13 Nisan 2012 Cuma

Baba Zula - Özgür ruh


Dört duvar arasına kapanmaz (ki)
Sendeki özgür ruh

Ölünce parçalanmaz (ki)
Bendeki özgür ruh

Sevişe sevişe azalmaz (ki)
Tendeki özgür ruh

Kopyalayarak çoğalmaz (ki)
Gendeki özgür ruh




5 Nisan 2012 Perşembe

Don Kişot - Miguel De Cervantes Saavedra - Aylak Okuyucu!

Yazardan Okuyucuya;

İki hafta önce yazarın hayatını okumuştum, geçen hafta da şu kısmı.

Aylak Okuyucu!
Diye başlıyor :) durup devamını okumadan önce iki saat güldüm :) Hapiste yazmaya başlamış Don Quijote'yi.

"En kısır ilham perilerini bile harekete geçirip, onlara herkesi hayran bırakacak, doyuracak meyveler verdiren şey, dinlenme; rahat bir yer; kırların tatlılığı; göğün dinginliği; derelerin mırıltısı; zihnin esenliğidir." der.

"Düşüncelerinde özgürsün, en yüksek yerdeki bir insan kadar yetkilisin, kendi evindesin ve ORDA KRAL SENSİN." Hapishane bana vız gelir diyor Miguel, benim düşüncelerimi hapsedemezsin; iş için düşündüklerimi harfiyen söylüyor bana. Beynim bana ait, kim ne derse desin, kim ne yaparsa yapsın, ben düşüncelerim kadar var olabilirim evrende. Hayallerim kadar...

"İtiraf edeyim ki okuduğun şu özdeyişi yazmak, bana hikayenin kendisinden daha zor geldi, birkaç kez kalemi elime aldım ne yazacağımı bilemeden bıraktım. Birgün yine ne yazacağımı düşünürken bir dostum geldi. Beni bu kadar düşünceli hiç görmediğini söyledi ve nedenini sordu. Ona açıkça söyledim.
Özdeyişi yazma işi pek zoruma gittiği için bu soylu şövalyenin maceralarını yayımlamaktan vazgeçmek üzere olduğumu söyledim. Zeka ve bilgi belirtilerinden, açıklamalardan, dipnotlardan yoksun dal gibi kupkuru bir kitapla okuyucunun karşısına nasıl çıkarım? Diğer yazarlar gibi felsefecilerden, bilginlerden örnekler yok, kutsal kitaptan cümleler yok. Onlar çok iyi yapıyor bunu hem de öyle yakıştırıyorlar ki, önce katıksız bir dinsizi anlatıyorlar ama hemen ardından küçük bir hristiyanlık vaazı çekiyorlar (Nikolayeviç Tolstoy'un Levin için söyledikleri gibi di mi :D) , eh bu vaazı dinlemek yada okumak zevkli oluyor doğrusu. Kitabım bunlardan yoksun kalacak hattan hangi yazarlardan etkilendiğimi bile bilmiyorum. Meslektaşlarım gibi Aristo'dan başlayıp Zoilo ya da Zeuxis'le biten bir liste oluşturamadım. Başkalarına başvurmadan çok iyi anlatabildiğim birtakım şeyler için yazar avına çıkmayacak kadar tembelim."

Miguel'in bu sözleri üzerine dostu; Düşündüğü şeylerin saçma olduğunu, basit bir özdeyiş yazamadığı için insanları bu soylu şövalyenin maceralarından yoksun bırakmasının gereksiz olduğunu söyler. Diğer düşünceleri için de; Bikaç sayfada ya da bölümde bir bir cümle yaz ve eski yunanda bilmem kime aittir de, kimse merak etmez ve araştırmaz; ya da bir İstanbul bilginin adını ver, İstanbul'a mı gidecekler sence araştırmaya? Hiç sanmıyorum. Resimle alakalı cümleler kurarken bir ressamın cümlesini, felsefik şeyler söylerken bir felsefecinin cümlesini, ne bileyim bir kaleden bahsediyorsan bir kralın kaleler hakkında söylediğini sıkıştır araya, insanlar çok etkileneceklerdir. Vs vs. birsürü öğüt veriyor ona.

"Dostumun konuşmasını sessizce dinledim, ileri sürdüğü fikirler beni öyle etkiledi tartışmasız kabul ettim. Seni böyle ünlü ve saygın bir şövalyeyle tanıştırdım diye çok övünmek istemem ama seyisi, bitirim Sancho Panza'yı tanıştırdığım için bana minnet duymalısın, onun kişiliğinde seyislere yaraşan ve şövalye romanlarında dağınık olarak rastladığımız bütün nitelikleri topladım sanıyorum.

İşte böyle okurum,
Tanrı sana sağlık versin, Beni de unutmasın.
Hoşça kal."

Miguel De Cervates




Ne kadar samimi ve içten di mi? İnsanı yakın bir arkadaşıyla sohbet ediyormuş gibi hissettiriyor. Bi de okusanız..

Ben çok sevdim seni Miguel.
Tanrı seni unutmasın, Bana da sağlık versin.
Hoşça kal.
N.

2 Nisan 2012 Pazartesi

Spartacus fonundaki "Eledim Eledim" Hakkında :P

İki gün önce Spartacus 3. sezon (Vengeance)'un final bölümü yayınlandı.

Pür dikkat izliyorum.... İlithyia kanlar içinde sürünerek, uçurumun kenarında bebekle bekleyen Lucretia'nın yanına kadar geliyor; "Please".. Ben tam da "çocuğu atçak manyak karı" diye düşünürken; tanıdık bi ezgi geldi, ama çok derinden böyle; hani varla yok arası... derken! "Noluyo lan?" "Yok artık, kesin yanlış duydum.." Geri alıp bi kere daha dinledim, bi kere daha, bi kere daha... "Ne diyo bu kadın? Türkçe mi söylüyo acaba?" diye devam ettim izlemeye; leleleleleleelelelel diye bişey var ya :D o geldi hemen öteki sahnede. Hah dedim türkçe bu :) Mehmedim aman mı diyo, Ahmedim aman mı diyo? Arattım arattım manyak manyak şeyler çıkıo.



Ertesi gün oldu kardeşime şevkle anlatıyom, laaaaan türkü çaldılar Spartacus'te yemin ederim ya; bak dinletiim. Dinlettim, oha harbi türküymüş abla diyo. Sağa sola bi baktık "Eledim eledim" türküsüymüş, hala yayınlanan bölümdeki iki kelimeyi çözemedik ama olsun. :)





Bi de yorumlara bakın, hem bu; hem de Eledim eledim türküsünün yorumları, çok şahaneler :D

28 Mart 2012 Çarşamba

Şu hortumlu dünyada fil yalnız bir hayvandır- Ahmet Şerif İzgören

Ahmet Şerif İzgören'in "Şu hortumlu dünyada fil yalnız bir hayvandır." adlı kitabını bitirdim.

Hemen hemen liseye başladığımdan, yani 14-15 yaşlarımdan beri tv izleyen bir insan olmadım. Yalan olmasın her yıl mutlaka seçtiğim bir dizi olurdu ve hah bu yıl bunu takip ederim ve tv ihtiyacımı(? benim için bir ihtiyaç olmadı asla) gideririm diyordum. Ama onu da takip edemiyordum genelde :) Nasıl olsa tekrarı olur ben kitap okiim en iyisi, tekrarı olur ben fotoğraf çekiim en iyisi; dizi var ama bira içmeye çağırdılar neyse tekrarı olur, dizi var ama ben şu geçen bit pazarından aldığım eski fotoğraf makinesini bi açayım içinde neler var bakalım dizinin tekrarı olur nasıl olsa...

Yani genel olarak misafirliğe gittiğimde ya da gittiğimizde izlerdim ve hala öyle yapıyorum.

İnsanların beynini yıkamak, insanları tv ye bağımlı hala getirmek için yapmayacakları ve yapmadıkları şey yok. Orta yaşlarda ve eziyet görmüş kadınları ekrana çekmek için yapılan kadın programları mı ararsınız "Bak kadıncağız neler çekmiş, şükür biz bu kadarını yaşamadık."(yaşadığı kötü şeyleri bile kadınlara nimet saydıran, kocası ya da bi başkaları tarafından dövüldüğüne şükredip öldürülmediği için kendini şanslı sayan bir topluluk yaratıyorlar). Çocukları ve gençleri; ünlü olmak; zengin olmak isteyen insanları ekrana çekmek için; saçma sapan yarışma programları mı ararsınız, futboldan hoşlanan kesini ekrana çekmek için yapılan ve saatlerce yayında kalan (insanların birbiriyle kavga ettiği, birbirlerine küfürler yağdırdığı) programlar mı ararsınız; işten eve gelince dinlenmek(?) maksatlı tv karşısına oturan insanları ekranda tutmak için yapılan(bol vurdulu kırdılı, tecavüzlü, silahlı, küfürlü) dizileri mi ararsınız; siyasilerin birbirine girdiği, ülkenin bölünmesi için uğraşan, saçma sapan şeyleri haber yapıp insanları gerçek gündemden ve Türkiye'nin asıl sorunlarından uzakta tutmaya çalışan ve çoğunlukla bunu başaran haber programları mı ararsınız?

Ne ararsanız var tv programlarında fakat en çok ihtiyacımız olan şeyler tabi ki yok çünkü birileri, birilerinin maşası ve bu toplumu köreltmeye, bu toplumun değerlerini yok etmeye; bu toplumu vatanından vazgeçirmeye çalışıyorlar ki bildiğiniz üzere üç kıtayı birbirine bağlayan, müthiş zengin bir bor kaynağına sahip olan; dört mevsimi bir arada yaşayan; müthiş çeşitlilikte sebze ve meyve üretebilen topraklara sahibiz.

Biraz Oktay Sinanoğlu'nu hatırlatacak ama ben isterdim ki, esnaflar dükkanlarına Türkçe isim koysun (dükkanları bırakın insanlar kedi köpeklerine bile yabancı isim takıyorlar, içim acıyor onları severken), hangi siyasetçinin yanlış söylediğini; hangi tv programının milleti uyutmaya çalıştığını anlayabilelim, birlik ve düzen içinde bunca yıl yaşayan halkın propagandalarla(din, düşünce ve köken hakkında) bölünemeyecek bir halk olduğunu gösterebilelim, bizim için önemli olan asla ne bir torba kömür olsun ne de tatlı bikaç söz, istersek dünyanın en kara cahil insanı olalım ama içimizde vatan sevgisi olsun, görebilelim hanginin bizim için daha aydınlık bir yol olduğunu. Başımızdakiler için ahlanıp vahlanmayalım; onları oraya biz çıkardık, çıkardığımız gibi indirelim. Şu televizyona nerdeyse hiç sevgim yok saygım da yok denecek kadar az, programları yapımcılar mı düzenler tv sahipleri mi bilmem ama biraz değer versinler özlerine; Tanrı'ları para olmasın lütfen, korkularından yapıyorlarsa da şunu söyleyeyim; korkunun ecele faydası maalesef yok.

Son sözüm şudur; TV'YE HAYATINIZDA OLABİLDİĞİNDE AZ YER VERİN.


"Şu hortumlu dünyada fil yalnız bir hayvandır" Kitap için teşekkürlerimi sunarım Ahmet Bey, sorsanız neresini beğendiniz diye evet şu dur diyemem ama insanı çeken bi doğallığı, bi babacanlığı var.

Ellerinize sağlık.
Sevgiyle kalın.
N.








25 Mart 2012 Pazar

Don Kişot'un Maceralarının Dostları Tarafından Temsili


Anna  Karenina’yı bitirdikten sonra elime Tanrıların Arabaları’nı  aldım. Erich Von Daniken, kitabın yazardan bahsettiği kısmında bunun bir araştırma dizisinin ilki olduğunu anladım ve şu sıralar hiç de öyle kafamı yoracak “Vaay öylemiymiş bi araştırayım” diyeceğim bir kitap istemediğimi anladım.  Ruhumu yaşadığım dünyadan uzaklaştıracak, bana farklı bir dünya kurduracak şeyleri okumak istiyorum, hayal kurmak istiyorum. Zaten hafta sonu “Don Quijote’nin maceralarının dostlar tarafından temsili”ne gideceğimiz için(dün gittik) Don Quijote’yi okuyayım dedim.

Miguel de Cervantes saavedra(1547-1616), inişli çıkışlı ama sıradan bir hayattan sonra(1569da Kıbrıs’ı fetheden Osmanlılara karşı haçlı ordusuna katıldı. Haçlı donanması 1571 Leponto Savaşını kazandı Miguel tam bir kahraman gibi çarpıştı bizimkilerle savaşın en kızgın anlarındahep en ön safhalardaydı ve sonunda göğsünden aldığı iki ağır yaranın yanısıra sol elini kaybetti) Ocak 1605’te Don Quijote’yi yayımladı. İyi sattı kitap ama ona para kazandırmadı., bu para sıkıntısından kurtulmak için kitabın 1. Bölümünü Lemos Kontuna ithaf edip onun koruyuculuğuna girdi fakat sonuç değişmedi.

Orta Çağ’da delilik; aptallık cahillik ve meczupluğu içerirdi. Rönesansta ise bilge selinin işlevi; doğrudan duğruya putları yıkmak, kabul edilmiş değerleri sorgulamak ve eleştirmekti.
Modern romanın ilk örneği sayılan Don Quijote’yi, Miguel şövalye romanlarıyla alay etmek için yazmaya koyulmuştu. Gerçekten de 17.yy da Avrupa’da feodalizm çöküp ticari kapitalizm gelişirken İspanya feodalizmin son kalesi konumuyla çağına ters düşüyordu. Bu terlikle Miguel Don Quijote ve uşağı Sancho Panza karşıtlığıyla alay ediyordu. Sancho Panza  gününün adamıydı; maddi , gerçekçi, gözlemci, bencil ve tüccar. Don Quijote ise tam zıttı özelliklerle bezenmişti; maneviyatçı, idealist, cömert ve verici.

Don Quijote Albert Thibaudet tarafından “Romanların romanı”  olarak tarif edilmiştir. Gerçekte de 18-19. Yy arası Don Quijote tekrar tekrar uyarlanmıştır. Charles Dickens’ın Hard Times (Zor zamanlar)ında Gradçrind(1854); Tolstoy’un Savaş ve Barış’ında  Kont Pierre; Mark Twain ‘in The Advatures of Hitckleberry Finn’inde Huck Finn(1885); Doatoyevski’nin Budala’sında Prens Mişkin birer Don Quijote tiplemesidir.

Henüz kitabı okumadığım için ne gibi şeyler bulacağımı bilmiyorum kitapta ama oyun bir harikaydı. Don Quijote öldükten sonra arkadaşları onun yasını tutarken; onun hayallerini canlandırıyorlar. Tiyatro içinde tiyatro bir nevi.  Rezervuar Kanişleri’nden sonra izlediğim en mükemmel oyundu.

Tüm arkadaşlarının sahip olduğu birer rol var ve hepsi öyle güzel kaptırıyorlar ki kendilerini oyuna.  Başta hepsi Don Quijote’i bir hayalperest bir deli gibi görüyorlar fakat oynadıkça ve olayların içine girdikçe tüm düşünceleri değişiyor. Oyuna dahil olmayı hiçbir şekilde istemeyen berberbile kayboluyor rolünde. Hele ki o Don Quijote’nin ölüm sahnesi çok kötü.  Hıkırıklarıma engel olamadım, gözyaşlarıma da. Sahne, dekor, müzikler birer harikaydı. Oyuncular da öyle Eğer Don Quijote bir başyapıtsa bu oyun da en az onun kadar başyapıt.
Kesinlikle izlemelisiniz. Kitabı okuyanlar nasıl düşünür bilmem ama benim için mükemmeldi.
Bir türlü cesaret edememişti 1000 sayfaya üstelik de tek cilt. Ama okuyacağım ve oyuna bir de romanı okuyan birinin gözüyle bakacağım.


Sevgiyle kalın.
Tiyatro ve kitaplar hayatınızdan hiç eksilmesin.
N.


Oyun bilgileri ektedir.
http://www.devtiyatro.gov.tr/programlar-izmir-programlistesi.html?ay=3

 
                                             

24 Mart 2012 Cumartesi

Başlıksız

İçimde garip bi sıkıntı var...

Akşam oyuna gitçem.
Don Kişot'un Maceralarının Dostları Tarafından Temsili
Melek Ökte Sahnesi
20:30

http://www.devtiyatro.gov.tr/programlar-sehirler-izmir-detay-don-quijote-nin-maceralarinin-dostlari-tarafindan-temsili.html 

21 Mart 2012 Çarşamba

Bir Dost :P


Bugün en eski, en mükemmel, en çok zamanımın geçtiği, en benzediğim dostum Vladimir Valentinov Sergeyev'in doğum günü.

Onu ne kadar çok sevdiğimi anlatmaya kelimelerimi yettiremiyorum.

İyi ki doğmuşsun Vlat, iyi ki benim en benzersiz hatta tek dostumsun.

Seni çoooook ama çooooooook seviyorum.
Nadejda.

Anna Karenina - Final 2 (Vronski)


Levin, Kiti'den vazgeçtiği bir anda Kiti'nin onunla evlenmek istediği öğrenir ve evlenmeye karar verirler. Kilisede  yapılan düğün sırasında (Levin bunu Kiti'yi sevdiği için kabul etmiştir, yoksa düğününü kilisede yapmak gibi bir düşüncesi olmamıştır), Kiti'nin onu nasıl yeniden sevdiğini düşünen ve gözlerini ondan ayıramayan Levin "16-17 yaşları arasındaki o güçlü din duygusunu içinde yeniden canlandırmaya çalışıyordu; ama bunun imkansız olduğunu anlamakta gecikmedi" sf 547

Bir ara Papazın söyledikleri ("Kuşku, insanın zayıflığının göstergesidir. Ama bizler, bizlere çok acıyan Tanrı'mıza bize güç vermesi için dua etmeliyiz.") ilgisini çekmiş fakat kendini odaklayamamıştı.
 ...

....
Kiti anne olmaya hazırlanıyordu ve zorlu bir hamileliğin sonunda neredeyse 36 saat acı içinde kıvranmıştı. Bu saatler Levin'e yıllar gibi gelmiş ve öleceğini düşünmüştü hep. Abisi Nikolay'ın ölümünde hissettiği duygular yine sarmıştı bedenini ve Kiti'nin çektiği acılar nedeniyle sürekli Tanrıya onları kurtarması için dua etmişti. "Tanrıya inanmayan Levin bunları yalnız ağzıyla söylemiyordu. Şimdi o anda, içindeki kuşkuların değil, içinde olduğunu bildiği, aklıyla ulanmasının imkansızlığının bile Tanrıya yalvarmasına engel olamayacağını biliyordu. Bunların hepsi(kuşkuları) yok olmuş, ruhundan şimdi uçup gitmişti. Kendini, ruhunu ve sevgisini elinde hissettiği o zor anında ona yalvarmayacaktı da kime yalvaracaktı?" sf875

Dinle ilgili yaşadığı inişli çıkışlı birçok şeyden sonra Levin daha çok düşünmeye, sorgulamaya başlamıştı.

-"Hrstiyanlığın hayatımla ilgili sorulara verdiği cevapları kabul etmiyorsam, kabul ettiğim cevaplar nelerdir?"sf972

"Elinde olmayan bir bilinçsizlikle şimdi her kitapta, her konuşmada her insanda bu sorulara karşı bir tutum ve onların çözümünü arıyordu" sf973 (bu benim de fazlaca yaptığım bir şey ama herkesin, her kitabın düşünce ve görüşü farklı, insan birleştirmeye kalktığında beyni allak bullak oluyor)

Karısının doğumunda nasıl dua ettiğini hatırlıyordu ama,
"O an gelip geçmişti, o andaki psikolojik durumuna şimdi hayatında yer veremiyordu" sf973

"O zaman gerçeği gördüğünü, şimdi de yanıldığını kabul edemiyordu: bunu serin kanlılıkla sakin sakin düşünmeye başlayınca da her şey paramparça oluyordu. O zaman yanıldığını da kabul edemiyordu, çünkü o anki psikolojik durumuna da değer veriyordu. Bunu zayıflığının bir sonucu kabul etmekle o dakikaların anısını kirletmiş oluyordu. Kendi kendyle yürek burkan bir çelişki içindeydi. Bu düşünceler Levin'i bazen güçlenerek, bazen de zayıflayarak eziyordu" sf 974

Daha çok kitap okuyup inançlarını netleştirmek istemişti, dini mükemmel bir şekilde anlatmış bir kitaptan sonra bir anlığına kendini inançlı hissetmiş, "ama sonra Katolik bir yazarın kilise tarihiyle, ortadoks bir yazarın  kilise tarihini okuyup, aslında yanılmasız olan bu iki kilisenin de birbirini reddettiklerini görünce, kilise öğretisinde de hayal kırıklığına uğramıştı" sf975

Düşündüklerinden, okuduklarından, dinlediklerinden sonuç çıkaramıyordu.

-"Neyin nesi olduğum, bu dünyaya niçin geldiğimi öğrenmeden yaşamama imkan yok. Öğrenemeyeceğim de bunu, o halde yaşayamam" sf975

-"Neyim ben, nerdeyim, niçin burdayım?"sf 979

-"Tanrının varlığının en sağlam delili onun insanlara iyiliği ilham etmesiyse, niçin yalnız Hristiyan kilisesine verlmişti bu ilham? Yine iyiliği savunan, iyilik yapan Budistlerin, Müslümanların diniyle bu ilham arasında ne gibi bir ilgi vardı?"sf1006

Tanrı'dan bahsederek;

-"Peki ya Yahudiler, Müslümanlar, Konfiçyüs dininden olanlar, Budistler? Bu yüz milyonlarca insan, hayata anlam veren bu en yüce mutluluktan yoksun mu bırakılmışlardı yani?" sf1008

-"Benim sorduğum ne? Çeşitli dinden olan insanların Tanrı kavramına karşı tutumunu soruyorum." sf 2008

Levin aklını bulandıran onca karmaşık düşünceden sonra düşünmemeye, sorgulamamaya karar veriyor. Tanrı'ya ve Hristiyanlığa inanmayı yeğliyor.

Ama ben Levin'in aklında bi kuşkunun daima devam edeceğini düşünüyorum.



Not:
Son 50 sf Anna ve Vronski'den birkaç satır hariç hiç bahsetmiyor. O nedenle ben bu romanın iki sonucu olduğunu düşünüyorum.

1. İnsanın tutku ve arzularının cesaretiyle birlikte hayatına yön veren temel unsur olması. Bunun yanında kıskançlığın getirdiği kendi kendini yemek ve kendini sürekli gelişen olaylarda merkez nokta görme arzusunun gerçekleşememiş olmasının(yahut kişinin bunu bu şekilde görmesi) insanı yıkıma; hayattan vazgeçmeye ittiğini.

2. Kişide Tanrı, din, iman, inanç konularını sorgulayıp sonuca varırken delirmek üzere olabileceği ve bu nedenle sorgulamadan(dinler dogmatiktir biliyorsunuz) kabul etmenin akıl ve ruh sağlığı açısından en mükemmeli olduğuna işaret eder.






Sevgiyle kalın Nikolayeviç Tolstoy.
N.





20 Mart 2012 Salı

Anna Karenina - Final 1 (Anna - Vronski)


Vronski, Anna'nın sonu gelmez kıskançlık duygularıyla onun özgürlüğünü elinden almaya çalıştığını sezinliyordu ve bir şeyler yapmalıydı. Neredeyse birkaç haftadır hemen her akşam dışarıdaydı, ya Yavşin'le kumarda ya da bir yerlerde bir davette.. amacı Anna'nın aklında onun özgürlüğünü ele alabileceği bir düşünce varsa eğer, o düşünceyi tamamen silmekti.

Vronski, kendinin hala özgür ve boyun eğen bir erkek olmadığını kanıtlamaya çalışırken Anna; başlarda bu kendini kanıtlama çabalarına pek baş kaldırmamış ve içini kemiren duygular eşliğinde Vronski'nin hep bu tavırlarından vazgeçmesini beklemişti. Beklediği hiç olmadı. Anna: "Sevgisinin onun özgürlüğüne bir engel olmaması gerektiğini bana göstermek istiyor. Ama bana gerekli olan kanıt değil, ben sevgi istiyorum."sf 869*

Vronski, eve gelip Anna'nın hüzünlü gözlerini gördüğünde pişmanlık hissediyordu ta ki Anna konuşmaya başlayana dek. Anna'nın kendisine zerre kadar güveni yoktu, nasıl olur da onun için bunca şey yapmış bi adama güvenmezdi Anna? Çocuğunun Karenin'e ait görünmesine bile katlanıyorken.. Aklı almıyordu Vronski'nin.

Anna, Vronskinin onu artık eskisi gibi sevmediğini, ona tiksintiyle baktığını; onunla ilgilenmemesinin sebebinin de bu tiksinti olduğunu biliyor(?) fakat bu adamdan vazgeçemiyordu. Gerçi vazgeçse ne yapacaktı? Kocasını terk etmişti ve şimdi sevgilisini de mi terk edecekti? Kıskançlığının farkındaydı fakat engelleyemiyordu kendini; "Varsın sıkılsın Vronski onun yanında, burda yanında olacaktı ya, ne yaptığını ne ettiğini bilecekti ya.." (sf 827) birçok kere denemiş, başarılı olamamıştı. Kararını vermişti Vronski'yi terk edecekti, ama Vronski'nin acı çekmesi; onunla ilgilenmediği için kendini harap etmesi gerekiyordu; kafasını taşlara hatta kayalara vurmalıydı Vronski. Vronski'nin annesine gittiği gün(Annesinin kendine uygun bulduğu kız da onların yanındaydı), Anna kıskançlık dolu duygularının altında ezilmiş ve Vronski'yi görmeye; ona son sözünü söylemeye karar verip binmişti trene. Trenden indikten sonra uzun uzun düşündü, Onların yanına gidip kendini küçük mü düşürecekti(zaten onu küçük görüyorlardı)? Ne söyleyecekti sevgilisine? Peki o anki tepkileri ne olcaktı? Anna gitmedi Vronski'nin yanına ve trendeki yaşlı Fransız kadının söylediği sözleri düşündü; "İnsana akıl onu huzursuz eden şeyden kurtulması için verilmiştir." (sf 948) kendini gelen vagonun önüne attı.

Kitabın bitmesine nerdeyse 50 sayfa kalmıştı ve Anna intihar etti. Ben en azından ilereyen birkaç sayfada Vronski'nin; Seryoja'nın hislerinden bahsedilmesini bekledim bitirene kadar kalsiği ama malesef. En son Vronski Türkler le savaşmaya gidiyor ve o savaşa Seryoja'nın da katılmak için başvurduğu yazıyordu; bu kadar. Kalan kısımda Levin'in tanrı hakkında kafa karışıklıkları anlatılıyor ve net olmayan bir sonuçla bitiyor kitap.

Çok üzüldüm Nikolayeviç; insan en azından dört beş paragraf ayırır ve geride kalanların hisleri konusunda bizi aydınlatırdı. Kitabın 1010 sayfa olduğu düşünüldüğünde bu istediğim çok olmasa gerek.

Zaten Anna'ya ayrı bi sinirliyim; o da yetmez miş gibi son 150 sayfa kalmışken yanlışlıkla Anna'nın intihar edeceğini öğrendim ve intihari hakkında yeterince düşünemedim.

Rahat uyu Nikolayeviç Tolstoy; ben sonuç üretçem Vronski için kendi kendime; sen hiç düşünem bizi.

Sevgiyle kal.
N.


18 Mart 2012 Pazar

0,8: S t o r y

0,8: S t o r y: M o v e s  l i k e  j a g g e r . . . Sen kontrol istedin O yüzden bekledik Ben bir gösteri yaptım Şimdi yaptım Benim çocuk...

Dave Brubeck - Take Five




Huzurla kal
N

15 Mart 2012 Perşembe

Kıskançlık hakkında genelin yanlış bildiği şey!


-Seni kıskanıyorum.

Kıskançlık genelin bildiği manayı taşımaz. Siz sevgilinizi, arkadaşınızı, annenizi kıskanmazsınız; öyle sanıyor olabilirsiniz ama işin aslı farklı.

Sevgilinizin etrafında hayatına önceden girmiş bir sürü insan vardır; onlarla geliştirdiği bir ilişki vardır. Onlarla olan ilişkisi sizinle olan ilişkisinden farklı olduğu için sevgilinizi değil; onun etrafındaki insanları; onların sevgilinizle olan ilişkilerini kıskanırsınız. Arkadaşınızın da öyle.

Anneniz bebek olan kardeşinizle (henüz bir bebek olduğu için) daha fazla ilgilenmelidir. Maalesef ona daha fazla zaman ayırmalıdır, çünkü o kendi ihtiyaçlarını sizin gibi kendi başına gerçekleştiremiyor henüz.Bu durumda kıskandığınız asla anneniz değildir, annenizden daha fazla ilgi aldığı için kardeşinizi kıskanırsınız.

Yani;
-Seni kıskanıyorum. Değil
-(Sana yakın, seninle iletişimde, seninle sevgili vs oldukları için) Etrafındakileri kıskanıyorum. (çünkü; sana benden daha yakınlar.)

Madem bu saçma kıskançlık işini yapacaksınız bari doğru şekilde dile getirin. Çünkü ben, bana seni kıskanıyorum dediğinizde; aslında beni değil, işimi, ailemi, kardeşimi, kitap okuma aşkımı ya da fotoğraf çekme arzumu falan kıskandığınızı düşünüyorum.

Fark etmeseniz de kıskançlık için harcadığınız enerji çok fazladır. O enerjiyi, yapmak istediğiniz ya da yapmakta olduğunuz bir işe yönlendirdiğinizde işinizi bitirmiş olursunuz ve geriye hala yüksek bir enerjiniz kalır; kıskançlığın insana verdiği zararın derecesini burdan çıkarabilirsiniz sanırım.

Kıskanmadan ve kıskanılmadan kalın.
N.


Not 1:
Kıskançlığın nedenleri ve yapıla bilecek çözümler;
1-Kendinde olmayana karşı duyulan öfkeyle başlayan imrenme ve çekememezlik;
Çözümü; Kendinizde olmayana değil olana odaklanmalısınız hatta bi liste yapabilirsiniz; sahip olduklarınıza dair. Düşünüp listenizi çoğalttıkça , sahip olduklarınıza odaklandıkça ne imrenmeniz kalır ne de çekememezlik duygunuz, çünkü siz de oldukça fazla şeye sahipsiniz.

2-Aidiyet duygusu içinde başlayan sahip olma ve paylaşamamazlık;
Çözümü; Bilmelisiniz ki dünya üzerinde hiçbir varlık tek bir şeye ait değildir, hatta ait bile değildir. Nasıl ki siz hiç kimseye ait değilsiniz, hiç kimse de size ait değildir ve hiçbir şey. Siz aç bir insanla elinizdeki ekmeği paylaşmazsanız ve çevredekilerin verdiği ekmekleri almasını engellerseniz o insanı öldürürsünüz. Aynı şekilde sevgiyi, konuşmayı, eğlenceyi, kısacası kişinin iletişimini engellerseniz diğerleriyle, onu yine öldürürsünüz.

Not 2:
Keşke kıskançlığı kendi içinde yaşayanlar hakkında değil de kıskançlık yapanı çekenler için de düşüncelerim olsaydı. Kelin ilacı olsa kendi başına sürerdi di mi?

13 Mart 2012 Salı

13 Mart

Bugün 13 Mart. Kendimi bildim bileli bu gün benim için çok değerlidir.

13 Mart 1899 Atatürk'ümüzün Harp Okulu'na girdiği gündür. O ve zekasını takip eden arkadaşları olmasa ülkemiz ve insanımızın bu konuma gelmesi çok zor olurdu, belki de imkansız. Birinci neden bu.

İkincisi ise; Orhan Avcı. Benim abim olur kendileri, bizim abimiz daha doğrusu. Onun doğum günü bu gün. (Her ne olmuş olursa olsun, o en sadık abimizdir di mi gülüm?)

İnsanın bir kız kardeşinin olması ne kadar mükemmel ve paha biçilmez ise, bir abisinin olmaması da o derece berbat bir şeydir. Hele ki bu insan benim gibi abi hasreti çeken, abisizlikten adeta kıvranan bir insansa vay haline.

İyiki doğdun abi. Seni seviyorum.
N

Kız kardeşime Not: "Tanrı bize içi bozuk olmayan abiler versin." Amien.

10 Mart 2012 Cumartesi

Ben istisna isem kaide nerde?

Anatomimde bi gariplik var.

Seviştikten sonra uyuması gereken erkek cinsi değil mi?
Öyleyse niye hep uykum geliyor?

Şu saçma araştırmalara güvenmeyiniz. İstisnalar kaideyi bozmaz derseniz; istisna varsa kaide yoktur derim.

Dağılın.

Korkularınızdan Neden Korkmamalısınız.


Korkular insanın hayatını cehenneme çevirir.

Yanlış. İnsanın hayatını cehenneme çeviren asla korkular değildir. Korktuğumuz şeyi yapmadan önce onu yaparsak nelerin olabileceğini düşünürüz, endişelenir ve daha fazla endişeleniriz. Cehennemi ayağımıza getiren bu endişedir.

Karanlıkta kalmaktan korktuğumuzu varsayalım, bir sürü teori üretiriz. Karanlıkta kalırsam; misal, cinler gelirse, elinde baltalı bi adam gelirse beni öldürmek için, etrafa fareler varsa ve onların saldırısına uğrarsam, yarasalar! onlar karanlıkta görür, ya beni bulup bana saldırırlarsa, ölüler; zombi olup üzerime yürürlerse vs vs vs.. Bakın, henüz karanlıkta kalmadık.

Korkularımız  hakkında endişelenmeye başladığımızda; normal zamanda aklımıza hatta hayalimize gelmeyecek şeyler çıkar ortaya ve bizi asıl korkutan korktuğumuz şey değildir..

Haklarında endişelenmek yerine korktuğumuzu sandığımız şeyleri gerçekleştirdiğimizde görürüz ki düşündüklerimiz ve endişelerimizin komplesi boşa imiş.

Birkaç saat karanlıkta kalın, endişelendiğiniz hiçbir şey gerçekleşmeyecektir.

Korktuğunuzu sandığınız şeyleri gerçekleştirin, göreceksiniz ki aslında korkulacak pek bir şey yokmuş.

Endişe, fazlaca stres yaratır; stres vücudun hormonal dengesini sürekli olarak bozar ve kanser; ülser; migren; fıtık; astım vs vs birçok hastalığa neden olur.

Ufacık bir korku, ömür boyu çekeceğiniz bir hastalığa neden olur, korkularınız hakkında endişelenmeyin. Kaybeden korktuğunuz şey olmaz, siz olursunuz.

Sevgiyle ve korkularınızdan uzak kalın.

N.

8 Mart 2012 Perşembe

Nasıl kadın olunur?


Kadınlar Günümüz Kutlu olsun Gençler! :)

24 yaşındayım, henüz çok küçüğüm; belki bu nedenle anlayamıyor olabilirim ama aklıma takılmasını engelleyemiyorum şu kadın ve kız olma mevzusunun.

Nedir bu işin aslı? Bizi birbirimizden ayıran vajinamızdaki o küçücük zar olamaz di mi? Hadi oldu diyelim, ne değişiyor şu zar gidince? Bizi kız olmaktan alıkoyup kadın yapan ne gibi değişiklikler olabilir vücudumuzda ya da ruhumuzda?

13-14 yaşında zarından vazgeçmiş minik kızları düşünürsek, zarın yok olmasıyla birlikte kadın mı oluyorlar? Kıstas nedir?

Ben hep minik zarımı paylaştığımda hiçbir şeyin değişmeyeceğini düşündüm, beni küçük ve haşarı bir kız çocuğu olmaktan hangi zar alıkoybilirdi? Hiç biri. Nitekim de öyle oldu, kendimi kadın hissede bileceğim hiçbir şey gerçekleşmedi ve hala da gerçekleşen bir şey yok :D O halde, kendi adıma düşünürsem kadın veya kız olmanın zarla hiçbir ilgisi yok.

Nasıl kadın oluna bilir ki? Oyuncaklarla oynamayı bırakıp yemek yapmaya başladığında mı kadın olursun?
Arkadaşlarınla eğlenmekten vazgeçip temizlik yapmaya başladığında mı? Okulu bitirip diplomalı bir EV KADINI olduğunda mı olursun kadın? Ne zaman, nasıl kadın olunur? Çocuk doğurunca mı? Kocanın isteklerini eksiksiz yerine getirdiğinde, onun istediği insan olduğunda mı? Yoksa istediğin erkeği, istediğin zaman elde ettiğinde ve asla bir erkeğin daimi eşi olmadığında mı kadın olursun?

 Alis Harikalar Diyarında'yı müthiş bi zevkle okuyorum, Üç Silahşörler'i de, arkadaşlarımla istediğim gibi eğlenip sohbet edebiliyorum, çocukça diye nitelendirdiğimiz her şeyi yapma kapasitem en üst düzeyde. O halde benden 70 yaşında da girsem kadın olmaz.

Bizleri birer zara bağlı olarak kadın ya da kız diye ayıran zihniyete şunu söylemek istiyorum;

"...
Keşke koyun beyninin,
Yarısı sende olsa.
Böyle sakat fikirler,
Durduğu yerde solsa.

Biraz ileri gittim,
İncittim biliyorum,
Bütün koyun cinsinden,
Özürler diliyorum.

Canan Tan (Sol Ayağımın Baş Parmağı) "

Keşke böyle bir günü kutlamak yerine, daimi olarak saygı gösterilse hemcinslerime. Değerli oldukları hissettirilse ve vazgeçilmez.


Sevgiyle kalın.
N.




Ne kadar mükemmel di mi, hepimizde dünyayı değiştire bilecek potansiyel varken; dünyayı değiştire bilecek erkekler doğurmayı tercih ediyoruz. Neden?




7 Mart 2012 Çarşamba

Anna Karenina - Nikolayeviç Tolstoy



“Doli; evden, kocasından ve çocuklarından iyice bunalmıştı. Yaz ayını kız kardeşinin evinde geçirmişti ve bu çok üzüyordu onu, ne yapsaydı? Kocası onların yüzüne bile bakmıyordu. Kafasını dağıtmak için Anna’ya gitmeye karar verdi ve yola koyuldu.

At arabasıyla gidilen 4-5 saatlik yol boyunca Doli’nin her şeyi fazlasıyla düşünme fırsatı olmuştu. 

Anna’nın belki de kocasını terk edip Vronski ile yaşamaya başlaması kötü görünüyordu ama aşkının peşinden koşmuştu. Pörsümüş, anlaşılması imkansız, aşk ve meşkten zerre anlamayan kocasını; onu ev işlerini yapacak ve çocuğunu büyütecek bir kukla gibi gören, aşık olmadığı kocasını ne pahasına olursa olsun terk etmişti. –Maalesef oğlunu, da- Vronski ile birlikte mükemmel bir aşk macerasına koşmuşlardı. Bir yandan sosyeteden dışlanmış, oğlunu ve kocasını böyle alçakça terk ettiği için insanlar tarafından iğrenilen biri olmuştu, ona keza Kont Vronski’yi de kimse sevmiyordu artık. Diğer yandan ise, aşklarını doyasıya yaşıyor, doyasıya sevişiyor ve seyrediyorlardı birbirlerini. Bu aşk Anna’yı kıskanılacak ölçüde güzelleştirmiş ve çok daha fazla çekici kılmıştı. 

Doli her ne kadar başta kararsız da kalmış olsa, şimdi Anna’nın en doğru şeyi yaptığına inanıyordu. O da en azından 4 veya 5inci çocuğunu doğurmadan önce ona yapılan kurlara kayıtsız kalmasaydı şimdi bu işkence dolu hayatı çekmek zorunda kalmayacaktı.

Yol bitti, Doli ve Anna uzun zamandan beri nihayet birliktelerdi. Anna, Doli’yi(yengesi aynı zamanda) herkesten çok severdi. İkisi de sırlarını sadece birbirlerine anlatırlardı. 

Doli; Vronski’den kardeşine çektirdiği acılar nedeniyle pek hoşlanmasa da onun tarafından çok iyi karşılanmıştı. Sohbet etme fırsatı bulduklarında ise Doli, Anna’nın dünyanın en şanslı insanlarından biri olduğunu düşünmüş ve kocasını terk etmesinin nedenini çok iyi anlamıştı. Vronski gibi bir erkek olabilir miydi? Kibar, ölçülü, kültürlü; sesi ve ses tonunu Doli’nin Vronski’yi dinleyememesine neden oluyordu. Bakışlarındaki masumiyet ve aşk, vücudunun şekli, Anna’nın sonuna kadar haklı olduğunu haykırıyordu. 

Zaman geçirmek için, sırayla eşlerin değiştirildiği Tenis oyunu Doli’nin pek hoşuna gitmemişti, fakat yatağına yatıp gözlerini tavana diktiğinde Veslovski’nin tenis oynarken kolları ve gövdesinin nasıl da çekici olduğunu düşünüyordu ki o sıra Anna girdi içeri. Onca zaman konuşamadıkları şeylerin acısını bir gecede çıkarmaya çalıştılar. 

Ertesi gün Doli, kafasının rahatladığını ve çocuklarına düşündüğü şeyler için çok haksızlık ettiğini farkına vardı. Bir an evvel onları görmek ve onlarla doyasıya hasret gidermek için dönüş yoluna koyuldu. 

Şimdi her şey gözüne daha güzel görünüyordu ve kocası dışında hayatındaki her şeyden memnun olduğuna karar verdi. Ah şu kocasını zamanında terk etmiş olsaydı..”


ve 
Uyumuşum. Geri kalan 200 sayfada beni neler beklediğini biliyorum fakat Doli’nin Vronski’yi tasviri beni öyle etkilemiş ki, gecenin geri kalınında Vronski’yleydim.


Okuduğum ilk kitabın bu Graf lev Nikolayeviç Tolstoy.
İyi uykular.
N.


Not: Bil ki benim için Senden önce Fyodor Mihayloviç Dostoyevski gelir, yaşadığınız hayatlar nedeniyle küçük bi önyargı diyelim biz bu seçime.



Vronski ve Anna; Vronski biskolata reklamlarından fırlamış gibi maaşallah





2 Mart 2012 Cuma

Mart ayında bir Zü

Zü!

Mart'ın 2sine geldik. Marteniçkam nerde benim?

Yollarda "Spartacus Cats"i çeken kediler mi ararsın artık. Bi taraftan savaşan bi taraftan sevişen. Sadece öyle olsa yine iyi, gayler lezbiyenler de var biliyor sun. 3lü 5li gruplar mı ararız artık; ne ararız bilmem.Bildiğim bir şey var.

YAŞASIN ÖZGÜRLÜK!




O amına kodumu Somer ipnesinin de ağzını yüzünü dağıtırız. İçimiz rahatlar.

Seni çok seviyorum. Elzabet'i de :D
N.

1 Mart 2012 Perşembe

Andy Whitfield!

Spartacus; Blood and Sand, Gods Of The Arena ve Vengeance sezonlarının tüm müzikleri aşağıdadır.






Andy!
İçimi acıtıyor sensiz geçen her bölüm.
Şu müzikleri de ne fena yapmışlar di mi? Her biri seni anlatıyor, seni hatırlatıyor.

Sevgiyle kal.
En güzel ve en derin öpücüklerimi yolluyorum.
N.

27 Şubat 2012 Pazartesi

Spartacus - Andy Whitfield


Bi gün haber okumuştum. Lucy Lawless çıplak! bildiğimiz gibi sesleneyim, Zeyna çıplak! Abd nin bilmem ne kanalında bi dizi başlıyor; adı bilmem ne(yazmıştım ismini ama kim bilir hangi not kağıdında) vs vs kıs bi yazı ve belden yukarısının olduğu göğüsleri kapalı bir fotoğraf.


Herkesin ağzındaydı, Spartacus; Spartacus.. Hep merak ettim fakat bir türlü izleyememiştim. Sonra bu Spartacus seslenmeleri; "abla Andy öldü; ölemez; nasıl ölür" yakarışlarına dönüştü. Tamam bi başrol oyuncusu ölmüştü ama insanı bu kadar üzmesi nasıl mümkündü. Çok aldırmıyordum, anlatıyordu kardeşim"iki küçük çocuğu varmış, ölürken çocuklarına ben artık uyuyacağım ama sizi her zaman seyrediyor olacağım" diyormuş; üzücüydü fakat yine anlamıyordum...


Ta ki geçen haftaya kadar. Geçen haftanın başında aldım ilk sezonu ve salı günü izlemeye başladım. salı üç bölüm, sonra cumartesiye kadar ikişer bölüm izledim cumartesi de dört ve ilk sezon bitti. Ben de bittim, bu adam nasıl öle bilir? Duruşu, bakışı, aşık oluşu, kucaklayışı karısını, sevişmesi onunla hem de en alevlisinden... Şimdi napıyordur karısı onsuz di mi? Sezon sonunda esiri olduğu Batiatus'un hanesini yakıp yıkıyor ve kendiyle birlikte tüm kölelere özgürlüklerini veriyor. Sezon orda bitiyor. Nasıl da kendi hayatıyla özdeşleşen bir final bölümü..

Özgürlüğünü o şekilde kazanmasını hiç istemezdim, şimdi yeni spartacus ü gördükçe suratının ortasına bi yumruk atasım geliyor, kim alabilir ki Andy'nin yerini?

Lucy'yi içeren haber Spartacus un başladığıyla ilgili bir habermiş...










Sensiz Spartacus bir hiç Andy.
Seni hatırlayacağız.
Belki cennette karşılaşırız bi gün ne dersin ;)






21 Şubat 2012 Salı

Fetih 1453

17 Şubat 2012 Cuma

Rafael Nadal ve Roger Federer



Bu videoyu hep sevmişimdir. Bu nasıl bir tatlılıktır yarabbi;
Gerçek mi bu Nadal?
N.

15 Şubat 2012 Çarşamba

Kırmızı - İstanbul Devlet Tiyatrosu

-Sana bir şey sorabilir miyim?
-Sormanı engelleyebilir miyim?
-Gerçekten de siyahtan korkuyor musun?
-Hayır, ben ışığın yok olmasından korkuyorum.
-Yani körlük gibi mi?
-Hayır, ölmek gibi..


Nihat İleri ve Turan Günay oynuyor.

Rothko(bir ressamdır)'nun asistanı ile geçirdiği birkaç yılı anlatıyor oyun. 20. yy da sanatın rolü üzerine düşünen herkesi yakalayacaktır gibi bir cümlesi var tanıtımın; ben düşünmedim hiç; bu cümle nedeniyle de ne kadar öğrenirsem öğreneyim cahilliğimi bir kere daha hatırladım.

Sabit fikirli, insanların resme bakış açılarını değiştirmiş ve var olana yenisini katmış bir ressamın şimdi onun yarattığına yenisini katıyor olmalarından; yaptıklarının içselliğini, derinliğini anlamayan yeni nesil ressamların (kendini ressam sananlar onun tabiriyle), (yine ona göre) umursamazlığından, ruhunun ve bedeninin duyduğu acıyı çok sert bir dille aktarıyor asistanına. Onu aşağılayarak, diğerlerinin hıncını alıyor gibi görünüyor Rothko.

Resim kendi kendini yaratır diyor, en alt katmanı atar ve beklersin; beklersin; beklersin; o sana ne yapman gerektiğini anlatır, ne hissettiğini ve kendinin aslında nasıl bir resim olmak istediği anlatır. Hangi renk, hangi ton, hangi nesne, hangi his.. Sadece beklemeli ve resmi dinlemelisin diyor. Öyle dinlemeden kafana estiği gibi savuramazsın fırçayı, resim istediği şey olmazsa mutlu olmaz diyor. Tıpkı biz insanlar gibi; toplumun bize dayattığı meslekte mutlu olmayız mesela, bokçuluk bile olsa kendi istediğimiz meslek bize en mükemmeli gelir.

Hayatı tüm çıplaklığıyla anlatmış, patronun; işçinin nasıl olduğunu ve nasıl olması gerektiğini.. Kibir, öfke ve sabit fikirliliğin insanın yüreğini nasıl zora soktuğunu; yalnızlığı, ölümü...

Renklerin doğru ışıkta kendilerini nasıl da güzel anlattıklarını hatta sadece kendilerini değil hayatı da ne güzel anlattıklarını. Onları bağdaştırdığımız duygularımız ve bu duyguların kişiden kişiye gösterdiği değişimler, belki bu duyguların yersizliği..



Dipnot: Benim için;
Siyah: Yalnızlık demek, kendi kendinle baş başa kalabilmek, düşünmek. Siyaha gözleriniz her türü alışır. Gece siyahtır, gözlerinizi kapadığınızda gördüğünüz şey siyahtır, ondan korkmanıza asla lüzum yoktur çünkü o nerdeyse hayatımızın her gününde var ve ona alışmak çok kolaydır.

Kırmızı: Özgürlük demek benim için, zafer demek, kendinin hakimi olmak ve savaşmak demek. Yılmamak, direnmek ve ruhumun sonsuzluğa kadar özgür olması demek.

Beyaz: işte bu ürkütücü, benim için ölüm demek olan renk bu; asla alışamadığım ve alışamayacağım. Hayatımın çok az bir kısmında olan ve önünü görmek için milyarlarca ışık kaynağı verseniz beyazın içinde işe yaramayacak olan renk. Acımasız bir körlük, insanı siyahla değil; beyazla delirterek öldürebilir siniz çünkü gözler beyaza asla alışamaz.

Nihat İleri





Sevgiyle kalın Nihat İleri ve Turan Günay;
Yine bekleriz İzmir'e.
N.

14 Şubat 2012 Salı

Güzel bir gün ölmek için.

Ne kadar kasvetli, berbat bi gün.

Bütün bulutlar toplanmış ve hep birlikte kararmışlar, beni de karartıyorlar. Güzel bir gün ölmek için. Esen rüzgar tenine dokundukça için olduğundan çok daha fazla ürperiyor, sanki evrenin bir yerinde varlıklar toplu intihar ediyor ve gökyüzü de onlara eşlik ediyor. Ardından yağan yağmur aslında o varlıkları kaybetmiş olmanın ne kadar acı olduğunu haykırıyor, yapmayın dercesine ağlıyor yağmurlar ama nafile.. Rüzgar gittikçe sertleşiyor, yönlerini değiştirip düşüşlerini geciktirmek için intiharcıların ama yettiremiyor gücünü; çünkü ağır insan eti. O eti taşımak da ağır, o kadar gücü yok esen sonra fırtınaya dönüşen rüzgarın..


Ne berbat, ne iç karartıcı bir gün. Ölüme ne kadar sürüklüyor insanı; ne kadar yakın hissettiriyor ölümü insana; ne kadar dost canlısı ve kucaklayıcı. Sanki milyarlarca insan arasında kucak açacak tek bir varlığın olmadığını kanıtlarcasına, sessiz; sakin ve huzurla kucak açıyor.

İnsan oğlu nasıl çaresiz, nasıl güçsüz böyle havalarda. Öyle heybetli ki gökyüzü, yağmur, rüzgarlar; güçlerini sergiliyor ve senin aslında bir sıçandan farksız olduğunu nasıl hatırlatıyorlar sana. Sen bir sığıntısın. Günün birinde ölmeye mahkumsun ve vücudunu yiyen böcekler kadar bile değerin kalmayacak. Haddini bil. Doğaya meydan okumak ne senin işin ne de diğerlerinin. Doğa istediği sürece yaşarsın. İstemese çoktan ölmüştün ve istemezse hemen ölürsün.

11 Şubat 2012 Cumartesi

Gotye - Somebody That I Used To Know




Biliyo musun? Kimse senin gibi değil.
N.

10 Şubat 2012 Cuma

Reklamın dik alası.



.


Bu reklamı yapan insan mı acaba?

Bence değil, ve daha fenası; bizi de insanlıktan çıkarmaya çalışıyor.

9 Şubat 2012 Perşembe

Kalbim dört mevsim (1000 mevsim olsan 1 boka yaramazsın)


Ben ömrüm boyunca bu kadar aşağılık bir dizi daha izlemedim, nasıl da denk geldi; belki iki bölümde toplamda yarım saat falan izlemişimdir.

Dizi tamamen kızlık zarı üzerine kurulmuş. Farklı yaşantılarda üç kadın var, birini kocası aldatıyo ardından halası mıdır nedir bi kadın var aralarındaki diyalog aynen şöyle;

Hala: Kızım emin misin, hayır bu durumda kimseyle evlenmezsin bi daha, kim alır böyle bi kadını?
Aldatılan kadın:…..

Böyle bi kadını derken?


Sonra bu aldatılan kadının kardeşi var, bi de bunun sevgilisi; anladığım kadarıyla kadın bu çocuktan önce(çocuk dediğim bi polis) biriyle birlikte olmuş. Bunlar yalaşıyo malaşıyo çocuk tam elini kızın vajinasına doğru uzatırken; kenara çekiliyo ve kriz geçirmeye başlıyo;

Sevgilisinden önce başkasıyla birlikte olmuş kız: Noldu hayatım?
Polis gerzeği: Unutamıyorum unutamıyorum, yapamıyorum, aklımdan çıkmıyor; düşündükçe dokunamıyorum sana… vs

Amk, sen bu kızı bi zar için mi seviyosun?

Bi de diğerlerinden alakasız bi kız var. Bu da onun sevdiği fakat kendisini sevmeyen bi adamla birlikte olmuş yakınlarda, adam da bunu tınlamıyor falan; kızın annesi öğrenmiş durumu ve kızıyla aralarında geçen konuşma şu şekilde;

Anne: Kim alır artık senin gibi bozuk kızı, kim naapsın seni? Nasıl gidip o ipsize verdin; aaah aaah şimdi kimler alır seni, alan da bu bozuk diye geri çevirmez mi?
Kız:….

Yumurta mı lan bu? Güzel bir şeyden bahsetmiyor muyuz?

Merakalısına: Star tvde yayınlanıyor bu, bu akşam yani, Perşembe. Nasıl yozlaştırıyorlar milleti, nasıl her koyundan beter beyne yerleştiriyolar, kadınlar özgür olamaz, kadınlar kocalarına ait birer maldır diye bağırıyor dizi; onu yayınlatanlar;  onda oynayanlar.. 

ŞUNU BEYNİNİZE KAZIYIN; KADINLAR ÖZGÜRDÜR, İSTEDİKLERİNİ İSTEDİKLERİ GİBİ YAPARLAR. NE ERKEKLERE MUHTAÇTIRLAR NE DE ONLARA KÖLE.

Bedenimize ait bir parçayı kiminle paylaşacağımıza sadece kendimiz karar veririz, hiç kimsenin bunda ne söz hakkı vardır ne de yorum.

Bunlar kör cahili bile geçmiş; kadın ruhuna değil zarına önem verenlerin pipisi düşsün; bin beter olun.

Kana kan. Kökünden kesmek lazım çük beyinlilerin çükünü.
Dağılın lan.

N.

8 Şubat 2012 Çarşamba

Göz yaşlarına hakim olamamaktır Eskişehir.

Allah kahretsin.

Efsad'ı; Eskişehir'i çok özledim.

Koklayıp gelmek istiyorum sadece kış ve soğuk kokan sokaklarını..


Huzur ve güven dolu caddelerinde başıboş yürüyüp; dondurucu esen rüzgarınla yeniden ölesiye sevişinceye kadar kendine iyi bak.

Ben eskileri hep sevdim zaten, eski-insanları, eski-eşyaları, eski-jazzları, eski-kitapları...
Seni de çok seviyorum Eski-şehir.

N.

Bence artık sen de HERKES GİBİSİN - Nazım Hikmet Ran

Benim çok sevdiğim bir adam var: Nazım Hikmet. Bir de şiiri; Herkes Gibisin. Çok severdim ve deli gibi okurdum kendi kendime, İyi de yaparım bu işi; vurgusu, tonu, tınısı; sesimin oldukça iyidir(yalnız şiir okurken- uzun zamandır okumuyorum gerçi) lakin gün gelip de bunu dinledikten sonra bir daha asla okumadım şiiri.




Bence Artık Sende Herkes Gibisin Cem Karaca ile  ahsarkilarah



Huzurla uyuyunuz Nazım Hikmet Ran ve Cem Karaca,
Memleket öyle bir uyuyor ki; huzurun da ötesinde..

N.

İmpossible is nothing.


Bir önceki gece İzmir mükemmeldi.

Gecenin yarısında güneşli bir gün yaşıyor gibiydik. Ard arda çakan şimşekler, imkansızın olmadığını gösteriyordu; hatta şu sıralar gündüz bile o kadar parlak ve güneşli görünmüyor İzmir'de yeryüzü. Şimşeklerden sonra öyle bir gürlüyordu ki gökyüzü; kükreyen bir aslan gibi "İzmir satın alınamaz" diyordu adeta. Hiçbir hükumet başaramaz bizi satın almayı.


İmkansız, imkansızdır. Biz millet olarak her şeyin altından kalkabilir; üzerimizdeki ağırlığa hert ürlü fırlatabiliriz hatta üstüne basarsak ezebiliriz bile, yeter ki isteyelim.

"Hayal gerçek; hayatım mecaz" der Eren Kazım Akay. Ne kadar da doğru; hayallerde yaşarsak bir gün o hayaller gerçekliğe dönüşür.

Biz özgür, laik ve Atatürkçü bir ülkeyiz.

Ben özgür, huzurlu ve Atatürkçü bir insanım.

N.

6 Şubat 2012 Pazartesi

Güzel bir gün ölmek için.

Bişey var bugün; kendimi bekliyor; bekliyor ve daha fazla bekliyor hissediyorum. Akşam yüksek yastıkta uyumuşum yanlışlıkla; boynum kopacak gibi ağrıyor ve uyumak istiyorum. Boynum, kollarım, bacaklarım, beynim kısaca hiç bi yerimde hal yok.

Güzel bir gün ölmek için.
N.

4 Şubat 2012 Cumartesi

Kraliçe N.

-Sigara bulamadım.
-Öyleyse puro iç.



"Sigara bulamıyorsanız puro için."

Kraliçe N.



2 Şubat 2012 Perşembe

Ayrılık


Çok güldüren bir oyun olduğunu söyleyemem ama ayrılmak üzere olan insanlar için birebir. Eşlerin birbirlerini nasıl gördüklerini, hangi huylarına, özelliklerine karşı hangi tepkileri vermek isteyip aslında hangi tepkileri verdikleri; birbirleriyle paylaşımlarının neden azaldığını; bir nevi de bu durumlarda ne yapmalarının iyi olacağını anlatıyor oyun.

Gürol Tonbul'u daha önce izlemedim ama Şebnem Doğruer'in müthiş oyunculuk kabiliyetini tam olarak yansıtamasına izin vermeyen bir rol üstlendiğini düşündüm oyunu izlerken. Hani derler ya öğretmenler velilere, aslında x çocuğunuz çok zeki ama bunu gösteremiyor, onun gibi; rolü oyunculuk kabiliyetinin altında kalmış gibi geldi.

Sevgiyle kalın Şebnem Doğruer.
Bir sonraki oyunda görüşmek dileğiyle.
N.

http://www.mavisanat.org/





İzmir'de Kar (Sabaaah olduu güün doğdu, pencereeemde kaaarlar)

İzmir'e kar yağıyo; üstelik de oldukça iyi tuttu.

Bugün dünya yansa umurumda değil, akşam gitçem eve giycem botları, takçam eldivenlerle şapkayı doooğru sokağa, eminim herkes orda olur zaten :D

Yatıp, yuvarlanasım var karda :D



Efsad'ın sağında bi yokuş vardı, minik bi kızla nasıl güzel oynamıştık. O gün nasıl mutluysam şimdi de öyle mutluyum :D

Sevgiyle kal kar.
Daha çok yağ lütfen.
N.




1 Şubat 2012 Çarşamba

Barış Manço'ya mektup

Aradan 13 yıl geçmiş. Dün gibi hatırımda oysa.

Bir akşam okuldan eve geldim; belki gün içerisinde duymamışımdır, hatırlamıyorum. Annem oturmuş sobanın karşısına içi çıkacak gibi ağlıyor. Ağzını bıçak açmıyor, sadece ağlıyor; gözleri morarmış artık nerdeyse.. Sonra babamı hatırlıyorum, oturuyor koltuğun üzerinde, elleriyle kapatmış yüzünü; o da ağlıyor, iç çekişinin sesini duyabiliyorum. Ben annem ve babamın hiç tanımadıkları biri için bu derece gözyaşı döktüklerini hayatım boyunca sadece o gün gördüm, bir daha da göreceğimi sanmıyorum.


Bir albümün vardı, annem Türkiye'den getirtmiş. Tüm albümlerinden derlenmiş bir albüm. O zamanlar teyipler var, albümün de zaten kaset şeklinde. Türkiye'ye göç ettiğimizde 5 yaşımdaydım ve kendimi bildim bileli dinlerim o albümü. Düşün bi kere 5-6 yaşlarımdayım ve oturmuş Hayır, Domates biber patlıcan falan dinliyorum; anlamıyorum tabi hiçbir şey, büyüdükçe dank ediyor.

Sen sadece Adam Olacak Çocuklar'la bize değil meğer dedikleri gibi 7'den 70'e herkese hitap ediyor muşsun. Bizi "Arkadaşım Eşek"'le güldürürken "Hayır"la anne, babalarımızı ağlatıyor muşsun, büyüyoruz ve "Hayır"la biz de ağlıyoruz.

Birini kaybederiz ulusça, ama seni kaybeden sadece türk ulusu değil, tüm dünya uluslarıydı. Ne garip di mi, insan birini kazandığı günü hatırlamaz, hep kaybettiği günü hatırlar..

Hep boğazım düğümlenirdi Barış Manço deyince, şimdi beynim de düğümleniyor. Hani bazen insanı sükunet anlatır ya, rica etsem dinler misin sessizliğimi Barış Abi..


Keşke burda olabilsen ve sarılsan bana, başımı okşasan hafiften.
Seni seviyorum.
N.







31 Ocak 2012 Salı

Fotografium - Canon 600D

Bu Vlat'la Abd ye giden Ali var ya, geçen gün gelmiş artistlik yapıo, -babasının parasıyla aldığı- makinesinin yanında benimki hiçmiş, sonra bi de bana üzülme üzülme diyo. Sen o tarz şeyler söylemesen üzülmeyeceğim zaten.


Bildiklerimin birçoğunu p80 imle yapmakta zorlanıyor olabilirim. Ne pahasına olursa olsun; D90 mı olur, Eos 600D mi olur bilmem; nasıl benim olacağını da bilmem ama birine mutlaka sahip olacağım.

Bulduğum mükemmel bir yolu size de göstereyim;


Fotografium Canon 600D profesyonel fotoğraf makinesi hediye ediyor! Yarışmaya katılarakCanon 600D Manfrotto tripod ve Kata sırt çantası kazanma şansı yakalayın! http://blog.fotografium.com/fotografium-canon-600d-hediye-ediyor/ sayfasını ziyaret ederek yarışma hakkında diğer bilgilere ulaşabilirsiniz.


Sevgiyle kalın.

26 Ocak 2012 Perşembe

Jeanne D'arc'ın Öteki Ölümü - Ayrılık (E.Ü. AKM'de)










Geçen sezon sabırsızlıkla beklediğim bir oyun vardı., Jeanne D'arc'ın öteki ölümü. bikaç arkadaşımı ikna ettim, gittik oyuna.

Jeanne D'arc yakılarak öldürülmüştür. Onun halk tarafından kahramanlaştırılmasından korkan engizisyon mahkemeleri; ömür boyu hapse mahkum olmuş bir kadının Jeanne'nin yerini almasını isterler. Kadın, halk önünde af diler ve Jeanne'ı küçük düşürmeyi başarırsa hayatı bağışlanacaktır. Hayatı ve onuru (Jeanne ve ikisinin onurları) arasında kalır. Tanrı ile birlikte cellat da ona eşlik eder.

Tanrı: "Jeanne Dar'c olmak zordur ama Jeanne D'arc olarak kalabilmek daha da zordur", "İsa'yı kurtarsaydım mesih olmazdı. Sen de yaşarsan öleceksin; ölürsen yaşayacaksın."(Hitler de öyle yapmadı mı? Belki bi başkasıydı onun yerine intihar eden ama ne fark eder. Yakın bir örnek, Ahmet Kaya. Öldü diyorlar kendisine ve bu onu daha da çekici kılıyor sanırım; bilemem.)  der kadına.

Şebnem Doğruer, adeta yaşıyordu kadını. Süzülüverdi yaşlar gözlerimden.




Şimdi kendi tiyatrosuyla geliyor. Mavi Sanat Tiyatrosu; "Ayrılık" Komedi, tek perde.

Güldürmek mi daha kolaydır acaba yoksa ağlatmak mı? Hadi onlar oyuncu, belki ikisini de zorlanmadan yapabiliyorlar, ya biz? Siviller. En kolayı hangi bizim için, Gülmek mi? Ağlamak mı?

Sanırım ben gülmek cevabını seçiyorum, keşke herkes için ağlamak daha zor olsa.


Eski bir izleyiciniz olarak, yeni bir oyunla; yine karşınızda olacağım Şebnem Doğruer.
Sevgiyle kalın.
    Cumartesi görüşmek dileğiyle.

    http://www.mavisanat.org/









24 Ocak 2012 Salı

Sağlam Basıcan Bu Hayatta


Sınırsız Video İzle - http://www.sinirsizvideoizle.net/saglam-basican-bu-hayatta-mahzar-alansonun-seslendirdigi-semih-sayginerli-lassa-reklami-83744.html




Benim için mühim iki insan "Mazhar Alanson ve Semih Saygıner" Benim için mühim olan hayatımın tanımını benden çok daha mükemmel yapmışlar.

21 Ocak 2012 Cumartesi

Makarena - Los Del Rio

Yine mi Neyzen Tevfik? E yeter ama.

"Zevkine payidarı yoktur bu işin,
Sevişin gençler sevişin."

Usta Neyzen boşuna dememiş.

18 Ocak 2012 Çarşamba

I've got the moooooooves....like Jagger

Bu deprem bilimcilerin hepsine kastım var şu sıralar. Uyuyamıyom lan sizin yüzünüzden geceleri. göt korkusu böyle bişey heralde. Yatağımın baş ucuna bir şişe su doldurup koydum, ilerleyen zamanlarda bisküvi misküvi falan biraz nevale de koycam, hani olur da bina üstüme çökerse, ben içinde sağ kalırsam, maazallah ciğer yetmezliğinden ölmeyeyim diye.


Her an hassiktir şimdi sallanıoz diye kalbim yerinden fırlıyo, sallanan bi saat var ona dikiom gözleri hemen koridordaysam, başka bi odadaysam hemen lambalar. Off delircem.

Sonra içiom içiom, sokarım böyle hayata hadi ölelim diyom. İki saattir İzmir ağzıyla yazıyom bu arada, yeni farkettim :D. Yumurta göte dayanınca insan özüne dönüyor demek ki. :)

Diyeceğim şu: Çok bilmiş bilim adamları böyle konuşup insanların psikolojisini bozacağına, belediyelerle işbirliği yapsınlar ve şehirlerimizi depreme daha dayanıklı  hale getirsinler.

400 küsur yıl önce olmuş en büyük deprem İzmir'de, bi de şimdierde mi olcak, nnansını satayım ne talihli başım var, doya doya bi yaşayamadım ya.

Soldan sağa: Züriye ve Ben; Öndekiler bira, arkadaki de Alsancak. :)
Ben gitçem burdan.

16 Ocak 2012 Pazartesi

Bay J

Misafir tabağı yok.
Benim evimde en güzel tabakta ben yemek yerim.
Ben verdim lan onun parasını.

Yeeeah

Yapmalıyım ve Yapabilirim arasındaki fark

Yapmalıyım, yapmam lazım vs demeyecek mişiz.

Bildiğiniz gibi zaten stresli bir hayatımız var, tabi bu streslere neden olan hayatımızdaki kötü olaylar değil sadece, iyi olaylar da oldukça strese neden olabiliyor. Loto çıkması, ebeveyn olmak falan filan.. aslına baktığınızda iyi şeyler fakat hayatımızda alışılagelmiş şeylerin dışında oldukları için strese neden oluyorlar. Stres hakkında, hayatımızda normal olandan farklı olan her şey birer stres kaynağıdır, demiş psikoloji.

Yapmalıyım dediğiniz an, müthiş bir strese giriyorsunuz; çünkü vücudunuza; ruhunuza; yapmalıyım dediğiniz şey için direktif vermiş oluyorsunuz. Zorluyorsunuz onları. Çözüm aramaya başlayan varlık kısa süre içinde bir sonuç elde edemeyince hayal kırıklığına uğruyor. Sonra ona yeniden direktif yolluyorsunuz; Yapmam lazım! Bu sefer daha önce deneyip yapamadığı için kırgınlığının üzerine yeniden yapmaya çalışıyor ve stresi çok çok fazla artıyor.

Halbuki yapabilirim dediğinizde vücut ve ruhunuzu bir şey için zorlamıyorsunuz ve onlara güvendiğinizi gösterip güç veriyorsunuz. Her hangi bir zaman kısıtlaması yaratmıyorsunuz onlara, özgür ve güvenli çalışmalarını sağlıyorsunuz ,onlar da sizi stressiz bir ortamda amacınıza yavaş yavaş götürüyor.

Zaten stresliyiz gençler. Hayatımızdaki her şey bizi her an stresli bir varlığa dönüştürebiliyor, bari biz kendimizi sıkıntıya strese göz göre göre atmayalım.

Daha iyi olmaz mı?
Ne dersiniz?

Yapabiliriz.

Sevgiler.
Nadi.

11 Ocak 2012 Çarşamba

Vazgeçmek-vazgeçilmek-vazgeçenler-vazgeçemeyenler


"Ne garip değil mi..
Bir insana vazgeçilmez olduğunu hissettirdiğinizde,
İlk vazgeçeceği kişi siz olursunuz."

Freud



Tecrübeyle defalarca sabitlenmiştir.
Önemsenmek istiyorsanız -ki tüm insanların önemsenmeye ihtiyacı vardır- karşınızdakine bu vazgeçilmezlik hissini vermeyeceksiniz.




Not: İzmir'de olacağı söylenen 8,2 lik depremi sükunetle beklemekteyim.
Tay-yip-e oy çıksın diye Abd nin yapacağı suni bir deprem değildir umarım.

İzmir'imin güzel ve bilinçli halkına,
Sevgiler.

6 Ocak 2012 Cuma

Allah bin belanızı versin.

Gözlerimi kapatıyorum, açtığımda 2013 olmuş olacak.


Esefle saatte 70 km hızı bularak esen rüzgarı dinliyorum. Neden rüzgar var biliyor musunuz bugün İzmir'de? Gavuruz ya, ülkenin ve bir Genel Kurmay Başkanının hapsedilişini kahrolarak; gözlerimizde yaşlarla seyrediyor ve dinliyoruz.
Ondan.




Saygı ve kucak dolusu sevgilerle kalın İlker Başbuğ ve tüm içeridekiler.

Not: Kelimeleri boğazıma dolduran bir hükümete sahibim ya, helal olsun bana. Demek bunu hak ediyormuşuz.

2 Ocak 2012 Pazartesi

2012'ye

İyi seneler gençler!

Geçen baktım, 2011 girişinde hiçbir şey yazmamışım; ana dedim ben bi şeyler yazmıyor muydum? Neden yazmamış olabileceğimi anladım, bu yıl başında anladım. Umutsuzluk.

Herhangi bir şeyden bir beklentim yok, bu yılın kazançlı, başarı, sağlık, huzur ve seyahat dolu olacağına dair bir umudum yok. Bu umutsuzluk mahvediyor beni, bu iş, bu insanlar hayallerimi köreltiyor.



Ey 2012! Ey evren! Senden bana umut vermeni diliyorum, güç ve cesaretimi yeniden toparlamamda yardım et, bana umut ve hayallerimi geri ver.

Huzurlu, heves dolu olabileceğim bir iş bulmamda yahut kurmamda destekçim ol.



Sevgiyle geç 2012.

Öztürk

30 Aralık 2011 Cuma

Kahrolmak hastalıktan

Adaçayı, nane limon, ıhlamur üçlüsü bile kesmezse ben 2012 ye hasta mı girerim?

Ben nereme iççem o biraları, tekilaları :(

27 Aralık 2011 Salı

Grip ve soğuk algınlığı Semptomatik tedavisinde .çdçsc.

Boynumdan başımın ortasına kadar uzanan inanılmaz bir ağrı, vücudumdaki tüm etleri sanki dün akşam vurmaktan çürütmüşler hatta o da yetmiyormuş gibi kerpetenle sıkıştırıyorlar milim milim. Her öksürdüğümde boğazımın bir parça eti kopuyormuş gibi hissediyorum. Sırtımda az sonra iki ayrılacak mışım gibi bir ağrı, şiddetini gittikçe arttırıyor. Kafam vücuduma nasıl ağır nasıl ağır anlatamam; sanki vücudum elli kilo, kafam yüz. Göz kapaklarım açılmamak için çok sağlam bir direnç gösteriyor. Burnum deseniz, akıyor mu akmıyor mu ayırt bile edemiyorum. Evdeyim bugün, çalışmıyorum. Ne mükemmeeeel. Keşke sağlıklı olsaydım da çalışsaydım.

24 Aralık 2011 Cumartesi

Tescillenmek ve Fransa İlişkileri

Çok sevgili kardeşim gerzekliğini bir kere daha tesciledi. Gelen mesajı aynen yazıyorum.

"Fransayla ilişkilerimiz Göteborgla eşleşince kozmetik alımı da durcak, loreal ve maybelineden ne alcaksan al 22 şubata kadar."

Ardından da şu mesaj:


"Eyvahlar olsun :(  loeralin cilt temizleme ürünlerini de alamıcaz."

Koyun can derdindee, kasap et.

Dipnot: Fransanının simgesi neden horozdur?

"Kendi ayakları bokun içindeyken şarkı söyleyen tek hayvan horozdur da ondan."

Eeee klavuzu karga olanın ayakları boktan çıkmazmış.

Sevgiler.

Nesin?

Uzay boşluğundasınız. Evreni komple görebildiğinizi hayal edin. Her şey ne kadar sakin değil mi? Yavaaaş yavaş hareket ediyor tüm gezegenler, yıldızlar. Parıl parıl parlayan güneşin etrafında dönüyor bazıları, bazılar kendi çevrelerinde; bazıları da sakince yerli yerinde. Her birinin farklı görevi var ve huzur içinde görevlerini yerine getiriyorlar.


(Tatlı bir not: 1930'da Plüton, var olan sekiz gezegenimize katıldı ve gezegen sayımız dokuza çıktı. Güneş Sistemi'mizdeki en genç ve minik gezegendi o ve en haylazları. 2006 da farkettiler ki Plüton'un belli bir yörüngede dönmüyor. Bazen dönüyor Güneş'in etrafında, bazen duruyor, bazen zikzak çizerek ilerliyor, yaramaz bir çocuk bizim Plüton. Sonra dünyanın bilim adamları oturup bi karar verdiler, bu olgun; ne yaptığını bilen gezegenlerin arasından Plüton çıkmalıydı. Çıkardılar.)

Tüm gezegenleri tek tek inceleyebilirsiniz; her birinin kendince bir sorunu vardır, kendince bir iç huzuru. Dünya'yı bakın, diğer dostları gibi o da kendi işinde gücünde, kendi etrafında dönüp gün dönümünü, Güneş etrafında dönüp yıl dönümünü tamamlamakla uğraşıyor. Açıyı biraz küçültünce Dünya içinde kıtaları görebiliyoruz, Asya'sından tutun Antartika'sına, hepsinin kendine göre bir yaşayışı, içinde barındırdığı ırkı, rengi var; hepsi kendi bölgesinden sorumlu; ara sıra gereklilikleri için anakarasının şeklini değiştiriyor, hepsinin farklı birer huzuru ve görevi var; onlara keza okyanuslar; okyanuslara bağlı denizler; akış yönleri, üzerlerinde barındırdıkları rüzgarlar, şartlar gereği gerçekleştirmek zorunda oldukları su hareketleri, hepsi kendine özgü ve hepsini birbirinden ayıran çok özellik var.

Bi kıta hayal edelim, Asya olsun hadi o da; (Kökenimiz Asya biliyorsunuz, Çin seddinin yapılma nedeni Türk akınları; Kavimler göçünün nedeni, artık Asya'da göl yahut verimli toprak bulamayan Türkler) Japonya'sı var, Moğolistan'ı var, Afganistan'ı, Ermenistan'ı, Türkiye'si var tüm ülkelerin farklı dili, dini, ırkı, kültürü, yaşayışı birbirinden farklı; siyasetleri farklı, sorunları farklı..

Ülkemizi hayal edin, Türkiye'yi; birçok ili var, o her bir ilin kendi içinde birer kültürü, geleneği göreneği var, konulara ve olaylara çok farklı bakış açıları var.

İzmir'desiniz. Birçok aile görebiliyor sunuz, zengin; fakir; ne geldiği yerler aynı ne kültürleri ne düşünce yapıları ne de semtleri.

Çok olmasın hadi iki kişilik bir aile hayal edin, siz kendi anneniz, babanız kardeşinizle görüş ve fikir ayrılığına düşüyorsunuz, her ne kadar birbirinizi anlamaya da çalışsanız, sizdeki hücreler, duygular, yaşadığınız deneyimler, ruh haliniz asla birbirinizi tam olarak anlayamamanıza neden olur. Siz herşeyinizi ele aldığınızda mutlaka bir yanınızla evrende yapayalnızsınız. Kimsenin sizi herşeyinizle anlamasını ve size arzu ettiğiniz gibi yaklaşmasını tam olarak sağlayamazsınız; çünkü, farklısınız.

Şimdi genele döndüğümüzde uzay boşluğundan kendinizi görmeye çalışın, sorunlarınızı, dert ettiğiniz şeyleri bulmaya çalışın; zengin de olsanız fakir de olsanız, en bilgilisi de olsanız insanların, en delisi de; görüp görebileceğiniz herşey içinde ne kadar yer kapladığınıza bir bakın.  Son koyduğum nokta kadar var mısınız?

Varlığınız ve yokluğunuzun fark bile edilmediği bir haritadasınız, kapladığınız yer ve zamanı üzülerek, canınızı sıkarak harcamayın. En küçük nokta kadarsınız ancak, bari içini doldurun.

Sevgiyle kalın.

N.


Ben hala en çok Plüton'u seviyorum.






10 Aralık 2011 Cumartesi

Rezervuar Kanişleri




Uzun zamandır aklımda ama bi türlü yazma fırsatı bulamıyorum, kendi kendime kafamda döndüre döndüre konunun birkaç ana hattını unuttum bile. Hadi yazayım –Ya bi dakka şu sayfa bitsin, baksana Stepan geldi Anna’nın yanına; yazık ya kadın ölcek.. cart curt bir haftadır ertelemelerle bu hale geldim işte.

Konak’ta bi Tiyatro binamız vardı, bilenler bilir. Tadilata girdi burası, ben diyeyim 4 siz deyin 5 yıl önce ve bana o tadilat o kadar uzun geldi ki, şöyle rahat bi on yıl sürmüş gibi hissediyorum. Tadilat sırasında oyunları karşı solda kütüphane binasının yanındaki binaya aktardılar “Melek Ökte Sahnesi”, küçükken kütüphaneye gelince hep merak ederdik ordaki kapının ardında ne olduğunu; çünkü genelde zincir vurulmuş şekilde dururdu, belki de bana hep öyle denk gelmiştir bilemem. Gel zaman git zaman bi oyun çıktı. “Rezervuar Kanişleri” Allah dedim, Hakan Boyav sahnelendiriyo, gidilmez mi? Oooo hem de ne biçim gidilir. Ben, annem ve çok sevgili :D kardeşim gittik oyuna, tabi biletleri bedava veriolarmış gibi hıncahınç dolduğu için İzmir’deki sahneler; hepimiz farklı yerlere oturmak zorunda kaldık.

Oyun bi başladı, dağıldım. Coconut-Harry Nilsson (uzun araştırmalarım sonucu oyundan çok daha sonra öğrendim :D) çalıyor. Zangır zangır; Yarabbim bu nasıl bir tınıdır bu nasıl bi kendini bilmezce yapılmış  şarkıdır. İnsanı, uzay araçsız; uzaya gönderiyo, o derece bayılıyorum şarkıya. Yerlere yattım oyunda gülmekten, annemi de gözetliyorum göz ucuyla acaba nasıl bi tepki vercek fütursuzca gülmeme diye ama nafile :D tepki mepki yok; demek neymiş, tanıdık insan arasında ağzını burnunu doldurarak gülmeyecek mişsin.

Oyunun etkisinden nerdeyse bir hafta kurtulamadım, sonraki ay bir de ne göreyim; oyun yeniden sahnede. Toplamda o yıl 3 sefer gittim oyuna (Ertesi yıl bilmem ne kararıyla oyunu gösterimden kaldırdılar, çok hayalim vardı; çok arkadaşıma seyrettirecektim oyunu ama olmadı. ) artık profesyoneldim, birçok replik kazınmıştı beynime. Kesinlikle gitmenizi tavsiye ediyorum, tabi bi daha oynarsa…

Bir Quentin Tarantino filmi olan  Rezervuar Köpekleri’nin yarısından sonrasının yeniden yazılması gibi bir şey olmuş oyun(Filmi de oyundan sonra izledim ha :D ), hani sağ kalanların bir araya geldiği sığınaktan sonrasının devamı, neyse burada üç karakter vardı Sarı (Şuayip Ünsal), Lacivert (Musa Zindan) ve Pembe (Fatih Paşalı). Bir ara Sarı konuşuyordu ve birinin telefonu çaldı. Sarı da repliğe melodiyle devam etti.

Hayatımın şu noktasına kadar izlediğim en iyi ikinci oyundu bu. İlki kesinlikle “Ben Anadolu” onu da şiddetle tavsiye ediyorum.

Şu sıralar Ankara’da olmak istiyorum. “Bir Delinin Hatıra Defteri”ne gitmek için. .



Tüm Rezervuar Kanişleri ekibine, geç de olsa teşekkür ediyorum.

Sevgiyle kalın.






             
                                                   

9 Aralık 2011 Cuma

Sarp ve Kaya Akkaya'ya Mektup



Bi kız kardeşim var biliyorsunuz, onun için yapamayacağım şey mevcut değil; dünya üzerinde beni onun kadar iyi anladığına inandığım bir tek şahsiyet bile yok. Henüz bu hislerimden emin olmadığım dönemlerde, hani havada yumrukların uçuştuğu dönemlerin bitiş aşamalarında, kardeşim de o ortamdayken biri bi soru sordu "Ölecekler ve üç kişiden birini kurtarma hakkın var, kimi kurtarırsın? -kardeşin, eşin ve çocuğun" O yaşın verdiği salaklıkla ve çocuk deyince aklıma hemen minicik bir bebek gelmesi; haliyle ona kıyamamam sebebiyle çocuğum dedim. Kardeşimin gözlerinde hala unutamadığım bir hüzün belirdi ki anlatamam. Olayın üzerinden çok zaman sonra kardeşim geldi ve bana; "O soruyu önce bana sorsalardı ben kardeşim derdim." dedi. Anlatmaya çalıştım ama nafile.


Bi dizi vardı bilir misiniz bilmem "Bizim Aile", hatta Mine Çayıroğlu'nun varlığını ilk defa o diziyle öğrenmiştim ve sanırım Toprak Sergen'in de.(DipNot: Orhan Veli'yi çok severim ve şiir okumaya bayılan bir insanım, onun şiirlerini de yüksek sesle okumuşluğum çoktur. Küçükken bi şiirine beste yapmıştım kendimce, hala bayılıyorum o besteme :D. Bigün o şiirin bestesiyle albüm yapmayı hayal ederdim küçükken, hem de çok. Şiir: "Pireli Şiir"di. Öğreniyorum ki Toprak Sergen benden önce davranıp çıkardığı albüme kendi bestelediği Pireli Şiiri koymuş, çok severim kendisini ama çok gıcık olmuştum o albümü benden önce çıkardığı için hatta fikrimi çaldığı için.) Hangi kanaldaydı dizi hatırlamıyorum ama okuldan eve koşarak gelirdim diziyi kaçırmamak için. İkiz kardeşler vardı, isimlerini isimlerini unuttum fakat görüntüleri beynime işlemiş vaziyette; biri gözlüklü biri gözlüksüz, gerçekte de ikizlermiş. Gözlüklüyü de çok severdim ama gözlüksüze hastaydım, kardeşiyle ikisinin sahnesi gelsin diye dua ederdim; bazen hiç oynamazlardı ve büyük hayal kırıklığına uğrardım.


Geçtiğimiz sezon bi dizi vardı artık bunu hepiniz bilirsiniz, Ezel. Bi karakter var, Tefo. Ay Yarabbim, o nasıl bir şey öyle? Kaşı, gözü, saçı, sakalı; mehvetti adam beni mahvetti. Çok entrikalı bi senaryosu vardı dizinin biliosunuz, her an her şey olabilirdi. Ben de her pazartesi akşamı;  Tefo ölmesin diye dua eder ve oturudum tv'nin karşısına; çünkü senaryo sakat -Nitekim Tefo ölünce Ezel de bitti benim için, sadece son bölümünün son on dkkasını izledim daha sonra-. Adam mükemmel bir şey, deli cesareti var ve onun o hüznü insanın içini kemiriyor. Ah bi benim olsa dediğim çok olmuştur ama ne yapacağımı bilemezdim öyle bi adamı, sevgili yapsan olmaz; insan kıyamaz yanlış bir şey söyler kırarım o minik kalbini, uzaklaştırırım kendimden diye; en iyi yol onu abin yapmak. Ki ben öyle abi hasretine uzak bir insan da değilim hep çekmişimdir bu gereksiz, abisizlik acısını.


Gelelim bugüne. Bişeylere bakıyodum, ne olduğunu hatırlamıyorum bi anda Sarp Akkaya çıktı karşıma. Neeeeeeeeeeeeee! Yanındaki kim biliyor musunuz? Benim henüz 7-8 yaşlarındayken deli olduğum gözlüksüz :O Ağzım burnum birbirine karıştı sevinçten çünkü adamın ne adını biliodum ne dizinin ismini hatırlıodum ne de (Gerçi pek tv izlemiyorum, nerdeyse 17 yaşımdan beri takip ettiğim tek diziydi Ezel) tvde görebiliyorum kendini. Bir doldu gözlerim, bir sevindim ki anlatamam. Bütün çocukluk anılarım dizildi gözlerimin önüne. Sonra bi an düşündüm bunun Sarp'ın (".. insanlar hem sizi o zannediyorlar, hem de onunla çok yakın arkadaş olduklarını sanıyorlar" Gibi bir söz söylemiş kendileri, bakınız en yakın örnek burda. Ayıklanmayı talep ediyorum. Geç de olsa varlığınızdan çok önceden haberdar olduğumu öğrendim sonuçta :D) yanında ne işi var? İki araştırmayla ne çözdüm bilio musunuz? Meğer Sarp Akkaya benim gözlüklüm müş, yanındaki de Kaya Akkaya yani ikizi, yani gözlüksüz. Bi günde bi insanın bu kadar üstüne gelinmez ki kardeşim, kalbime mi indirceksiniz siz benim?

Bi insan hiç mi değişmez? Daha 7 yaşında hayran olduğu karakterin, görüntüde her bir zerresi değişmiş olsa bile gidip 24 yaşında yine aynı karaktere mi hayran olur, hem de o olduğunu bilmeden.  O zaman Uğur Yücel’i komple değiştirip 20 yıl sonra önüme koysalar ben gene onun mimiklerine, ses tonuna, oyunu hissederek oynayışına hayran olacağım öyle mi? Sarp Akkaya, doğruluğundan emin değilim ama bi yerde sevdiği müzisyenleri saymış, arasında Eren Kazım Akay’da vardı :D Yok artık, bu adamın varlığından haberdar olan tek insanın ben olduğumu sanıyordum :D Bak bak bi de MFÖ var :D Orta okulun sonuna kadar bu MFÖ yü ben de tek kişi sanıyodum, canını sıkma Akkaya yalnız değilsin.

Ne biçim kıskandım, ikiz olmanın bambaşka bir şey olduğunu söylüyorlar. Ben de kardeşimle ikiz olsam ne  mükemmel olurdu; büyüyene kadar hep döverdim onu :D

“Sarp A.:Eskiden olsa tartışmalarımız kavgaya giderdi. Ama yaş büyüdükten sonra...
Kaya.A: Kavga bitmezdi hatta. Sen beni ısırırdın, konu kapanırdı.”

Bizde de böyle oluodu di mi lem? Şişman Rambo! :D

Çok mu karıştırdım naptım bilmiyorum ama bir sürü duyguyu aynı anlarda hissedince demek böyle oluyor.


Gelin İzmir’e, bize de bir oyun oynayın da gönlümüz şenlensin.




Biricik kardeşime,

Sarp ve Kaya Akkaya’ya kucak dolusu öpücükler.

Sevgiyle kalın.

N.






8 Aralık 2011 Perşembe

Makyaj Günlüğü

Bak bak, bi site varmış, bakımlı yapa biliyomuş insanları yeni yıla girerken. Benim bu üşenciliğimi kim paklar beee :D


 http://bit.ly/ssHKFV
Tıklayın ve hediyeleri kazanma şansı yakalayın.


REKLAMA GEL :D

5 Aralık 2011 Pazartesi

Sana Dönüyorum

N.Öztürk'e aittir.


                                     Ben bu dünyanın devri devranını, izzeti nefsini sikeyim.

Dön Bana!

Daha dün, geçen haftada değil miydik? Ondan önceki gün harcayabileceğimiz en az parayı düşünerek piknik alanına gitmiyor muyduk? Geçen hafta Eskişehir'de değil miydik hatta Efsad'da hatta Tolga Akmen'le arkadaki masada oturup Erdem (Çetinkaya) Hoca'ya ne kadar bayıldığımızdan söz etmiyor muyduk? Ondan bi önceki hafta da Şakir Hoca ve Gülsen Hoca'yla Trabzonda değil miydik? herkes yürüyerek çıkıyordu zirveye biz arabayla.. Bak Trabzon'dan bi önceki hafta da bizim ordaki ormanda; ben, kardeşim, kuzenlerimiz Musti ve Yaşar'la unutulmayacak bir orman yolculuğu yapmıyor muyduk? Yağmurlu ve buz gibi bir havada, ben henüz 10 yaşındayım, yaşar 8 kardeşim 6 ve Musti 5...


Ne kadar hızlı geçiyor zaman di mi? Ardından mı koşuyoruz yoksa o mu bizi kovalıyor kaçmamız için bilmiyorum, tek bildiğim çok süratli ve hissettirmeden geçtiği...

Tutup bana biri zamanını değerlendirmeyi bilmiyosun falan demesin şimdi, gayet de iyi biliyorum. Tamam dünya için pek bi boka yaramıyor olabilirim belki çevremdekiler belki kendim için de işe yarayan bi bok değilimdir ama zamanımı olabildiği kadar verimli değerlendirmeye çalışıyorum. Bazen dünyayı durdurmak için rahatsızlık verecek tüm sesleri kapatıyorum, sessizce bi köşeye oturup kapatıyorum gözlerimi, dünyayı durduruyorum. O an hiçbir şey hareket etmiyor evren üzerinde.... duruyorum; evren da duruyor, duruyorum; evren de duruyor.. sonra üzülüyorum insanlara, ne de olsa herkesin mutlaka yarım kalan bir şeyleri var; bitirmeye zamanlarının olmadıkları ya da cesaretlerinin, bitirmek isteyip hep kendinden kaçtıkları işleri var; şans veriyorum onlara yarım kalanları bitirmeleri için ve açıyorum gözlerimi, dönüyor dünya. Ben bir daha etraf sakinleştirip gözlerimi kapatana kadar deli gibi dönüyor, ben de koşturup giden zamanın ortasında sessizleştireceğim birkaç dakika bulana kadar koşuyorum, bulduğumda yeniden durduruyorum onu; kendime; insanlara; dünyaya bakıyorum; değişen yıpranmış vücutlardan, körelmiş hislerden başka birşey var mı diye.. Yok, bir şans daha vermek istiyorum ve açıyorum gözlerimi yeniden.

Dünya bana sesleniyor;

-Tatlım!...............   Sana dönüyorum.

3 Aralık 2011 Cumartesi

Ustata - Male Male

Müziğin tınısına bak, mükemmel.





Ben buna fotoğraf videosu çekerim ha :D

1 Aralık 2011 Perşembe

Bu ne biçim hikaye böyle?



Abi böyle bişey yapılır mı, benzin döküp adam yakılır mı ya?



.