardı. 

Doli; Vronski’den kardeşine çektirdiği acılar nedeniyle pek hoşlanmasa da onun tarafından çok iyi karşılanmıştı. Sohbet etme fırsatı bulduklarında ise Doli, Anna’nın dünyanın en şanslı insanlarından biri olduğunu düşünmüş ve kocasını terk etmesinin nedenini çok iyi anlamıştı. Vronski gibi bir erkek olabilir miydi? Kibar, ölçülü, kültürlü; sesi ve ses tonunu Doli’nin Vronski’yi dinleyememesine neden oluyordu. Bakışlarındaki masumiyet ve aşk, vücudunun şekli, Anna’nın sonuna kadar haklı olduğunu haykırıyordu. 

Zaman geçirmek için, sırayla eşlerin değiştirildiği Tenis oyunu Doli’nin pek hoşuna gitmemişti, fakat yatağına yatıp gözlerini tavana diktiğinde Veslovski’nin tenis oynarken kolları ve gövdesinin nasıl da çekici olduğunu düşünüyordu ki o sıra Anna girdi içeri. Onca zaman konuşamadıkları şeylerin acısını bir gecede çıkarmaya çalıştılar. 

Ertesi gün Doli, kafasının rahatladığını ve çocuklarına düşündüğü şeyler için çok haksızlık ettiğini farkına vardı. Bir an evvel onları görmek ve onlarla doyasıya hasret gidermek için dönüş yoluna koyuldu. 

Şimdi her şey gözüne daha güzel görünüyordu ve kocası dışında hayatındaki her şeyden memnun olduğuna karar verdi. Ah şu kocasını zamanında terk etmiş olsaydı..”


ve 
Uyumuşum. Geri kalan 200 sayfada beni neler beklediğini biliyorum fakat Doli’nin Vronski’yi tasviri beni öyle etkilemiş ki, gecenin geri kalınında Vronski’yleydim.


Okuduğum ilk kitabın bu Graf lev Nikolayeviç Tolstoy.
İyi uykular.
N.


Not: Bil ki benim için Senden önce Fyodor Mihayloviç Dostoyevski gelir, yaşadığınız hayatlar nedeniyle küçük bi önyargı diyelim biz bu seçime.



Vronski ve Anna; Vronski biskolata reklamlarından fırlamış gibi maaşallah





2 Mart 2012 Cuma

Mart ayında bir Zü

Zü!

Mart'ın 2sine geldik. Marteniçkam nerde benim?

Yollarda "Spartacus Cats"i çeken kediler mi ararsın artık. Bi taraftan savaşan bi taraftan sevişen. Sadece öyle olsa yine iyi, gayler lezbiyenler de var biliyor sun. 3lü 5li gruplar mı ararız artık; ne ararız bilmem.Bildiğim bir şey var.

YAŞASIN ÖZGÜRLÜK!




O amına kodumu Somer ipnesinin de ağzını yüzünü dağıtırız. İçimiz rahatlar.

Seni çok seviyorum. Elzabet'i de :D
N.

1 Mart 2012 Perşembe

Andy Whitfield!

Spartacus; Blood and Sand, Gods Of The Arena ve Vengeance sezonlarının tüm müzikleri aşağıdadır.






Andy!
İçimi acıtıyor sensiz geçen her bölüm.
Şu müzikleri de ne fena yapmışlar di mi? Her biri seni anlatıyor, seni hatırlatıyor.

Sevgiyle kal.
En güzel ve en derin öpücüklerimi yolluyorum.
N.