31 Ocak 2012 Salı

Fotografium - Canon 600D

Bu Vlat'la Abd ye giden Ali var ya, geçen gün gelmiş artistlik yapıo, -babasının parasıyla aldığı- makinesinin yanında benimki hiçmiş, sonra bi de bana üzülme üzülme diyo. Sen o tarz şeyler söylemesen üzülmeyeceğim zaten.


Bildiklerimin birçoğunu p80 imle yapmakta zorlanıyor olabilirim. Ne pahasına olursa olsun; D90 mı olur, Eos 600D mi olur bilmem; nasıl benim olacağını da bilmem ama birine mutlaka sahip olacağım.

Bulduğum mükemmel bir yolu size de göstereyim;


Fotografium Canon 600D profesyonel fotoğraf makinesi hediye ediyor! Yarışmaya katılarakCanon 600D Manfrotto tripod ve Kata sırt çantası kazanma şansı yakalayın! http://blog.fotografium.com/fotografium-canon-600d-hediye-ediyor/ sayfasını ziyaret ederek yarışma hakkında diğer bilgilere ulaşabilirsiniz.


Sevgiyle kalın.

26 Ocak 2012 Perşembe

Jeanne D'arc'ın Öteki Ölümü - Ayrılık (E.Ü. AKM'de)










Geçen sezon sabırsızlıkla beklediğim bir oyun vardı., Jeanne D'arc'ın öteki ölümü. bikaç arkadaşımı ikna ettim, gittik oyuna.

Jeanne D'arc yakılarak öldürülmüştür. Onun halk tarafından kahramanlaştırılmasından korkan engizisyon mahkemeleri; ömür boyu hapse mahkum olmuş bir kadının Jeanne'nin yerini almasını isterler. Kadın, halk önünde af diler ve Jeanne'ı küçük düşürmeyi başarırsa hayatı bağışlanacaktır. Hayatı ve onuru (Jeanne ve ikisinin onurları) arasında kalır. Tanrı ile birlikte cellat da ona eşlik eder.

Tanrı: "Jeanne Dar'c olmak zordur ama Jeanne D'arc olarak kalabilmek daha da zordur", "İsa'yı kurtarsaydım mesih olmazdı. Sen de yaşarsan öleceksin; ölürsen yaşayacaksın."(Hitler de öyle yapmadı mı? Belki bi başkasıydı onun yerine intihar eden ama ne fark eder. Yakın bir örnek, Ahmet Kaya. Öldü diyorlar kendisine ve bu onu daha da çekici kılıyor sanırım; bilemem.)  der kadına.

Şebnem Doğruer, adeta yaşıyordu kadını. Süzülüverdi yaşlar gözlerimden.




Şimdi kendi tiyatrosuyla geliyor. Mavi Sanat Tiyatrosu; "Ayrılık" Komedi, tek perde.

Güldürmek mi daha kolaydır acaba yoksa ağlatmak mı? Hadi onlar oyuncu, belki ikisini de zorlanmadan yapabiliyorlar, ya biz? Siviller. En kolayı hangi bizim için, Gülmek mi? Ağlamak mı?

Sanırım ben gülmek cevabını seçiyorum, keşke herkes için ağlamak daha zor olsa.


Eski bir izleyiciniz olarak, yeni bir oyunla; yine karşınızda olacağım Şebnem Doğruer.
Sevgiyle kalın.
    Cumartesi görüşmek dileğiyle.

    http://www.mavisanat.org/









24 Ocak 2012 Salı

Sağlam Basıcan Bu Hayatta


Sınırsız Video İzle - http://www.sinirsizvideoizle.net/saglam-basican-bu-hayatta-mahzar-alansonun-seslendirdigi-semih-sayginerli-lassa-reklami-83744.html




Benim için mühim iki insan "Mazhar Alanson ve Semih Saygıner" Benim için mühim olan hayatımın tanımını benden çok daha mükemmel yapmışlar.

21 Ocak 2012 Cumartesi

Makarena - Los Del Rio

Yine mi Neyzen Tevfik? E yeter ama.

"Zevkine payidarı yoktur bu işin,
Sevişin gençler sevişin."

Usta Neyzen boşuna dememiş.

18 Ocak 2012 Çarşamba

I've got the moooooooves....like Jagger

Bu deprem bilimcilerin hepsine kastım var şu sıralar. Uyuyamıyom lan sizin yüzünüzden geceleri. göt korkusu böyle bişey heralde. Yatağımın baş ucuna bir şişe su doldurup koydum, ilerleyen zamanlarda bisküvi misküvi falan biraz nevale de koycam, hani olur da bina üstüme çökerse, ben içinde sağ kalırsam, maazallah ciğer yetmezliğinden ölmeyeyim diye.


Her an hassiktir şimdi sallanıoz diye kalbim yerinden fırlıyo, sallanan bi saat var ona dikiom gözleri hemen koridordaysam, başka bi odadaysam hemen lambalar. Off delircem.

Sonra içiom içiom, sokarım böyle hayata hadi ölelim diyom. İki saattir İzmir ağzıyla yazıyom bu arada, yeni farkettim :D. Yumurta göte dayanınca insan özüne dönüyor demek ki. :)

Diyeceğim şu: Çok bilmiş bilim adamları böyle konuşup insanların psikolojisini bozacağına, belediyelerle işbirliği yapsınlar ve şehirlerimizi depreme daha dayanıklı  hale getirsinler.

400 küsur yıl önce olmuş en büyük deprem İzmir'de, bi de şimdierde mi olcak, nnansını satayım ne talihli başım var, doya doya bi yaşayamadım ya.

Soldan sağa: Züriye ve Ben; Öndekiler bira, arkadaki de Alsancak. :)
Ben gitçem burdan.

16 Ocak 2012 Pazartesi

Bay J

Misafir tabağı yok.
Benim evimde en güzel tabakta ben yemek yerim.
Ben verdim lan onun parasını.

Yeeeah

Yapmalıyım ve Yapabilirim arasındaki fark

Yapmalıyım, yapmam lazım vs demeyecek mişiz.

Bildiğiniz gibi zaten stresli bir hayatımız var, tabi bu streslere neden olan hayatımızdaki kötü olaylar değil sadece, iyi olaylar da oldukça strese neden olabiliyor. Loto çıkması, ebeveyn olmak falan filan.. aslına baktığınızda iyi şeyler fakat hayatımızda alışılagelmiş şeylerin dışında oldukları için strese neden oluyorlar. Stres hakkında, hayatımızda normal olandan farklı olan her şey birer stres kaynağıdır, demiş psikoloji.

Yapmalıyım dediğiniz an, müthiş bir strese giriyorsunuz; çünkü vücudunuza; ruhunuza; yapmalıyım dediğiniz şey için direktif vermiş oluyorsunuz. Zorluyorsunuz onları. Çözüm aramaya başlayan varlık kısa süre içinde bir sonuç elde edemeyince hayal kırıklığına uğruyor. Sonra ona yeniden direktif yolluyorsunuz; Yapmam lazım! Bu sefer daha önce deneyip yapamadığı için kırgınlığının üzerine yeniden yapmaya çalışıyor ve stresi çok çok fazla artıyor.

Halbuki yapabilirim dediğinizde vücut ve ruhunuzu bir şey için zorlamıyorsunuz ve onlara güvendiğinizi gösterip güç veriyorsunuz. Her hangi bir zaman kısıtlaması yaratmıyorsunuz onlara, özgür ve güvenli çalışmalarını sağlıyorsunuz ,onlar da sizi stressiz bir ortamda amacınıza yavaş yavaş götürüyor.

Zaten stresliyiz gençler. Hayatımızdaki her şey bizi her an stresli bir varlığa dönüştürebiliyor, bari biz kendimizi sıkıntıya strese göz göre göre atmayalım.

Daha iyi olmaz mı?
Ne dersiniz?

Yapabiliriz.

Sevgiler.
Nadi.

11 Ocak 2012 Çarşamba

Vazgeçmek-vazgeçilmek-vazgeçenler-vazgeçemeyenler


"Ne garip değil mi..
Bir insana vazgeçilmez olduğunu hissettirdiğinizde,
İlk vazgeçeceği kişi siz olursunuz."

Freud



Tecrübeyle defalarca sabitlenmiştir.
Önemsenmek istiyorsanız -ki tüm insanların önemsenmeye ihtiyacı vardır- karşınızdakine bu vazgeçilmezlik hissini vermeyeceksiniz.




Not: İzmir'de olacağı söylenen 8,2 lik depremi sükunetle beklemekteyim.
Tay-yip-e oy çıksın diye Abd nin yapacağı suni bir deprem değildir umarım.

İzmir'imin güzel ve bilinçli halkına,
Sevgiler.

6 Ocak 2012 Cuma

Allah bin belanızı versin.

Gözlerimi kapatıyorum, açtığımda 2013 olmuş olacak.


Esefle saatte 70 km hızı bularak esen rüzgarı dinliyorum. Neden rüzgar var biliyor musunuz bugün İzmir'de? Gavuruz ya, ülkenin ve bir Genel Kurmay Başkanının hapsedilişini kahrolarak; gözlerimizde yaşlarla seyrediyor ve dinliyoruz.
Ondan.




Saygı ve kucak dolusu sevgilerle kalın İlker Başbuğ ve tüm içeridekiler.

Not: Kelimeleri boğazıma dolduran bir hükümete sahibim ya, helal olsun bana. Demek bunu hak ediyormuşuz.

2 Ocak 2012 Pazartesi

2012'ye

İyi seneler gençler!

Geçen baktım, 2011 girişinde hiçbir şey yazmamışım; ana dedim ben bi şeyler yazmıyor muydum? Neden yazmamış olabileceğimi anladım, bu yıl başında anladım. Umutsuzluk.

Herhangi bir şeyden bir beklentim yok, bu yılın kazançlı, başarı, sağlık, huzur ve seyahat dolu olacağına dair bir umudum yok. Bu umutsuzluk mahvediyor beni, bu iş, bu insanlar hayallerimi köreltiyor.



Ey 2012! Ey evren! Senden bana umut vermeni diliyorum, güç ve cesaretimi yeniden toparlamamda yardım et, bana umut ve hayallerimi geri ver.

Huzurlu, heves dolu olabileceğim bir iş bulmamda yahut kurmamda destekçim ol.



Sevgiyle geç 2012.

Öztürk

30 Aralık 2011 Cuma

Kahrolmak hastalıktan

Adaçayı, nane limon, ıhlamur üçlüsü bile kesmezse ben 2012 ye hasta mı girerim?

Ben nereme iççem o biraları, tekilaları :(

27 Aralık 2011 Salı

Grip ve soğuk algınlığı Semptomatik tedavisinde .çdçsc.

Boynumdan başımın ortasına kadar uzanan inanılmaz bir ağrı, vücudumdaki tüm etleri sanki dün akşam vurmaktan çürütmüşler hatta o da yetmiyormuş gibi kerpetenle sıkıştırıyorlar milim milim. Her öksürdüğümde boğazımın bir parça eti kopuyormuş gibi hissediyorum. Sırtımda az sonra iki ayrılacak mışım gibi bir ağrı, şiddetini gittikçe arttırıyor. Kafam vücuduma nasıl ağır nasıl ağır anlatamam; sanki vücudum elli kilo, kafam yüz. Göz kapaklarım açılmamak için çok sağlam bir direnç gösteriyor. Burnum deseniz, akıyor mu akmıyor mu ayırt bile edemiyorum. Evdeyim bugün, çalışmıyorum. Ne mükemmeeeel. Keşke sağlıklı olsaydım da çalışsaydım.

24 Aralık 2011 Cumartesi

Tescillenmek ve Fransa İlişkileri

Çok sevgili kardeşim gerzekliğini bir kere daha tesciledi. Gelen mesajı aynen yazıyorum.

"Fransayla ilişkilerimiz Göteborgla eşleşince kozmetik alımı da durcak, loreal ve maybelineden ne alcaksan al 22 şubata kadar."

Ardından da şu mesaj:


"Eyvahlar olsun :(  loeralin cilt temizleme ürünlerini de alamıcaz."

Koyun can derdindee, kasap et.

Dipnot: Fransanının simgesi neden horozdur?

"Kendi ayakları bokun içindeyken şarkı söyleyen tek hayvan horozdur da ondan."

Eeee klavuzu karga olanın ayakları boktan çıkmazmış.

Sevgiler.

Nesin?

Uzay boşluğundasınız. Evreni komple görebildiğinizi hayal edin. Her şey ne kadar sakin değil mi? Yavaaaş yavaş hareket ediyor tüm gezegenler, yıldızlar. Parıl parıl parlayan güneşin etrafında dönüyor bazıları, bazılar kendi çevrelerinde; bazıları da sakince yerli yerinde. Her birinin farklı görevi var ve huzur içinde görevlerini yerine getiriyorlar.


(Tatlı bir not: 1930'da Plüton, var olan sekiz gezegenimize katıldı ve gezegen sayımız dokuza çıktı. Güneş Sistemi'mizdeki en genç ve minik gezegendi o ve en haylazları. 2006 da farkettiler ki Plüton'un belli bir yörüngede dönmüyor. Bazen dönüyor Güneş'in etrafında, bazen duruyor, bazen zikzak çizerek ilerliyor, yaramaz bir çocuk bizim Plüton. Sonra dünyanın bilim adamları oturup bi karar verdiler, bu olgun; ne yaptığını bilen gezegenlerin arasından Plüton çıkmalıydı. Çıkardılar.)

Tüm gezegenleri tek tek inceleyebilirsiniz; her birinin kendince bir sorunu vardır, kendince bir iç huzuru. Dünya'yı bakın, diğer dostları gibi o da kendi işinde gücünde, kendi etrafında dönüp gün dönümünü, Güneş etrafında dönüp yıl dönümünü tamamlamakla uğraşıyor. Açıyı biraz küçültünce Dünya içinde kıtaları görebiliyoruz, Asya'sından tutun Antartika'sına, hepsinin kendine göre bir yaşayışı, içinde barındırdığı ırkı, rengi var; hepsi kendi bölgesinden sorumlu; ara sıra gereklilikleri için anakarasının şeklini değiştiriyor, hepsinin farklı birer huzuru ve görevi var; onlara keza okyanuslar; okyanuslara bağlı denizler; akış yönleri, üzerlerinde barındırdıkları rüzgarlar, şartlar gereği gerçekleştirmek zorunda oldukları su hareketleri, hepsi kendine özgü ve hepsini birbirinden ayıran çok özellik var.

Bi kıta hayal edelim, Asya olsun hadi o da; (Kökenimiz Asya biliyorsunuz, Çin seddinin yapılma nedeni Türk akınları; Kavimler göçünün nedeni, artık Asya'da göl yahut verimli toprak bulamayan Türkler) Japonya'sı var, Moğolistan'ı var, Afganistan'ı, Ermenistan'ı, Türkiye'si var tüm ülkelerin farklı dili, dini, ırkı, kültürü, yaşayışı birbirinden farklı; siyasetleri farklı, sorunları farklı..

Ülkemizi hayal edin, Türkiye'yi; birçok ili var, o her bir ilin kendi içinde birer kültürü, geleneği göreneği var, konulara ve olaylara çok farklı bakış açıları var.

İzmir'desiniz. Birçok aile görebiliyor sunuz, zengin; fakir; ne geldiği yerler aynı ne kültürleri ne düşünce yapıları ne de semtleri.

Çok olmasın hadi iki kişilik bir aile hayal edin, siz kendi anneniz, babanız kardeşinizle görüş ve fikir ayrılığına düşüyorsunuz, her ne kadar birbirinizi anlamaya da çalışsanız, sizdeki hücreler, duygular, yaşadığınız deneyimler, ruh haliniz asla birbirinizi tam olarak anlayamamanıza neden olur. Siz herşeyinizi ele aldığınızda mutlaka bir yanınızla evrende yapayalnızsınız. Kimsenin sizi herşeyinizle anlamasını ve size arzu ettiğiniz gibi yaklaşmasını tam olarak sağlayamazsınız; çünkü, farklısınız.

Şimdi genele döndüğümüzde uzay boşluğundan kendinizi görmeye çalışın, sorunlarınızı, dert ettiğiniz şeyleri bulmaya çalışın; zengin de olsanız fakir de olsanız, en bilgilisi de olsanız insanların, en delisi de; görüp görebileceğiniz herşey içinde ne kadar yer kapladığınıza bir bakın.  Son koyduğum nokta kadar var mısınız?

Varlığınız ve yokluğunuzun fark bile edilmediği bir haritadasınız, kapladığınız yer ve zamanı üzülerek, canınızı sıkarak harcamayın. En küçük nokta kadarsınız ancak, bari içini doldurun.

Sevgiyle kalın.

N.


Ben hala en çok Plüton'u seviyorum.






10 Aralık 2011 Cumartesi

Rezervuar Kanişleri




Uzun zamandır aklımda ama bi türlü yazma fırsatı bulamıyorum, kendi kendime kafamda döndüre döndüre konunun birkaç ana hattını unuttum bile. Hadi yazayım –Ya bi dakka şu sayfa bitsin, baksana Stepan geldi Anna’nın yanına; yazık ya kadın ölcek.. cart curt bir haftadır ertelemelerle bu hale geldim işte.

Konak’ta bi Tiyatro binamız vardı, bilenler bilir. Tadilata girdi burası, ben diyeyim 4 siz deyin 5 yıl önce ve bana o tadilat o kadar uzun geldi ki, şöyle rahat bi on yıl sürmüş gibi hissediyorum. Tadilat sırasında oyunları karşı solda kütüphane binasının yanındaki binaya aktardılar “Melek Ökte Sahnesi”, küçükken kütüphaneye gelince hep merak ederdik ordaki kapının ardında ne olduğunu; çünkü genelde zincir vurulmuş şekilde dururdu, belki de bana hep öyle denk gelmiştir bilemem. Gel zaman git zaman bi oyun çıktı. “Rezervuar Kanişleri” Allah dedim, Hakan Boyav sahnelendiriyo, gidilmez mi? Oooo hem de ne biçim gidilir. Ben, annem ve çok sevgili :D kardeşim gittik oyuna, tabi biletleri bedava veriolarmış gibi hıncahınç dolduğu için İzmir’deki sahneler; hepimiz farklı yerlere oturmak zorunda kaldık.

Oyun bi başladı, dağıldım. Coconut-Harry Nilsson (uzun araştırmalarım sonucu oyundan çok daha sonra öğrendim :D) çalıyor. Zangır zangır; Yarabbim bu nasıl bir tınıdır bu nasıl bi kendini bilmezce yapılmış  şarkıdır. İnsanı, uzay araçsız; uzaya gönderiyo, o derece bayılıyorum şarkıya. Yerlere yattım oyunda gülmekten, annemi de gözetliyorum göz ucuyla acaba nasıl bi tepki vercek fütursuzca gülmeme diye ama nafile :D tepki mepki yok; demek neymiş, tanıdık insan arasında ağzını burnunu doldurarak gülmeyecek mişsin.

Oyunun etkisinden nerdeyse bir hafta kurtulamadım, sonraki ay bir de ne göreyim; oyun yeniden sahnede. Toplamda o yıl 3 sefer gittim oyuna (Ertesi yıl bilmem ne kararıyla oyunu gösterimden kaldırdılar, çok hayalim vardı; çok arkadaşıma seyrettirecektim oyunu ama olmadı. ) artık profesyoneldim, birçok replik kazınmıştı beynime. Kesinlikle gitmenizi tavsiye ediyorum, tabi bi daha oynarsa…

Bir Quentin Tarantino filmi olan  Rezervuar Köpekleri’nin yarısından sonrasının yeniden yazılması gibi bir şey olmuş oyun(Filmi de oyundan sonra izledim ha :D ), hani sağ kalanların bir araya geldiği sığınaktan sonrasının devamı, neyse burada üç karakter vardı Sarı (Şuayip Ünsal), Lacivert (Musa Zindan) ve Pembe (Fatih Paşalı). Bir ara Sarı konuşuyordu ve birinin telefonu çaldı. Sarı da repliğe melodiyle devam etti.

Hayatımın şu noktasına kadar izlediğim en iyi ikinci oyundu bu. İlki kesinlikle “Ben Anadolu” onu da şiddetle tavsiye ediyorum.

Şu sıralar Ankara’da olmak istiyorum. “Bir Delinin Hatıra Defteri”ne gitmek için. .



Tüm Rezervuar Kanişleri ekibine, geç de olsa teşekkür ediyorum.

Sevgiyle kalın.






             
                                                   

9 Aralık 2011 Cuma

Sarp ve Kaya Akkaya'ya Mektup



Bi kız kardeşim var biliyorsunuz, onun için yapamayacağım şey mevcut değil; dünya üzerinde beni onun kadar iyi anladığına inandığım bir tek şahsiyet bile yok. Henüz bu hislerimden emin olmadığım dönemlerde, hani havada yumrukların uçuştuğu dönemlerin bitiş aşamalarında, kardeşim de o ortamdayken biri bi soru sordu "Ölecekler ve üç kişiden birini kurtarma hakkın var, kimi kurtarırsın? -kardeşin, eşin ve çocuğun" O yaşın verdiği salaklıkla ve çocuk deyince aklıma hemen minicik bir bebek gelmesi; haliyle ona kıyamamam sebebiyle çocuğum dedim. Kardeşimin gözlerinde hala unutamadığım bir hüzün belirdi ki anlatamam. Olayın üzerinden çok zaman sonra kardeşim geldi ve bana; "O soruyu önce bana sorsalardı ben kardeşim derdim." dedi. Anlatmaya çalıştım ama nafile.


Bi dizi vardı bilir misiniz bilmem "Bizim Aile", hatta Mine Çayıroğlu'nun varlığını ilk defa o diziyle öğrenmiştim ve sanırım Toprak Sergen'in de.(DipNot: Orhan Veli'yi çok severim ve şiir okumaya bayılan bir insanım, onun şiirlerini de yüksek sesle okumuşluğum çoktur. Küçükken bi şiirine beste yapmıştım kendimce, hala bayılıyorum o besteme :D. Bigün o şiirin bestesiyle albüm yapmayı hayal ederdim küçükken, hem de çok. Şiir: "Pireli Şiir"di. Öğreniyorum ki Toprak Sergen benden önce davranıp çıkardığı albüme kendi bestelediği Pireli Şiiri koymuş, çok severim kendisini ama çok gıcık olmuştum o albümü benden önce çıkardığı için hatta fikrimi çaldığı için.) Hangi kanaldaydı dizi hatırlamıyorum ama okuldan eve koşarak gelirdim diziyi kaçırmamak için. İkiz kardeşler vardı, isimlerini isimlerini unuttum fakat görüntüleri beynime işlemiş vaziyette; biri gözlüklü biri gözlüksüz, gerçekte de ikizlermiş. Gözlüklüyü de çok severdim ama gözlüksüze hastaydım, kardeşiyle ikisinin sahnesi gelsin diye dua ederdim; bazen hiç oynamazlardı ve büyük hayal kırıklığına uğrardım.


Geçtiğimiz sezon bi dizi vardı artık bunu hepiniz bilirsiniz, Ezel. Bi karakter var, Tefo. Ay Yarabbim, o nasıl bir şey öyle? Kaşı, gözü, saçı, sakalı; mehvetti adam beni mahvetti. Çok entrikalı bi senaryosu vardı dizinin biliosunuz, her an her şey olabilirdi. Ben de her pazartesi akşamı;  Tefo ölmesin diye dua eder ve oturudum tv'nin karşısına; çünkü senaryo sakat -Nitekim Tefo ölünce Ezel de bitti benim için, sadece son bölümünün son on dkkasını izledim daha sonra-. Adam mükemmel bir şey, deli cesareti var ve onun o hüznü insanın içini kemiriyor. Ah bi benim olsa dediğim çok olmuştur ama ne yapacağımı bilemezdim öyle bi adamı, sevgili yapsan olmaz; insan kıyamaz yanlış bir şey söyler kırarım o minik kalbini, uzaklaştırırım kendimden diye; en iyi yol onu abin yapmak. Ki ben öyle abi hasretine uzak bir insan da değilim hep çekmişimdir bu gereksiz, abisizlik acısını.


Gelelim bugüne. Bişeylere bakıyodum, ne olduğunu hatırlamıyorum bi anda Sarp Akkaya çıktı karşıma. Neeeeeeeeeeeeee! Yanındaki kim biliyor musunuz? Benim henüz 7-8 yaşlarındayken deli olduğum gözlüksüz :O Ağzım burnum birbirine karıştı sevinçten çünkü adamın ne adını biliodum ne dizinin ismini hatırlıodum ne de (Gerçi pek tv izlemiyorum, nerdeyse 17 yaşımdan beri takip ettiğim tek diziydi Ezel) tvde görebiliyorum kendini. Bir doldu gözlerim, bir sevindim ki anlatamam. Bütün çocukluk anılarım dizildi gözlerimin önüne. Sonra bi an düşündüm bunun Sarp'ın (".. insanlar hem sizi o zannediyorlar, hem de onunla çok yakın arkadaş olduklarını sanıyorlar" Gibi bir söz söylemiş kendileri, bakınız en yakın örnek burda. Ayıklanmayı talep ediyorum. Geç de olsa varlığınızdan çok önceden haberdar olduğumu öğrendim sonuçta :D) yanında ne işi var? İki araştırmayla ne çözdüm bilio musunuz? Meğer Sarp Akkaya benim gözlüklüm müş, yanındaki de Kaya Akkaya yani ikizi, yani gözlüksüz. Bi günde bi insanın bu kadar üstüne gelinmez ki kardeşim, kalbime mi indirceksiniz siz benim?

Bi insan hiç mi değişmez? Daha 7 yaşında hayran olduğu karakterin, görüntüde her bir zerresi değişmiş olsa bile gidip 24 yaşında yine aynı karaktere mi hayran olur, hem de o olduğunu bilmeden.  O zaman Uğur Yücel’i komple değiştirip 20 yıl sonra önüme koysalar ben gene onun mimiklerine, ses tonuna, oyunu hissederek oynayışına hayran olacağım öyle mi? Sarp Akkaya, doğruluğundan emin değilim ama bi yerde sevdiği müzisyenleri saymış, arasında Eren Kazım Akay’da vardı :D Yok artık, bu adamın varlığından haberdar olan tek insanın ben olduğumu sanıyordum :D Bak bak bi de MFÖ var :D Orta okulun sonuna kadar bu MFÖ yü ben de tek kişi sanıyodum, canını sıkma Akkaya yalnız değilsin.

Ne biçim kıskandım, ikiz olmanın bambaşka bir şey olduğunu söylüyorlar. Ben de kardeşimle ikiz olsam ne  mükemmel olurdu; büyüyene kadar hep döverdim onu :D

“Sarp A.:Eskiden olsa tartışmalarımız kavgaya giderdi. Ama yaş büyüdükten sonra...
Kaya.A: Kavga bitmezdi hatta. Sen beni ısırırdın, konu kapanırdı.”

Bizde de böyle oluodu di mi lem? Şişman Rambo! :D

Çok mu karıştırdım naptım bilmiyorum ama bir sürü duyguyu aynı anlarda hissedince demek böyle oluyor.


Gelin İzmir’e, bize de bir oyun oynayın da gönlümüz şenlensin.




Biricik kardeşime,

Sarp ve Kaya Akkaya’ya kucak dolusu öpücükler.

Sevgiyle kalın.

N.






8 Aralık 2011 Perşembe

Makyaj Günlüğü

Bak bak, bi site varmış, bakımlı yapa biliyomuş insanları yeni yıla girerken. Benim bu üşenciliğimi kim paklar beee :D


 http://bit.ly/ssHKFV
Tıklayın ve hediyeleri kazanma şansı yakalayın.


REKLAMA GEL :D

5 Aralık 2011 Pazartesi

Sana Dönüyorum

N.Öztürk'e aittir.


                                     Ben bu dünyanın devri devranını, izzeti nefsini sikeyim.

Dön Bana!

Daha dün, geçen haftada değil miydik? Ondan önceki gün harcayabileceğimiz en az parayı düşünerek piknik alanına gitmiyor muyduk? Geçen hafta Eskişehir'de değil miydik hatta Efsad'da hatta Tolga Akmen'le arkadaki masada oturup Erdem (Çetinkaya) Hoca'ya ne kadar bayıldığımızdan söz etmiyor muyduk? Ondan bi önceki hafta da Şakir Hoca ve Gülsen Hoca'yla Trabzonda değil miydik? herkes yürüyerek çıkıyordu zirveye biz arabayla.. Bak Trabzon'dan bi önceki hafta da bizim ordaki ormanda; ben, kardeşim, kuzenlerimiz Musti ve Yaşar'la unutulmayacak bir orman yolculuğu yapmıyor muyduk? Yağmurlu ve buz gibi bir havada, ben henüz 10 yaşındayım, yaşar 8 kardeşim 6 ve Musti 5...


Ne kadar hızlı geçiyor zaman di mi? Ardından mı koşuyoruz yoksa o mu bizi kovalıyor kaçmamız için bilmiyorum, tek bildiğim çok süratli ve hissettirmeden geçtiği...

Tutup bana biri zamanını değerlendirmeyi bilmiyosun falan demesin şimdi, gayet de iyi biliyorum. Tamam dünya için pek bi boka yaramıyor olabilirim belki çevremdekiler belki kendim için de işe yarayan bi bok değilimdir ama zamanımı olabildiği kadar verimli değerlendirmeye çalışıyorum. Bazen dünyayı durdurmak için rahatsızlık verecek tüm sesleri kapatıyorum, sessizce bi köşeye oturup kapatıyorum gözlerimi, dünyayı durduruyorum. O an hiçbir şey hareket etmiyor evren üzerinde.... duruyorum; evren da duruyor, duruyorum; evren de duruyor.. sonra üzülüyorum insanlara, ne de olsa herkesin mutlaka yarım kalan bir şeyleri var; bitirmeye zamanlarının olmadıkları ya da cesaretlerinin, bitirmek isteyip hep kendinden kaçtıkları işleri var; şans veriyorum onlara yarım kalanları bitirmeleri için ve açıyorum gözlerimi, dönüyor dünya. Ben bir daha etraf sakinleştirip gözlerimi kapatana kadar deli gibi dönüyor, ben de koşturup giden zamanın ortasında sessizleştireceğim birkaç dakika bulana kadar koşuyorum, bulduğumda yeniden durduruyorum onu; kendime; insanlara; dünyaya bakıyorum; değişen yıpranmış vücutlardan, körelmiş hislerden başka birşey var mı diye.. Yok, bir şans daha vermek istiyorum ve açıyorum gözlerimi yeniden.

Dünya bana sesleniyor;

-Tatlım!...............   Sana dönüyorum.