21 Ağustos 2011 Pazar

Sevgili dişlerim

Kendimi bildim bileli dişlerime çok özen gösteririm. Evet çarpıklar hatta belki bunun verdiği psikolojiyle(eziklik de diyebiliriz) sürekli beyaz ve temiz tutmaya çalışmışımdır kendilerini. 19 yaşlarımda doktora gittiğimde beni müthiş hazin bir son bekleyeceğini bilmeden yaşadım hep. Üç dişime kanal tedavisi yaptılar, altı dişe dolgu, iki yirmilik dişim; biri çok ağır olmak üzere(İlk defa böyle bir işe kalkışan gerzek öğrenciler yaptı, ağzım tam iki saat açık kaldı ve sürekli gerzek insanların toplamda beş tane eli ağzımdaydı –ağzım kaç el alacak diye deniyorlardı sanırım- tepemde yirmi kişi çektiğim acıyı seyrediyordu, gerçek doktor da karşıdan; mal öğrencisine komutlar vermekle meşgul; adama resmen yalvararak baktım yardım etsin diye ama nafile. Bi ara ağzımı kapatabildim ve bana doktor getirin diye bağırdım; gerzek öğrenci biz neyiz burada diye cevap verdi, geçircektim ağzına bi tane. İnsafa gelen doktor hemen gelip kopardı dişimi, hadi çıkarın dedi öğrencilere; salaklar dişi boğazıma kaçırdı; aklıma geldikçe cinlerim tepeme çıkıyor; aylarca ağrısını çektim) ameliyatla alındı. Şu sıralar o dolgulu dediğim dişlerimden birine daha kanal tedavisi yapıyorlar aksilik olmazsa bu perşembe bitecek. Üstteki dört dişim çarpık, alttakiler de biraz çarpık ama hiç olmadı hepsinin alttakiler gibi olmasını yeğlerdim. Dişlerine bu derece önem gösteren birinde bu sorunların yaşanması hemen hemen sadece genetikle ilgiliymiş. Genetiğime…

Annem sürekli bana kararsızsın der. Sadece bana söylemekle kalmaz insanların yanında da söyler bunu ve kendimi deli gibi savunmak zorunda bırakır beni. Ben kararsız değilim diye saatlerce açıklamaya çalışırım hem anneme hem insanlara. Çıldırtır beni. İnkar ediyorum işte ne diye sürekli kararsız olduğumu söylersin ki?

Louise Hay denen bir kadın var bilir misiniz bilmem. Araştırmalarına göre diş ve dişlerle ilgili sorunların ruhsal sebebi kararsızlıkmış. Çok büyük yıkıma uğradım okuyunca. Hayır, kararlıyım desem; dişlerinle ilgili sorunlar nerden çıktı diye sormaz mı bilenler. Ayıkla pirincin taşını. İnsanlara açıklamaktan çok bunu kendime açıklamak zor geliyor açıkçası, hep kendimi kararlı ne yaptığını bilen bir insan olarak tanımlardım. Hadi elalemi kandırdım; kendimi nasıl kandıracağım?

Artık elimden geldiğinden daha fazla irdeleyeceğim kararlı olup olmadığımı, kafa yoracağım; kararlı mıyım değil miyim …. konusunda diye düşünemeye vakit ayıracağım ve iyi ya da kötü herhangi birine acilen karar vereceğim. Çünkü dişlerimi çok seviyorum ve beni terk etmelerinden korkuyorum.


Çarpık, dolgulu, kanal tedavili de olsanız; sizi çok seven sahibiniz.
N.Ö.

19 Ağustos 2011 Cuma

Rüya

Gece gördüğüm rüyada Ali ve Vlat vardı. Uuzun bir rüya ve hatırlamıyorum tamamını ama sonlara doğru Vlat'la bulunduğumuz binanın bir alt katına iniyorduk ve orası Am-erika'ydı. Karşı caddeden de bizim buralarda oturan enine boyuna bir adam var onu gördüm hatta göz-göze geldik. O kadar.

Sabah hazırlandım işe gidiyorum, o adam. Ve göz-göze geldik. Allah allah bi iş var bu işte; kesin bişeyler olacak da Vlat'ın gelmesi gibi bişey olamaz ki; bugün mü gelcekti falan filan diye düşünüyorum.. bi yarım saat sonra hararetli bir tartışma, küfür kıyamet ve ayrılıyoruz domuz sevgilimle. Tabi ben o sinire hayatımızın bir parçası olan feysbuktan ilişkimizi bitirdim (ne mükemmel di mi, ne salağım :D) neyse hemen telefon geldi, neresi lan orası? +8 gibi bişey, açtım. Vlat telefonda, canım benim. Sen üzülme biz varız dedi nasıl teselli etmeye çalışıyor beni canım kuzum. Zamana bırak lütfen acele kararlar verme diyor.

Geçen kardeşim abla len rüyalar ilerde yaşıcaklarımızın da ipucunu veriomuş dedi, bok var da söylüon; biz bilmioz sanki.

Çok kederli bir kendimden hikayeler var; erkeklerle bi türlü bağlantı kuramıyomuş; "Ya sana ne erkeklerden, yalnızlığının; özgürlüğünün tadını çıkarsana; mal mal her şeyi sorgulayan, meraktan kıçı yırtılan bi insan olması güzel mi hayatında?" Bıktım ya. Nerde o başıma buyruk, gezip yiyip içip sıçtığım zamanlar.

"Ben bu dünyanın devri devranını, izzeti nefsini sikeyim.
Yansın bu ibneler, itfaiyenin hortumunu sikeyim.
Mecnun muyum, bir am için çöllere düşeyim,
Verirse verir, vermezse Leylayı da sikeyim." Neyzen TEVFİK

Tezer gibi sinirden toparlıyamıyorum ağzımı. Geçen çok sevgili bir insan yorum yapmış yine, nasıl sevinçliyim nasıl. Cinsimi bilmediği için hitap edememiş. Bayanım. :D Bazen belli olmasa da.

Seni seviyorum Vlat.
Onca km'den yine ilk yardımıma koşan sensin.
Sensiz içtiğim her bira artık iyice iğrençleşmeye başladı.
Dön!

Nadya İvanova.


12 Ağustos 2011 Cuma

Sakin

Geçen cumartesi gecesi bir film izledim, klasik Batı Avrupa, Güney Avrupa filmlerinden; hayattan kesit gibi bişey. Başı yok sonu yok, devamı için hep bi merak içindesin. Müthiş duygu yüklü müthiş sakin bir film. “La Stanza Del Figlio” Ailenin erkek çocuğu ölüyor. Ona rağmen fertler ne ağlarken gürültü çıkarıyor, ne cenaze kaldırırken. Aynı şekilde hayatlarına devam ediyorlar ama acıdan kıvranarak, hissediyorsunuz bunu.

O koştura koştura giden hayatıma baktım; neyim eksik? Maddi olarak değil da sanki maneviyetta bi boşluk buldum. Mesela 23 yaşındayım ama hala sevgiyle başımın okşanmasını, bana küçük bir kız çocuğu gibi davranılmasını arzuluyorum. Sevgi istiyorum. Sağ olsun günde yüz kere beni sevdiğini söyleyen bir sevgilim var ama lafla peynir gemisi yürümüyor. Okşanmak istiyorum şefkatli bir el tarafından.

Üniversitede çok sevdiğim bir arkadaşım vardı, (onunla yıllar sonra yeniden buluşmamız ayrı bi yazı konusu zaten de neyse) birlikte uyurduk. Nasıl yürekten sarılırdı bana, sıkı sıkı. Hiç sevgisizlik çektiğimi bilmem onun yanında ve ordayken o kadar sakin bir insandım ki, çok özlüyorum o sakinliğimi. Tamamen sevgiye bağlıyorum bu sakinlik işini. Filmde de öyleydi zaten, müthiş bi sevgiyle bağlıydı aile bireyleri birbirine, kavga gürültü yoktu evde, tartışma vardı ama sessiz sakin, taraflar birbirini sonuna kadar dinliyor ve söylenene kesinlikle inanıyorlar. (Bu konuda ben de çok iyiyim, karşı taraf bana ne söylüyorsa benim için doğru olan o’dur. Tabi bu mükemmel huyuma alışık bir toplum olmayan Türk halkı da sürekli benimle alay eder.) Sakinlik… Ne kadar muhteşem.

Sebahattin Ali vardır, herkesin bilmesini şiddetle tavsiye ettiğim. Bi de onun “Kürk Mantolu Madonna”sı. Raif Efendi’nin sakinliği mahvediyor beni, bütün yaşama nedenlerimi ortadan kaldırıyor.

"Bütün teessürlerimiz, inkisarlarımız (düş kırıklıklarımız), hiddetlerimiz, karşımıza çıkan hadiselerin anlaşılmadık, beklenmedik taraflarıdır. Her şeye hazır bulunan ve kimden ne gelebileceğini bilen bir insanı sarsmak mümkün müdür?" (s.23)

"İnsanlar birbirlerini tanımanın ne kadar güç olduğunu bildikleri için bu zahmetli işe teşebbüs etmektense, körler gibi rastgele dolaşmayı ve ancak çarpıştıkça birbirlerinin mevcudiyetinden haberdar olmayı tercih ediyorlar." (s.32

"Dünyanın en basit, en zavallı, hatta en ahmak adamı bile, insanı hayretten hayrete düşürecek ne müthiş ve karışık bir ruha maliktir!... Niçin bunu anlamaktan bu kadar kaçıyor ve insan dedikleri mahluku anlaşılması ve hakkında hüküm verilmesi en kolay şeylerden biri zannediyoruz? Niçin ilk defa gördüğümüz bir peynirin evsafı hakkında söz söylemekten kaçtığımız halde ilk rast geldiğimiz insan hakkında son kararımızı verip gönül rahatıyla öteye geçiveriyoruz?" (s.38)

"Bilhassa tahammül edemediğim bir şey, kadının erkek karşısında her zaman pasif kalmaya mecbur oluşu... Neden? Niçin daima biz kaçacağız ve siz kovalayacaksınız? Niçin daima biz teslim olacağız ve siz teslim alacaksınız?Niçin sizin yalvarışlarınızda bile bir tahakküm, bizim reddedişlerimizde bile bir acizlik bulunacak?" (s.97)

Kahretsin ki kitabımı birine vermiştim, son verdiğim kitap oldu ama; sonuçta geri alamadım, onca notum vardı orda; altı çizilmiş tonla cümle. Evde biyerlere yazmış olmam lazım, akşam arıcam yazarım.

İşin özü şu ki, çok sıkıntılıyım bu aralar, çok stresli ve de çok sinirli. Ben de bir “La Stanza Del Figlio” ya da Raif Efendi olmak istiyorum.

Rengin'e kucak dolusu sevgiyle.
Umarım bana Münster'den birşeyler getirirsin.

Seni seviyorum.
Nadi

9 Ağustos 2011 Salı

Şahin'ler

Ö.Ş. Evleniyor Y.A. ile, ben de nikah şahidiyim. O kadar heyecanlıyım ki anlatamam, öğrendiğimden beri elim ayağım titriyor. Çok komikti. Aradı beni Kıprıs'tan böyle böyle sen de nikah şahidim olcaksın dedi. Gık gık, konuşamadım :D toparlayamadım iki kelimeyi; sadece tamam diyebildiğimi hatırlıyorum. :D Harika bi duygu.

Şahin'lerin en çekirdek olacak ailesine öpücükler. :D

Nikah şahidiniz.
N.Ö.

3 Ağustos 2011 Çarşamba

Kardeşim'e Saygıyla

Yapma şunu benim geri zekalı kardeşim. Görüş açımı mahvediosun. İki dakkada on kere girip çıktın.

Defol.

Gidelim Splintır.
Kardeşinin Ablası

Baba Vanga Kehanetleri-Özür dileyerek 3

01.08.2011 tarihli yazımda; "Mezarında böceklerin gezmesini istediğim birkaç kişi var." demiştim.
Çok üzgünüm birini unutmuşum.
5- a.öcalan; kişi hakkında hiçbir yorum yapmak istemiyorum. Dünyadaki olmuş olabilecek tüm lanetleri ediyorum sadece o iğrenç yaratığa.

2 Ağustos 2011 Salı

Baba Vanga Kehanetleri-2

1940-1945 yılları arasında yaptığı kehanetlerden bazıları şöyle;

1. 2008 - 4 ulkenin 4 devlet baskanina suikast girisiminde bulunulacak ve bu 3.dunya savasinin baslama nedenlerinden biri olacak. dunyada surekli kargasalar yasanacak.
2. 2010 - 3.dunya savasi kasim 2010 da baslayacak ve ekim 2014 yilina kadar surecek.
3. 2011 - radyoaktif dalgalarinin yogunlasmasi yuzunden hayvanlar ve bitkiler yok olma noktasina gelecek. musluman ulkeler kimyasal savas ile avrupalilari yok edecek.
4. 2014 - insanligin yarisi deri ve diger organlarin kanser hastaligi ile bogusacak.
5. 2016 - avrupa nufusu yari yariya azalacak.
6. 2018 - dunyanin yeni hakimi cin'e gececek ve ekonomik olarak cin cok guclenecek.
7. 2023 - dunyanin yorungesinde hafif bir degisiklik olacak.
8. 2025 - avrupa da nufus daha da azalacak.
9. 2028 - tukenen petrol ve diger yeralti kaynaklarinin yerine yeni bir enerji kaynagi bulunacak.
10. 2043 - musluman bir devlet yeniden avrupanin tek hukumdari olacak.
11. 2046 - tedavi edilmeyecek organ kalmayacak. gelistirilern yeni buluslarla hatali, hastalikli organin yerine yenisi (birebir) yeniden yapilacak.
12. 2076 - butun dunyada "sinifsiz" komunizm sistemi yerlesecek
13. 2084 - tabiat kendini yenileyecek
14. 2088 - butun hastaliklar bir kac saniyede tedavi edilecek.
15. 2097 - cabuk yaslanmanin onune gecilecek.
16. 2167 - yeni bir din
17. 2299 - fransiz partizanlar islam dinine karsi ayaklanacaklar.
18. 2304 - ay'in sirri (gizemi cozulecek)
19. 3797 - end of the world - dunyanin sonu... baska bir gezegende insan yapimi yeni bir hayat baslayacak.


1. Herhangi bir fikrim yok fakat şimdilerde süregelen kargaşaların nedenleri aranabilir o günlerde.
2. Bakınız, Tunus, Mısır, Bahreyn, Umman, Katar, Libya ve Suriye iç savaş nedeniyle çok kanlı günler geçirdiler hatta hala geçiriyorlar. Şavaş kapımızda. 1. Dünya savaşı sırasında kimse “Aaaa biz 1. Dünya Savaşı’nı yapıyoruz” dememiştir muhtemelen, belki ileride bu; yahut allah muhafaza daha fena bir şeyler olursa 3. Dünya savaşı konabilir ismi.
3.Tamam yok olmadılar ama bi salatalık alıyosun kol gibi, çilekler yumruk kadar, marullar insan boyu maşallah, karpuzlar zaten yarım dünya.. 90-100 m2 gibi bi bahçemiz var annem küçükken bişeyler ekerdi hep, işe gitmeden önce sulardı kadın da; akşam 10-15 dk mızı ayıracağız ona, oyundan kalacağız diye hep bağırırdık “Napçaksın bunları tonla su parası geliyo” diye. “Yetiştir anne allah aşkına, kurban olurum ben senin domatesine, hadi suda belki vardır kimyasal da en azından domatesten eminiz.”
Kimyasal savaş mavaş olmaz umarım.
4. Zaten birçoğu boğuşuyor, o zamana kadar yarıya gelmiş olur bu boğuşma.
5. Sanmıyorum. İngilizler iyi çalışıyo. Bugün bi haber okudum 29 yaşında dede olmuş manyak. 14 Yaşında baba olmuş, kızı da 14 yaşında doğurmuş, bi de bacak kadar çocuğa “Benim kızım mükemmel bi anne olur” diyo. Hassiktir ordan, bokumla oynuyodum ben o yaşımda. Ne günlere kaldık.
6. Çin şimdiden aldı başını gidiyo ki. Tonla ünlü marka orda üretiliyor, teknolojiler alıntı olabilir ama önemli olan netice.
7. Yaş olacak 35. Geçen Japonya depreminde de milimetrik oynamış zaten yörünge.
8. 29 yaşında dede olanlar arttıkça hiç bişey olmaz korkma Vanga.
9. %80 ‘i Türkiye’de olan BOR gibi mi?
10. Yaş olmuş 55. RT. Yaşamaz herhalde o zamana kadar.
11. Yaş 58, yaşadık desene. Ölmezsek o zamana kadar artık zor ölürüz.
12. 88’e girmişiz. Georgiova bak tam senlik :D
13. Çok şükür.
14. 100’e dayadık mı iş bitti, ölümsüzüz artık.
15. Ölümsüz olduktan sonra fark etmez.
16. Yaş 179 ama dert değil, ölümsüzüz ne de olsa. Bi din bulamadık kendimize bakalım bu nasıl bişeymiş bi bakarız olmazsa :D
17. Zenci kökenlileri ayaklanmasın yeter :D
18. Yaş 316. Lütfen ben gideyim Ay’a  Hem 18 ya doğum günü hediyesi olur.
19. Ölümsüzlüğün dibine dayamışım, 1809 yaşındayım. Artık ölsem de gam yemem.

Sevgiler Baba Vanga.

Nadya.

1 Ağustos 2011 Pazartesi

Baba Vanga Kehanetleri-1

Dedim ya geçenlerde Kıbrıs’dan çok sevgili kuzenim Georgiova geldi diye. Ondan öğrendim varlığını, sonra kardeşim de ben biliyordum okumuştum ama çok da inandırıcı gelmedi bana demişti.

Bulgaristan’da yaşlı kadınlara Baba denir ya da Babu, tabi bunlar Türkçe teleffuzları. Mesela benim bi Baba Marina’am vardı, çok şeker bir kadındı nur içinde yatsın. Zaten mezarında böceklerin gezmesini istediğim birkaç kişi var;
1-Moğol Hükümdarı, Cengiz;
1220’de Semerkant’taki kütüphaneyi yaktığı, medeniyet adına orda var olan hemen hemen her şeyi mahvettiği için; zaten doğuda bilmin ilmin yok olması bununla başlıyor; gerizekalı herif.
2-Moğol Hükümdarı, Hülagu;
Zaten gerizekalı bi adamın torunundan ne beklenir ki. Bu diğerinden daha insafsızmış ama; diğer bari karşı gelmeyeni öldürmüyormuş bu hayvan önüne gelen herkesi öldürmüş ve şuan o büyük sözde yunan bilginlerinin, dersler aldığı; kaynaklarından faydalandığı ve hepimizin önüne sanki onlar düşünüp bulmuşlar diye sundukları şeyleri asıl öğrendikleri yer olan, Doğu’nun en büyük zenginliği Bağdat’ı, kütüphanesini, Bilim Adamları’nı, Felsefecileri’ni çoluk çocuk herkesi kılıçtan geçirmiş. Bağdat’ın aylarca göllerinden kan aktığı anlatılır hala.
3-Almanya Devlet Başkanı, Hitler;
En mükemmel ırkın Alman ırkı olduğunu düşünen saplantılı manyak, eline geçirdiği tüm Yahudileri katletmiş ve bununla kalmayıp ölenleri yakarak yağlarından sabun üretmiştir. Hala o sabunların kullanıldığı söylenir, ne kadar doğru bilemem. Bunca acı olayın ortasında onunla ilgili çok komik bir şey var. Bu, almış bir gün safkan olduğunu düşündüğü Almanları; kadın erkek hepsini bir yere koymuş ve çiftleşmelerini istemiş, ayrıntıları bilemiyorum. Neyse, yapılan bu organizasyondan doğan tüm bebekler(kıyamam  ) engelliymiş.
Baktığınız zaman şimdi dünyanın en zenginleri Yahudiler. En tanınmış insanları da. Dünyayı Yahudilerin yönettiği söyleniyor, sağlam kanıtlar da sunuyorlar doğrusu. Aralarından su sızmazmış, zaten bu bilmem ne olunmaz doğulur sözünün onlardan geldiğini düşünüyorum. “Yahudi olunmaz doğulur” gibi. Belki zulümlerden sonra böyle oldular ya da hep böylelerdi ve sadece Hitler mi farkındaydı? Hiçbir şey affettirmez o bebeklerin yakılmasını.
4-Bilimum günümüz manyakları;
Doğu topraklarını karıştıran. Ya da lar.
Güzel ülkemi gittikçe boka sürükleyen … (yazmayayım da komple kapatmasınlar blogları).

Gelelim asıl meselemize; Baba Vanga. 13 yaşındayken sele kapılmış, hayatta kalmış fakat gözleri olmadan. Aynı topraklarda doğmuşuz, sempati duydum bu nedenle. Ben inanırım hissedilebileceğine bazı şeylerin hatta bu kadarının bile. Neden olmasın ki?

Devamı yarın.

21 Temmuz 2011 Perşembe

Sakalına da tüküreyim bıyığına da..

Şu birkaç gündür netleme çemberim bozuk, hayatımdaki hiçbir şeyi netleyemiyorum. Ne uzağı ne de yakını, her şey ama her şey flu.

Bunda en büyük pay sevgili(?)min ve şirketteki iki gereksiz insanın. Hadi işi şirketten dışarı adımımı attığım an geride bırakıyorum, sevgilimi ne yapacağım? Atacak mıyım, satacak mıyım, kovacak mıyım?

“Sen üzerime geldikçe yalnız olduğum günlere olan özlemim kat be kat artıyor. Ben huzur istiyorum, bana neden huzur vermiyorsun ey sevgili!? Neden lanet ettiriyorsun seni tanıdığım güne? Amacın ne? Stresli misin? Moralin mi bozuk? Eğer öyle ise neden bana bunu anlatmıyorsun da bağrınıp çağrınıp kıçını yırtıyorsun saçma sapan şeylere. Neden elinden geldiği kadar üzüyorsun beni? Kötü olduğunu söylesen ben sana sarılmayacak, yanında olmayacak mıyım? Neden kendi kendinin defterini dürüyorsun? Niçin alçaltıyorsun gözümde bu kadar kendini?

Çizmeyi fazlasıyla aştığının farkında değil misin? Herkesin bi sabrı var hatta benim sabrım herkeste olandan daha az. Biraz sakinleş, biraz yavaşla; çok yoruyorsun beni.

Yeter.
Gidelim Splintr.

Nadejda ivanova”

Durum bu. Sevgiliniz yoksa sıkmayın canınızı, genel olarak konuşursam ve tabi kendi hayatım üzerinden; sevgilisiz günler daha rahat, daha özgür, daha kafa ağrısız geçiyor, neden sevgilim yok diye üzülen kafama sıçayım. Varlığı yokluğundan beter. Yokken neden yok diye üzülürsün, nerde hata yapıyorum diye üzülürsün, varken bi bok yapamazsın, seni özlüyorum benimle kal der, sürekli arar; arama dersin sesini duymak istiyorum der, sürekli giydiğin bir şeyi giyersin; ya hayatım onu giyince rahatsız oluyorum benim yanımda giy de benim olmadığım yerlerde giyme der sanki düşünecek olan insan her türlü düşünmezmiş gibi. Sarılır marılır sıkıca çok hoşuna gider, kışın ısınırsın ona sarıldığında hatta benim gibi kışın parmakları üşümekten bembeyaz kesen bir insansanız o erkek altındır sizin için. Bi şeytan dürttü mü erkeklik hormonları kabardı mı dövecekmiş gibi gelir üstüne bazen sözleriyle beter eder seni, sen kimsin lan dersin daha çok sinirlenir –Hakkaten, sen kimsin?- . Sıçarım böyle erkekliğe. Ben hiçbirine muhtaç olmadım sana da olmam, huzur istiyorum vereceksen buyur vermeyeceksen kapı orda; üç gün üç hafta en fazla üç ay üzülürüm, sonra fifiii gel oğlum.

Kime bu artistlikleri? Beden güçlerine mi güveniyorlar? Bu mu erkek olmak? Erkek olmadan önce insan olmayı öğrenin mümkünse. Erkek olmak bi fermuara bakıyor, düşürmeyin bu kadar kendinizi.

Cinlerim tepemde.

20 Temmuz 2011 Çarşamba

Fikir ve Kalıp

Söylediğim gibi, hiç böyle hayal etmemiştim Georgiova’yı. Hatta hayal bile etmemiştim, gerek yoktu. Muhtemelen aynı kalıplara sahiptik çünkü.. Hiç de öyle olmadı. İki gecedir başımızı koymakta zorlanıyoruz yastığa, daha fazla zamanımız olsa da paylaşabilsek fikirlerimizi; bi bu konuda hemfikiriz zaten.

Gül’le birlikte oturduk üçümüz, çok taze ve bir o kadar kahredici(sadece bu değil, bundan önce olanlar da öyleydi.) bir olayı konuşuyoruz, 13 Şehidi.
Georgiova: Sosyaizm, eşitlik için her şeyi yaparım; adamlar isteklerinde haklı, sonuna kadar desteklerim.
Ben: Ülkemin bütünlüğü bozulduğu an; kim kaçarsa kaçsın umurumda değil, koşarak giderim savaşa.(Neden savaş olsun ki? Diyor Geo; Ben miyim bi başkasının ülke sınırlarını bozmaya çalışan? Irkı neyse ne, çok devlet istiyorsa sktrsn milletinin olduğu devlete, ne gelip benim huzurumu bozuyo? ) Din olgusundan falan çok da önde gelir vatanım benim için.
Gül: Ben evladımı hayatta bile bile ölüme göndermem.
Üçümüzün de hiçbir konuda hiçbir şekilde aynı kelimeler çıkmıyor ağzımızdan. Ortak olarak tek arzumuz hükümetin el değiştirmesi. Onun dışında hiçbir düşüncemiz uymuyor.

Fikir ayrılıkları konusunda kesinlikle net düşüncelerim vardı, özellikle Atatürk konusunda uymuyorsa düşünceler muhabbete bile gerek duymazdım. En azından şöyle düşünüyorum şimdi, belki karşı tarafın bildiği çok yanlış şeyler vardır ve kişi kalıplara sokmamışsa beynini; az dahi olsa bildiği gibi olmadığını anlatabilirim. Renkler ve zevkler dahi her şey tartışılabilir, her şey. Farklı düşünce tarzlarını öğrenmek gerekiyormuş ki gelişebilsin insan. Sorgulayabilsin.

Umarım iş bulurlar ve kalırlar burada. Onlarla tartışmak, sohbet etmek çok keyifli tabi bunda üçümüzün de dinlemeyi bilen insanlar olmasının fazlasıyla etkisi var.

Not: Az önce şirketin deposundaydım. Ara sıra olduğu gibi yine bir kuş içeride kalmış. Onca kapı olmasına, rüzgar esmesine rağmen sadece camdan dışarıyı gördüğü yerde deniyor şansını. Kim bilir kaç saattir içeride. Gözümün önünde öyle bir vurdu ki cama kendini, pat diye düşüverdi yere. Tutup dışarı bıraktım, ilk defa bir serçeye dokunuyorum.
Depoda kalan kuşlardan şunu öğrendim ve her seferinde tazeleniyor öğrendiğim; dışarıyı görmediği hiçbir yerin yanında dahi geçmiyor. Mühim olan gördüğü şey. Görmediğinin varlığını bile sorgulamıyor. Ne çok insan var di mi; Gördüğüyle yetinen, görünenin ötesinde bir şeyin mümkün olmadığını düşünen, camlardan başka karşıya geçebileceği bir yol olup olmadığını sorgulamayan. Kuş beyni dedikleri bu olmalı. Ama keşke kuşlar gibi cesur olsalar, inatla gördüğüne ulaşmaya çalışan kuş canı pahasına olsun vuruyor cama kendini. Belki birgün biri kırmayı başarır camlardan birini, kim bilir.

Sevgiyle kal Vladimir Valentinov.
Seni çok özleyen,
Svetoslavova

19 Temmuz 2011 Salı

Fikir ve Saygı

On yıl olmuş birbirimizin yüzünü göremeyeli, dokunamayalı birbirimize, sohbet edemeyeli.. Kendi kendime şekillendirmişim seni, olmanı istediğim gibi hayal etmişim hep. Farklı bir kişilik olduğunu düşünememiş, kendimle özdeşleştirmişim varlığını.

Pazar gece geldi bir arkadaşıyla birlikte Georgiova, beklerken gırgır yapıyorduk Ahmet’le, ben topuklu giymez diye düşündüm içimden, sonra saçları siyah bir kız geçti “Bu mu?” dedi Ahmet, “Hayır o boyatmaz saçlarını” dedim. Geldiğini gördüm, ayağında topuklular, saçları boyanmış :D

Sohbet ettik dün akşam, düşüncelerimiz arasında neredeyse uçurumlar var, benim ak dediğime hanımefendi kapkara diyor. Tartıştık, fikirlerimizi sunduk; doğru bulduklarımızı, yanlış bulduklarımızı aktardık birbirimize; dikte etmeden.

Fikirlere saygı duymayı Mustafa Abim’den öğrendim ben, kuzenim kendisi. Çok tartışırdık(hala tartışıyoruz) siyasi düşüncelerimiz, dini görüşlerimiz, Türkiye’nin geçmişi, geleceği; devlet adamları vs vs küçüklük ve küçüklüğün verdiği bir salaklık olsa gerek nefret ederdim ondan, bana ters düşen düşünceleri nedeniyle. Konuşmadım uzun bir süre onunla, sonra bir gün beni çağırdı. Oturduk, “Bak gülüm, biz kardeşiz; aramızdaki bağı ne siyasi meseleler ne dini meseleler ne de düşüncelerimiz koparabilir, istemesek de birbirimizle kan bağımız var, ne olursa olsun her şeyin önündedir bu bağ benim için. Siz benim elimde büyüdünüz, benim çocuklarım gibisiniz ve senin benimle konuşmuyor olman beni çok yaralıyor; düşüncelerimizi bir kenara bırakıp birbirimizi olduğumuz gibi seversek zaten batmaz fikirlerimiz, herkesin kendi düşüncesidir her şey. Senden istediğim aramızdaki hissiyata devlet işlerini karıştırmaman.” Diye güzel bir konuşma yaptı bana. O gün bu gündür fikirlere müthiş saygım var, düzgün bir şekilde aktarıldığı sürece tabi. Bu hislerle dinledim Georgiova’yı. Beni en çok mutlu edense aramızdaki bunca düşünce ayrılığına rağmen onun da beni müthiş sükunet ve saygıyla dinlemesiydi, o nasıl öğrendi fikirlere saygıyı bilmem ama ben minnettarım Mustafa Abim’e. Hakikatten ağabeylik yapıyor bana.

Fikirlere saygılar diliyorum, ülke sınırlarımıza ve bütünlüğümüze zarar gelmeden tabi.
Not:"Akıl fukara olunca, fikir ukala olurmuş." Namık Kemal

N.Ö.

9 Temmuz 2011 Cumartesi

Çocuklara Özgürlük!

Son zamanlarda takip ettiğim bir şey var; http://www.kendimdenhikayeler.com/ . Ne kadar yabancıyız artık birbirimize değil mi?

Çok eskiye dayanmıyor çocukluğum ama hatırlıyorum, bütün gün sokaklardaydık. Saklambaç oynardık, futbol oynardık; erkeklerin bacaklarına top diye vura vura, bebeklerimizle oynardık; kıyafet dikerdik onlara –mükemmel olurdu hepsi-, o yaşta südyen müdyen nerden bilelim biz; memelik derdik südyene . Bizim zamanımızda öyle çocuk kaçırıcıları, organ mafyaları falan yoktu, varsa bile biz bilmiyorduk; içimiz çok rahattı, en fazla kötü olan birgün kadının birinin kendini evinin üzerine asmasıydı ve iki kardeşin bisiklet sürerken kamyonun altında kalmalarıydı –ki (benden dört yaş küçük bi kardeşim var kendisi için her şeyi yapabileceğim- okuyorsa götü kalkmasın lütfen) kardeşimle hep bisiklet isterdik hep de bu maalesef ölen çocuklar nedeniyle almadılar bize bisiklet falan, hala içimizdedir-. O orman senin bu orman benim hep keşifteydik, “Ooo, ormana saha mı yapmışlar?” “Hadi gidelim” Nerde macera orda biz. Ben ve etrafımdakiler insan ilişkileri çok güçlü çocuklar olarak yetiştik, şimdilerin temeli çok önceden atılmış yani. Genelde de hepimiz kitap okumayı araştırmayı seven çocuklardık. Stormy Brezilya’da, Stormy Hindistan’da, Pal Sokağı Çocukları, Robinson Cruse… lise bitince bu kitaplarımın hepsini çocuk esirgeme kurumuna bağışladım, içlerinde ufacık notlarla, okuyup bizim gibi özgür olmayı ilk önce çocukluklarında öğrensinler diye, o küçücük yüreciklerinde boşluklar varsa eğer yanlarında olamasak, onları tanımasak da her daim dualarımızın onlarla olduğunu bilsinler diye. Gece 1’lere kadar sokak, çocuk cıvıltılarıyla doluydu; yaşlılardan(30 yaşın üzerindekilerdi o zamanlar) fırça yiyince oturur sohbet ederdik. Kendi kendimize çok sorduğumuz bir şey vardı, nesnelerin anlamları. Kapıya neden pencere dememişler mesela ya da güneşin ismi neden ay değil; saatlerce kafa patlata bilirdik bu konuda, hiç de sıkılmazdık.

Artık hiçbir şey o zamanlardaki kadar özgür değil, korku kol geziyor. Anneler çocuklarının kıçlarının dibinden bi an olsun ayrılmıyorlar, çocuk yere dahi düşemiyor –kendine iyilik yaptığını zanneden annesi duvar örüyor ona- kaldı ki artık dışarı çıkıp hayatı keşfetmek isteyen çocuk sayısı oldukça az. Her şey bilgisayar başında hallediliyor. Bu şekide yetişmiş bir nesli düşünemiyorum.

Faydası yok mudur bu sanaliyetin. Var tabi. Oturup sohbet etmenin, onca şeyi paylaşacak güveni senelerce temellemenin, bir araya gelebilmenin çok zor olduğu insanlarla düşünce alışverişi yapabiliyoruz. Ağzımızı doldurana kadar gülebiliyoruz benzerliklerimize, zıtlıklarımızdan kendimizi tartabiliyoruz; ben yanlış düşünüyor olabilir miyim? Acaba onlar mı haklı? Diye.

Kim ne derse desin, ben sevemiyorum sohbetlerin azalmasını, bağımlılığı sanaliyete. Özellerin bu denli sıradan olabilmesi insan içindeki coşkuyu öldürüyor.

Hayattan istediğim sayılı şeylerden biridir. Her akşam yaptığımız gibi toplanalım bir araya, yerleşelim bulduğumuz bir masaya ve kaldıralım biralarımızı tokuşturmaya.

Gidelim Splintır!

En ağır özlem duygularımızla.
Vlat ve Ali’ye.

Nadejda.

7 Temmuz 2011 Perşembe

Dokuz'da dokuz.

Benim dostlarım iki elimin parmaklarını geçmiyor. “Nerde çokluk orda bokluk” atasözü’nü hemen hemen 19 yaşımdan beri şiddetle benimsemişimdir. O yaşa kadar herkesin samimi, içten pazarlıksız vs vs olduğunu düşünürdüm, e insan herkesi kendi gibi sanırmış. Saflık işte, ama ben bu saflığımı hep çok sevdim ve hala çoğu zaman saf ayağına yatıyorum, kime ne benim neyi bilip neyi bilmediğimden. Bırak saf sansınlar.

%100 den başlatırdım insanlara olan güvenimi, onlar kendileri düşürürdü % lerini. Sonra bigün Gülsen Ablam dedi ki, “Sen içinin temizliğinden yapıyorsun bunları ama büyüdükçe insanların sandığın gibi olmadığını öğreneceksin; sana bi tavsiyem var % 0 dan başlat insanlara güvenini; sıkıyorsa kendi arttırsın %sini.” Ne gerek var deyip geçmiştim. Hakikaten haklıymış Ablacım, büyüdükçe insanların sandığım kadar masum, samimi, güvenilir olmadığını çok sancılı şekillerle öğrendim. Öğrendikçe güvenmemeye başladım, öğrendikçe insanlardan kaçmaya başladım; hatta bi ara herkesle muhabbeti kesmiştim, merhaba bile demiyordum kimseye. Sonra düşündüm, “Hatalı olan kimse yok, herkes kendi karakterini yaşıyor, o karakter sana uygunsa onunlasın, değilse ondan uzakta.” Çok çok daha seçici olmaya karar verdim, bi manası yoktu karakterime yakın olmayanlarla muhatabın. Yavaş yavaş etrafımdakilerle şaşılacak derecede ortak yönlerimizin olduğunu gördüm, tesadüf diye bir şeye asla inanmadım; inanmam da, her şey tamamen seçimlerle alakalı. Farkında olmadım belki ama ben şekillendirdim çevremde olanları. Gurur duyuyorum kendimle.

Yaptığım, yaşadığım hiçbir şeyden pişmanlık duymadım. Yaşanmış olması gerektiğine içtenlikle inanıyorum her şeyin, yoksa ayırt etmek çok daha zor ve sancılı olurdu benim için bu saatten sonra.

İnsanlar benim gözümde üçe ayrılıyor artık, akrabalar; dostlar ve tanıdıklar. Keskin hatlarla ayrık hepsi birbirinden ve dostlar hep eskilerden gelenler; tanıdığım; huyunu suyunu iyi bildiğim, bu nedenle kızıp kırılamadığım insanlar. Yenilerini tanımaya, onlara zaman ayırmaya hiç tahammülüm yok.

Seni çok özledim Vlat.

Nadi.

27 Haziran 2011 Pazartesi

Wisconsin Dells - İzmir

İzmir'desin, Haziran 27; yazın ortası olmalı ve deli sıcaktan kavrulmamız gerekirken bu kıç donduran soğuk niye? Ben hiç mi buz gibi bira içemeyeceğim?

Bu soğukta diken diken olacak bir tüyüm bile yok, ne cesaret; helal olsun bana. Kendimle gurur duydum bu akşam.

Seni çok özledim Vlat.

+1 Yıl, Özlemek varken, tüm çırpınışlar çaresiz.

Ufaklığımdan beri hayatımdaki hemen herkesin doğum gününü öğrenmiş ve burcuna göre, “Şu şunu yaparsa kızmamak lazım, e doğasında var napalım.” Derdim. Hepsinin de doğum gününü kutlar şaşırtırdım onları, nerdeyse 365 gün kutlanacak bir doğum günü vardı. Mutlu olduklarını hissederdim ve ben de haz duyardım onlara bunu yaşattığım için. Sonra baktım ki nerdeyse 10-15 yıla yakın hep doğumunu kutladığım insanların beni pek umursadığı yok. Başlarda karşılık beklemezdim yani son iki yıla kadar, sonra “Bu insanlar hiç mi merak etmez, bunca yıl tek bir sefer kaçırmadım; insan biraz nezaketli olup bana da bir mutlu yıllar demez mi?” diye düşünmeye başladım. Çok da bir önemi yoktu belki kutlamalarının ama, nezaket bekliyordum işte. Vazgeçtim bu işten. İki yıldır bana yakın nerdeyse sadece 9 kişiden başka hiç kimsenin doğum günü umurumda değil. Hatta baktım kim hiç kaçırmadığım doğum günlerini artık hatırlamakta zorluk çekiyorum.

Hepimiz büyüyoruz, farkındalıklarımız gelişiyor, değişiyor; eskiden müthiş önemli olan şeylerin artık hiçbir ehemmiyeti yok. İnsanlar unutuluyor, yaşanmışlıklar, paylaşılmışlıklar unutuluyor.


Haziran 9’dan beri içtiğim biralar öyle acı ki.. Arpası Ankara’nın mıdır, İstanbul’un mudur Yoksa özlemenin midir bilmem.


Sevgi, sağlık ve güvenle kal Vladimir Valentinov Sergeyev.

Seni çok seviyorum.

Nadejda Svetoslavova İvanova 

24 Haziran 2011 Cuma

Kadınlar Erkekler İlişkiler ve Çelişkiler - Kaan Erkam


Geçen gün bir mail geldi Grupfoni’den. Fransız Kültür Merkezi’nde bi oyun varmış(Bizim kendi insanımızı ağırlıcak Kültür Merkezimiz yok da Fransizlar ağırlayıveriyor..) Daha önce ne yalan söyleyeyim adını duymadığım ya da dikkat etmediğim bir adam yazmış; Kadınlar Erkekler İlişkiler ve Çelişkiler. Bi de bi not: yazan ve sahnede iki saat ter döken ben gibi birşey. Ben zannediyorum adam da oynuyor, ekipte 3-4 kişi falan var ha diyorum kesin bi kadın oynayacak da, kaç erkek oynayacak acaba? Bilet %60 indirimli. 25 TL yerine 10 TL olmuş, kaçar mı? Zaten Devlet Tiyatrosu da perdelerini kapadı, koca kış topu topu dört oyuna gidebildim; iş çıkışlarım çok geçti o sıralar hep ağlardım gene gidemicem oyuna diye, en son Mart’ta gitmişim Jeanne D’arc’ın Öteki Ölümü, harika oynamış Şebnem Doğruer. Ha sonra gitmedik mi oyunlara gittik tabi ama Devlet Tiyatrosu gibi olmuyor, giriş uzuyor çıkış uzuyor, oyunda konuşan, telefonu çalan, hatta oyun ortasında kapıdan içeri giren… ne ararsan, o nedenle Devlet Tiyatrosu’nun disiplinini çok seviyorum..
Dün oldu gittim F.K.M’ye. 5 dk kalmış oyuna içeri gireceğiz tam, önümde Harley Devitsın gömlekli bi adam gidiyor bi de deri ceket var üstünde, iri yapılı sakallı bişey. Ben hayvani bir ön yargıyla “Helal olsun adama, kim buna Tiyatro seyredecek tipi var diyebilir” diye düşünüyorum içimden. Kapıda Grupfoni’den bilet alıp rezervasyon yaptırmayan arkadaşlar ve görevliler arasında çıkan sürtüşmeler uzadı ve oyun anca 21:00’ doğru başlamış bulundu

Sahneye bi adam çıktı önce. “Bir sanatçı böyle mi karşılanır” dedi girdi içeri yeniden çıktı. Konuşuyor, hayatından; oğlundan bahsediyor, çok eğlenceli şeyler anlatıyor ve ben kendi kendime yine “Bunları bu kadar eğlenceli anlatıyorsa kim bilir oyun ne komik olur” diye düşünüp artık başlaması için yalvarıyorum. (23:38’de salondan ayrılana kadar başlamadı oyun :D) belki kahkahalar içinde bi on dk geçtikten sonra fark ediyorum ki bu, dışarıdaki harley devitsın gömlekli deri ceketli oyunu izlemeye gelen adam? Ön yargıma bak :D Bu tip tiyatro seyretmeye gelmiş vaaay derken adam oyuncu çıktı. J Sonra “Sanatçı böyle mi karşılanır” tripleri sanatçı böyle karşılanmaz evet  ama aynı zamanda sanatçı dediğin da senin gibi insanların arasında fink atmaz, kuliste saklanır; kaçar halktan; normal insan sandık seni napalım, sana yanlış öğretmişler. :D

Gülmekten kendime zor geldim. Koç burcunu bir anlattı, ben bu adamla bişey yaptım da haberim mi yok dedim resmen :D Bi insan hiç beni bu kadar net tanımlamamıştı açıkçası :D . Baba dedim büyüksün, çok görmüş geçirmiş bi adam besbelli. Tecrübeleri oldukça sabit.

Şiddetle tavsiye ediyorum ha biz özgür bi kent olduğumuz için bize sansürsüz oynadı, size nasıl oynar bilmem ama bilgilerini vereyim, imkanınız varsa gidin; hem de koşarak :D




http://www.kaanerkam.com/

http://www.odatiyatrosu.com/flash.html

Saygıyla Eğiliyorum Kaan Erkam.
Teşekkürler

21 Haziran 2011 Salı

..


Durduramam kendimi bazen içimde deli gibi ağlamak isteyen bir şey sürekli dürter beni. Nedenini bilemem ve rahatsız eder beni bu şey. Nedenini bilmediğim için çaresini de bulamam maalesef. İçimi sıkıştırır, özellikle göğüs kafesi kısmımı; nerde geleceği hiç belli olmaz bu şeyin; hiçbir açıklaması yoktur. Yalnızlık mı? Özgürsüzlük mü? Belirsizlikler mi? Yaşayabilmek için içinde bulunduğum zamanı yaşayamamak mı, ya da hissedememek mi yaşadığımı? Sıkışmak mı, arzularım ve insanların o arzularımı tabuları nedeniyle onaylamaması arasında? Bugünün tadını çıkarmak varken geleceği düşünmek mi? Ne istiyorum? Neden var yüreğimdeki bu sıkışıklık?

Ne güzel özetlemiş Sebahattin Ali;
..
“Anlayamam kederimi, bir ateş yakar derimi”
..
“En sevgili emellerim, önüme ölü serilir.”

“Ne bir dost, ne bir sevgili;
Dünyadan uzak bir deli,
Beni sarar melankoli,
Kafamın içersi ölür.”


Ne istediğini bilememek ne kötü..

14 Haziran 2011 Salı

+1



Abimleredeydik dün akşam kuyrukçu olduğum güzel bir bataktan sonra- ki ortalarda olmayı pek sevmiyorum ya en sonda ya en başta olmalıyım; bunu her şey için başardığımı söyleyemem ama, sevmiyorum işte ortalarda olmayı- eve geldim.

Arkadaşı gelmişti kasabadan, abisine anlatacaktı aslında Stephan’ın baldızıyla evlenmek istediğini ama fark etti ki abisi ona eskisi kadar sıcak değil. Vazgeçti. Stephan’a doğru yola koyuldu nasıl anlatacağını düşüne düşüne o sırada da uykum geldi, kapattım kitabı koydum komidine. Saat, 00:27’ydi, sağa dön sola dön bir türlü uyuyamıyordum, ne koymuş yengem bu türk kahvesinin içine de uyuyamıyorum diye düşünürken heralde sızmışım. Gözümü açtım telefon acı acı inliyor,  İngiltere mi? Yok canım, onun bildiği numarayı kapattım ya, Almanya da değil bu; +1 yazıo burada; ABD. Valem mi arıyo?

Büyük bi heyecanla;
-Efendim!
-Canım.
-Aaaaaaa inanamıyorum, çok özledim seni :’(
-Ben de seni çok özledim canım, uyandırdım mı; bu saatte uyumazsın diye düşündüm.
-Hayır uyandırmadın(Oha, nasıl 180 derece döndüm :D). İyi misin? Bi aksilik yok ya?
-Yok yok, iyiyim, biraz sorunlu oldu ama yerleştik, Ali işe gitti bugün ben de yarın başlayacağım.
-…
-….
-…
-Ben seni ararım yine, seni seviyorum.
-Ben de seni çok seviyorum.

Saat, 00:45, demek daha yeni uyumuşum..

Yoksun ya şimdi, yokluğunu biliyorum ya; çok daha çok özlüyorum seni. Her an ağlamaklıyım her an oturup  içesim var. Yanında olabilmeyi o kadar çok isterdim ki… Hiç kimse zerresini bile dolduramıyor boşluğunun. Ben başka arkadaş istemiyorum, seni istiyorum.

Çok az keşke-m oldu biliyorsun, şimdi bu da dahil onlara; Keşke kuş olup uçabilsem yanına; bana ait her geceyi, senin tüm gündüzlerinle geçirebilsem..

Seni seviyorum Vlat.
Nadejda.



13 Haziran 2011 Pazartesi

Sükut altınsa, tonlarca altın istiyorum.



Erkek cinsi ikiye ayrılıyordu benim için; maalesef abiler kısmı ve erkekler.

Maalesef abiler, zekası; kültürü; yaşam tarzı; samimyeti; sevecenliği; vücut yapısı; kaşı gözüyle, kahretsin neden kan bağım var dedirtecek seviyeye ulaşmış insanlar benim için. Onlarla sohbet etmek, oyun oynamak, film izlemek, içmek bu derece mi keyif verir bir insana. Sana hiç seni sevdiklerini söylemezler çünkü söze gerek yoktur, zaten bilirsin seni çok sevdiklerini. O kadar çok isterdim ki erkek cinsiyle abilerimin yer değiştirmesini ama maalesef işte.

Erkekler ise, illallah. İnsan hayatında, özellikle de kadınların hayatında hiç mi hiç olmaması gereken yaratıklardır. Sohbet etmez, kültürü uçkuru ile sınırlı, zekası uçkuruna çalışır, yaşayışı uçkurca.. Sana, ilk günler yahut ilk haftalarda defalarca seni çok sevdiğini söyler lakin kelimeleri ne düşünceleri ne de davranışlarıyla uyumludur. Sen gayet net anlarsın seni sevmediğini sana aşık falan olmadığını ama içindeki, saçma; diğerlerini geçiyorum ama ya bu doğru söylüyorsa düşüncesinden kopamazsın. “Yok yok, bu kesin seviyor.”…. Hoppala, ee hani seviyodu? Sohbet ediyo mu senle, ortam ayırt etmeden sana herkesin yanında aynı mı davranıyo,  aptal değilsindir; aptalsan bile şimdiye kadar yaşadıklarından öğrenmiş olman gerek değerli yahut değersiz olmanın nasıl bir şey olduğunu, sana değer veriyo mu? Düşüncesini, kalemini, kağıdını, ekmeğini, suyunu; lafını bile etmeden paylaşıyo mu seninle? Hayır. Öldün mü erkeksizlikten? Arkana bile bakmadan çekip gitsene, birazcık güven kendine. Abim bana çok değerli bir şey söylemişti, “Bigün bi erkek seni terk ederse; tabi umarım bunu yüzüne söyleme cesareti vardır; ona asla nedenini sorma, tamam de geç. Üzüntüden ölsen bile sakın hiç birşey sorma, söyleme; o adam sana er ya da geç döner.” Abim bana her daim doğruyu söyler, tecrübeyle sabit.


12 Haziran 2011 Pazar

Genel seçim mi?

Erdoğan, hep başbakan; başbakan, hep Erdoğan!..

Akıllanmıcak bu millet arkadaş. Yumurtayı illa kapımıza beklicez.

9 Haziran 2011 Perşembe

Vladimir Valentinov Out!

Hep söylerdin. Hep gideceğim derdin; “Bu sene de başvurdum, çıkar mı acaba?”. Tabi her şeye olduğu gibi , buna da dahildim ben. “Sen de başvur birlikte çıkarsa gideriz”.. Tamam. Birlikte yaşayacaktık orda, tartışacak, eğlenecek, hayıflanacak, bağırıp çağıracak sonra yine birbirimize sarılacaktık; deli gibi ağlayacaktık muhtemelen. İkimizden başka hiç kimsemiz olmayacaktı.

Ben sana hiç inanmadım biliyor musun Vale. Hep, bunların da senin hayal dünyanın ürünü olduğunu; böyle bir şeyin asla gerçekleşmeyeceğini düşünürdüm, ne büyük hata. Hakikaten bir hayal ürünü yarattın şimdi ve gittin. Çooook uzaklara. Hem de bensiz, ben evlenme öncesinde saçma sapan işlerle uğraşırken sen, başını da aldın gidiyorsun anasının Am-erika! ına. Bütüüüüün hayallerinle birlikte. Ne manzara ama. Ben ardından bile bakamadım, çünkü hiç hayallerimin arasına dahil etmedim ben orayı, orda yaşamayı.. Sadece sen söylediğinde ufacık bir kısım canlanıyordu, o da böyle bir şeyin olmayacağını düşünerek; e ne ekersen onu biçersin.

Bu aralar epey boşladım ben hayallerimi, hatta hiç hayal kurmuyorum desem yeridir uzun zamandır. Bundan sonra hayallerimi yeniden alıyorum dünyama onlarla kucak kucağa yaşamaya devam edeceğim eskisi gibi. Bi de çok iyi öğrendiğim bir şey var Valem, sen “Dünyayı yakacağım.”  Bile desen inanacağım. Şimdi gitmiş olman, üç aylığına dahi olsa kalbimi parçalara bölüyor. Sen benim en yakın arkadaşımsın, senin yerini kimse dolduramaz; beraber yaptığımız kahvaltılar, gezmeler, muhabbetler, ton balıklı makarnalar (uzun zamandır bunları yapamıyor da olsak) , tekme tokat birbirimize girişlerimiz, 24 saati asla geçemeyen küslüklerimiz, hiç birşey olmamış gibi “Nadi ne duydum biliyor musun?” deyişlerimiz..
Uzay’da bugün nolmuş, yoook artık.. Astral seyahatlerimiz…

Yokluğunu biliyorum ya, şimdi çok özlüyorum seni çok..

Not: Zencilere fazla bulaşma, aman diyim :D, bi de ters bişey olursa hemen atla gel tamam mı? Orda seni bağlayan hiç birşey yok ama burada sana bağlı bir insancık var.


Bu sefer sağlıkla kal.
Seni çok özleyecek olan insan,
Nadi.

18 Nisan 2011 Pazartesi

Nisan 18 1988-2011

Vayyy!
Kimlerin doğum günüymüş bugün. Yeeeeep tabiki de benim :D
Ne biçim geçiyo seneler be, küçükken neler yapıyoduk; ne hızlı yaşıyoduk; ne dehşet dönüyodu dünya etrafımızda. Nasıl temellendirmişik ama geleceği, ayaklarımız nasıl sağlam basıyo yere; arkamızı kendimiz topluoz, paramızı kendimiz kazanıoz, avuç kadar arkadaşımız var dünyalara bedel.
Evrenin hiçbir şeyi gerekmiyormuş meğer bize birbirimizden başka, içer şarabı bulurmuşuz kafaları; sonra bize güzel her şey.
Bak bi de Berkay çalcakmış bugün, doğarken poposuna benim kadar bal sürülmüş tek bir canlı var mıdır acaba? Sanmıyorum.
Eskiden plan yapardım; şunu yapsam bunu yapsam.. şimdi plan yapmıyorum, bana öyle şeyler getiriyor ki hayat baktığım zaman elimdekilere, sevinçten hıçkıra hıçkıra ağlatabilecek kadar hem de.
Biraz dedemi özledim galiba. Görüyordur di mi beni? Her an görmese iyi olur tabi de, neyse :)

16 Nisan 2011 Cumartesi

Büyüyünce

Küçükken her şey çok farklı. Dünya küçücük görünüyor gözlerine. Bi kadın seçiyorsun; putlaştırıyorsun onu, nasıl öyle olduğunu merak ediyorsun, ne kadar mükemmel göründüğünü hayran gözlerle seyrediyorsun, yaptığı her şeyle ilahlaştırıyorsun onu, onun gibi olmak için can atıyorsun, örnek alıyorsun davranışlarını; anlayabildiğin kadarıyla benimsemeye çalışıyorsun düşüncelerini, kıyafetleri; duruşu; konuşması; endamı her şeyiyle idolün oluyor o kadın.

Bi adam seçiyorsun; dev gibi görünüyor sana, ulaşılmaz. Nasıl yaratıldığını soruyorsun kendine ya da Tanrı’ya, bakışı dünyanın her şeyinin üzerinde yakıyor seni, inanamıyorsun böyle bir varlığın olduğuna, onunla evlenmek istiyorsun ya da onun gibi çocuklarının olduğunu hayal ediyorsun, henüz sen bile çocukken. Bilgisi, kültürü, yaşayışı kenetliyor seni ona, ona ulaşabilmek için, onun gözünde azıcık olsun değerinin olması için kendini geliştirmeye çalışıyorsun: “Bak! sen biliyorsun ama ben de araştırdım, ben de öğrenmeye çalışıyorum lütfen beni destekle ve sev.” Diyorsun haykıra haykıra, o duyuyor mu bilmiyorsun ama. O kadar dev ki o senin gözünde, kendine bile anlatamıyorsun bunu. Gelsin, film izleyelim; anlatsın; sohbet edelim; sarılsın istiyorsun çünkü o mükemmel.

Bi film seçiyorsun; müziği kanını donduruyor, oyuncuların yaşadığını görüyorsun sahneleri, gerçekliğine hayran oluyorsun. Ağlıyorsun, gülüyorsun, herkese izletmek istiyorsun; “Bak adamlar ne mükemmel bir şey çıkarmış ortaya, ne kadar gerçek.” Diyorsun, tabi senin kadar beğenen olmuyor yapıtı. Hayatının öyle olması için elinden geleni yapacağını hayal ediyorsun, her şeyi değiştireceğini düşünüyorsun. Karakterlerin yerine koyuyorsun kendini, düşünsene ne mükemmel olurdun o zaman.

Hayatındaki her şey, herkes senin için dev, müthiş birer heykel (ucube olmayanından) halini alıyor. Tapıyorsun hepsine.

Sonra büyüyorsun, dünyanın sandığın kadar küçük olmadığını görüyorsun. Taptığın heykellerin aslında yıkık harabeler olduğuna şahit oluyorsun, sen de yıkılıyorsun onlarla birlikte, “Böyle mi hayal etmiştim, müthiş değiller miydi, tek bir kusurları yoktu..” diyorsun. İnsan olduklarının farkına varıyorsun, onlar mükemmel değil. Nasıl olur diye düşünüyorsun, inanmakta güçlük çekiyorsun gördüklerine. Büyümenin acı verdiğini görüyorsun, hem de apaçık. Her şeyin gözlerinin önünde yıkılışını seyretmek ne elemli… Hiç kimse mükemmel olmadı, olmayacak da bunu bilerek yaşamaya çalışıyorsun büyüdükçe.

Belki onları mükemmelsizleştiren benim de onlar gibi bir irade, saygınlık, ruh ve beden güzelliğine sahip olabildiğimi görmemdir. Nedeni her ne olursa olsun küçükken, o umarsızlıkla herkes ve her şey o kadar harkulade ki, büyümeseydim keşke dedirtiyor bana

7 Nisan 2011 Perşembe

..

Karmakarışık duygularım, ne; ne hissettiğimi çözebiliyorum ne de rahatlata biliyorum kendimi. 

4 Mart 2011 Cuma

Mete Horozoğlu




“Birçok  kadın var peşinizde, farkında mısınız?” diye sormuş gazeteci; kimdir nedir bilmem ama ya Sabah Gazetesinde idi ya da Hürriyet. Önceki gün yapılmış anladığım kadarıyla röportaj ve Horozoğlu da demiş ki; “Ben bu üne sahip olmadan önce nerdeydi o kadınlar?” Cevap veriyorum: “Çok sevgili, tek bir mimiğine kurban olduğum, fotoğraflarını çekmek için yanıp tutuştuğum Mete Horozoğlu. Neden fark etmemiş olabilirim seni biliyor musun? Oyunlarını seyretmediğim, o; kadınların erkeklerin yüzlerinde görmek isteyeceği mükemmel mimiklerini göremediğim için; İstanbul’da yaşamadığım için, seninle aynı dönemde benim biricik Eskişehir’imde bulunamadığım için; (çünkü orda olsaydım, oyunların hemen hiçbirini kaçırmadığım için mecburen seni de izler ve muhtemelen top sakalsız halini görür, oyunu yaşadığına tanık olabilirdim, müptelan olurdum. Sen de sonra çıkıp “Nerdeydi o kadınlar?” diye nutuk atamazdın.); anlayacağın hemen hemen tüm insani ilişkiler, aynı ortamda bulunmak ve muhabbet etmekten geçtiği için.

Haklısın kişiliğini bilmem, ev halini, insanlara karşı tavrını, hangi konu olduğu mühim değil; görüşlerini bilmem. Kibirli misin, kıskanç mısın, özgür müsün, bağımlı mısın, dinci misin, dinsiz misin bilmem, hakkında bildiğim tek şey işini fazlasıyla iyi yaptığın. Tanısam belki seni, o tüm dış güzelliğin; çekiciliğin bir anda yok olacak yahut içinden çıkılmaz bir karmaşaya sokacaksın beni.

Genç yaşını istemezdim, daha toy o zaman insan; oturmamış hiçbir şey, hiç deneyimin yok ve neyin nasıl olabileceğini, neyi nasıl yaparsan senin için daha iyi olacağını hep deneyerek öğreniyorsun; bazen istemediğin sonuçlar elde ediyorsun bazen de istediğin. Her şeyden kaçıyorsun gençken; özellikle erkekler diyelim. İstediğin her şeyi yaşamış ol, birlikte olmak istediğin herkesle birlikte ol, ben sana sonra geleyim isterdim. Her şeyin daha kıymetli olduğu zamanında, farkındalığının yüksek olduğu zamanında; ama galiba bu bencillik olacak.

Bilmek isterdim, kimlerin seni kırabileceğini, hangi davranışların seni üzdüğünü, nelere kıymet verdiğini, neleri sakladığını, hangi duygunu insanlara göstermeye çekindiğini, nelerle mutlu olduğunu, hangi kitabı sevdiğini, nasıl kadınlarla sevişmekten hoşlandığını ki üzülürken; sevinirken yanında olayım, iyi de olsa kötü de olsa yaptığın her şeyde hisset isterdim varlığımı. Yargısız infaz edilmeyeceğin tek demokrasi olmak isterdim.

Empyrium-Fossegrim çalalım, bi elin belimde; diğeri sırtımda ritme uyalım isterdim, kokunu duyabileceğim ve sıcaklığını hissedebileceğim… ne güzel. Mükemmel değilsin muhtemelen, ben de değilim(sen mükemmel değilsen Bret Pit hiç değil). Ama uyum sağlamaya çabalamadan tanımak seni, ötekileşmeden; kendimiz olarak bağ kurmak.. her halde arzu edilecek en hoş şeylerden.

Tutup da “Nerdeydi o kadınlar?” deme anlayacağın, her şey iletişim kurmakla oluyor maalesef, çift ya da tek yanlı fark etmez. Eskiden daha az kadın tanıyordu seni daha doğrusu varlığından haberdardı, şimdi ise çok daha fazlası. Kabul ediyorum belki birçoğu görüntün nedeniyle peşinde ama daha fazlasına da birçoğunun fırsatı olmayacak maalesef.

Şimdi seni tanımak güzel olmaz mıydı Mete Horozoğlu? Hem de ne güzel olurdu.

Sevgiyle kal.

3 Mart 2011 Perşembe

Hangi ülkede var böyle bişey?

(DİGİTÜRK NEDEN ŞİKAYET ETTİ?
İşte bu sorunun birinci ağızdan yanıtı:
Diyarbakır 5. Asliye Ceza Mahkemesi'ne başvurarak, Google'ın ücretsiz blog servisi blogspot hakkında 'kapatma kararı' alan Digiturk, yaptığı açıklamada, yayın hakları Lig TV'ye ait olan futbol maçlarını gerekçe gösterdi.

İşte Digiturk'ün açıklaması:

"Tüm kamuoyunun bildiği üzere Digiturk, Türkiye Futbol Federasyonu'nun yaptığı ihale neticesinde yıllık 321 milyon dolar ödeyerek süper toto süper ligi maç yayın haklarını almıştır.

Yayın hakları Digiturk'e ve Lig TV'ye ait olan maçlar, bazı internet siteleri tarafından kanunlar hiçe sayıla
rak yayınlanmaktadır.

Kanunların kurumumuza yüklediği bütün yükümlülükler eksiksiz yerine getirilip içerik ve yer sağlayıcılar defalarca uyarılmasına rağmen internetten illegal yayın yapılmasına son verilmemiştir.,

Son çare olarak yüce Türk mahkemelerine başvurulup illegal yayınları yapan sitelerin verdiği zararın durdurulması talep edilmiştir. Mahkeme yasal olarak her şeyin yapıldığını ve ihlalin hala durdurulmadığını tespit ederek bu sitelere erişimin engellenmesi kararı vermiştir. Bu kararın uygulanması ile birlikte blogspot'ta bazı bloglar'a da erişimde problemler ortaya çıkmış olup, bu problemlerin tek sorumlusu uyarıldığı halde illegal içerikleri yapan sitelerin yayınını ısrarla durdurmayan Google ve Blogspot'tur.

Halkımızdan almış olduğumuz destekle Türk futboluna yaptığımız yatırımlarla birlikte, illegal maç yayınlayan kişi yada kişilerle mücadelemiz devam edecektir. Kamuoyuna saygılarımızla sunulur.") Türk Time'dan alıntıdır.


Adamlara bak! İnternet bu; her şeye tonla para vererek ulaşmıyoruz burdan; oldukça makul(dünyanın en pahalı internet bağlantısı bizde.. neyse) bi fiyata; ne dünya dizilerine; ne dünya futboluna; ne dünya gazetelerine ulaşıyoruz... Adamın kıçı kırık maçları yayınlanmış; erişimi engelletiyo. Sıçarım sizin yaptığınız işe.

Dağılın!

2 Şubat 2011 Çarşamba

Defne Joy Foster :'(

Sabah sabah sadece "Hassiktir" "Yok artık" vs gibi kelimeleri kullanabildiğim iğrenç bi haber. "Defne Joy Foster evinde ölü bulundu." Umarım kötü bi şakadır.

Şahsen tüm neşemi, canlılığımı alıp götürdü böyle birşeyi duymak. Galatasaray eski başkanı Özhan Canaydın'ın ölümünü nerdeyse  bir yıl sonra öğrenmiş bi insan olarak sıcağı sıcağına böyle bir haber çok daha fazla kalbini yoruyormuş insanın. Ki Özhan Canaydın'ın ölümünü öğrenmem üzerine de tam bi hafta "Yok artık" deyip gezmiştim. Şimdi ise hislerimi aktaracak cümle bulamıyorum..

14 Ocak 2011 Cuma

Hymen (?)

Çok küçüksün üstelik de bu durumla ilgili çok da bilginin olduğu bir zaman değil. Ben henüz hakikaten bokumla oynarken meğer sen nelerle uğraşıyor, ne güç durumlar yaşıyor muşsun. İnsan onu kaybetmeden anlayamıyor aslında hiç de değerli bir şey olmadığını, onsuzluğun; ölüm, utanç yahut tiksinti olmadığını. Ama işte kaybetmeyene kadar, sonra bunu kaybetmiş ve hoş kaybetmemiş insanlara acı verdiğini de anlamıyor insan konuşurken, hem de hiç.




Tamam o güven kolay oturtulmuyor ama neden söylemedin bunu bana, nasıl onca zaman içinde tuttun, seni için için kemirmesine niçin izin verdin?



Bizim toplum öyle çok da çocuğun, eşin, arkadaşın psikolojisini düşünen bi toplum değil; konuşur boşa doluya; nasıl incittiği; ne derecelere kadar insanı kırıp döktüğü umurunda değildir; vurduklarında duymayacaksın bizim toplumda, kulaklarını tıkayacaksın söylenen şeylere; yoksa zor o sinirin, sabrın dayanması.



Bunu öyle yaşamamanı isterdim, çünkü ben çok korkuyordum; kötü olur ve hayatımı komple etkilerse, en değerli olması gereken şey en harap olursa diye, insan bu toplumda yaşayınca böyle bir şeyin altından da kolay kalkamaz, ne kadar vurdumduymaz olursam olayım bu beni mahveder diyordum hep. 

23 Kasım 2010 Salı

Plan

Düşüncelerimi ve isteklerimi düzene sokmalıyım. Aynı anda birçok şeyi düşünüyor ve gerçekleştirmek istiyorum, bölüyorum enerjimi, sonuç; hiçbiri tamamlanmamış kağıtlarca düşünce.. Misal olarak şuana kadar kim bilir kaç fotoğraf makinesi alırdım fakat buna engel olan birçok düşünce var kafamda;


1. Ne istiyorum, aldığım makine hangi ihtiyacımı karşılayacak?

2. Objektifine para veriosun tabi ve tonla çeşidi var, tele mi alacağım; geniş açı mı; balıkgözü mü; analog mu; dijital mi; anasının gözünü mü?

3. Benim makinam Bulp çekemz Time da çekmez ama geniş açıdan teleye hatta diğerleinin veremediği değerlere sahip 27-418mm az mı? Üstelik makinamın bana ne verebileceğini biliyorum zamanında da ona 661 dolar yani nerdeyse 1200 lira para saydım. Tamamen kendi alın terimle.

4. Ulan şimdi para harcanacak tonla yer var, üstelik makinam bana yetmiyor mu; biraz eksikleri var o kadar..

5. ….

vs

vs



Şimdi düşüncemi tek bi noktada odaklayacağım. Duygusal düşünmem gerek; en çok neye ihtiyacım var?

1. Mükemmel görünen dişlere(Basit bişey gibi ama hep hayalim olmuştur di mi, ve benim için asla basit değil; kendime olan güvenimi daha da arttıracak harika bir his.)

2. Bi fotoğraf makinasına(Hayatı daha iyi görebilmem, daha rahat inceleyebilmem için net gören gözlerim olacak bi.. )

3. Evleneceğim ya, onun için alınacak yapılacak şeylere para ayırmam da gerek..

4. Bi de harçlık lazım olur heralde.

Önceliklerimi belirlediğime göre önümüzdeki 6 ay için planımı çıkarabilirim.

600 Lira maaşım var. 400’ünü dişe ayırıyorum; 100’ünü fotoğraf makinesi için biriktiriyorum, geriye 100 kalıyor; ayda 2 sefer tiyatroya gitsem sevgilimle ikimizin masrafı 32 lira eder, 7 lira National Geographic, cebime de 61 lira para kalır, e yeter.



Tamam tüm düşüncemi bunlara odaklıyorum, her şeyden önce ruhumun kendini iyi hissetmesi lazım gelir di mi? Evet.






10 Kasım 2010 Çarşamba

10.11.10

72 yıl.

22 Eylül 2010 Çarşamba



She Wolf lyrics

Songwriters: Endicott, S; Hill, John; Mebarak, Shakira Isabel;

S.O.S. she's in disguise

S.O.S. she's in disguise

There's a she wolf in disguise

Coming out, coming out, coming out



A domesticated girl that's all you ask of me

Darling it is no joke, this is lycanthropy

The moon's awake now with eyes wide open

My body's craving, so feed the hungry



I've been devoting myself to you Monday to Monday and Friday to Friday

Not getting enough retribution or decent incentives to keep me at it

I'm starting to feel just a little abused like a coffee machine in an office

So I'm gonna go somewhere cozy to get me a lover

And tell you all about it



There's a she wolf in your closet

Open up and set her free

There's a she wolf in your closet

Let it out so it can breathe



Sitting across a bar, staring right at her prey

It's going well so far, she's gonna get her way

Nocturnal creatures are not so prudent

The moon's my teacher, and I'm her student



To locate the single men, I got on me a special radar

And the fire department hotline in case I get in trouble later

Not looking for cute little divos or rich city guys that just want to enjoy

But having a very good time and behave very bad in the arms of a boy



There's a she wolf in the closet

Open up and set her free

There's a she wolf in your closet

Let it out so it can breathe



S.O.S. she's in disguise

S.O.S. she's in disguise

There's a she wolf in disguise

Coming out, coming out, coming out



S.O.S. she's in disguise

S.O.S. she's in disguise

There's a she wolf in disguise

Coming out, coming out, coming out



There's a she wolf in your closet

Let it out so it can breathe

6 Eylül 2010 Pazartesi

Kendimi başkasının ağzından anlatıyorum.

Rüzgar enerjisi


Belki de doğduğunuz günden beri kinetik bir enerjiye sahipsiniz. Yerinizde duramıyor, bir o yana bir bu yana esip savruluyorsunuz. Sizinle birlikte çalışanlar enerjinizden faydalanarak çok başarılı işlere imza atıp o işleri bir çırpıda hatasız olarak bitirebiliyorlar. Ksacası enerji dolu faydalı bir insan olduğunuzu söyleyebiliriz. Gönül işlerinizde de aynı enerjiyle hareket ettiğiniz için genel olarak çok eğlenceli olsanız da arada bir partnerinizi yorabiliyorsunuz.





Dokunma

Romantik bir kişiliğiniz var. Sevgilinizden ya da arkadaşlarınızdan en çok talep ettiğiniz şey size ruhen ve bedenen dokunulması. Çünkü ancak bu şekilde kendinizi güvende hissediyorsunuz. Ruhunuzun okşanmasını istiyor ve bu talebiniz yerine geldiğinde rahatlıyorsunuz. Bunun yanı sıra istemediğiniz duyguları ruhunuzdan ve bedeninizden atmayı da biliyorsunuz.





15 - 20 derece

Yeri geldiğinde haddinden fazla soğuk kanlı olabilirsiniz, ama bu sizi genel olarak soğukkanlı birisi yapmaz. Renkli bir hayatınız var, hergün yeni birşey yaşamaya yeni bir durumla karşılaşmaya çok hazırsınız. Bu nedenle de her zaman aynı tavırları sergileyemeyebilirsiniz. Yeri geldiğinde ortamı yumuşatan yeri geldiğinde de ortalığı karıştırabilecek bir yapınız var. Sizi tanıyanlar da bu ruh halinizi biliyorlar. Zaten siz de dostlarınıza karşı sıcak, sevimli ve samimi davranırsınız her zaman.





Mavi

Dünya ya hakim olan en büyük renklerden birisidir. Bu kadar görkemli olmasına rağmen bir o kada rda çekingendir. Huzuru ve güveni simgeler, aynı zamanda dinlendiricidir de. Senin içine de biraz mavi kaçmış sanki. İnsanlar seninle konuşurken huzur ve barış içinde oluyorlar. Tatlı dilinle her sorunu kolaylıkla çözüyorsun.





Özür dileyerek

Siz kabahatlerinin hemen farkına varan bir yapıdasınız, en çok sığındığınız yer ise sarf etmeyi gayet iyi bildiğiniz özür cümleleri. Bir kabahatiniz olduğunda, kendinizi karşınızdakinin yerine koyuyor, hislerini anlıyor ve kendinizi affettirmek için gereken neyse onu yapıyorsunuz. Abartmıyor ama ortamı yumuşatarak işe başlıyorsunuz. Başarılı da oluyorsunuz. Ancak kabahat işlememeyi tercih ediyorsunuz





Vaşak

Vaşaklar genel olarak engebeli arazilerde ve ormanlık alanlarda yaşamayı severler. İyi bir dağcı oldukları gibi muhteşem yüzücüdürler. Genellikle yalnız yaşar, ama arada sırada türdeşleriyle birlikte hareket etmeyi de seçebilirler. Hayatın zor koşullarını tek başınıza alt etmiş olmakla ne kadar övünseniz yeridir. Takım oyuncusu olmadığınız iddia edilemez, ama genellikle kendi işini kendisi yapanlardansınız. Ama kendinizi en yalnız hissettiğiniz zamanlar, bir aşkın ilk günleri. Aşkı yalnızca bir duygusal hal olarak algılamıyor, yalnızlığınıza isteminiz dışında yapılmış bir müdahale gibi görüyorsunuz. Bu da durumu her iki taraf için de hem zorlaştırıyor hem lezzetli bir mücadeleye dönüştürüyor.





Vigilante Film

Etrafında saygı gören, yaptığı işi seven ve yeteneklerine güvenen birisiniz. Hayatı seven, insanlara saygı duyan, şiddete tamamen karşı duran bir yapnız var. Yaşadığınız topluma ayak uydurmakta bir beis görmüyor, kurallara saygınızı koruyorsunuz. Kurumlara güveniyor, başınıza gelen durumlarda kiminle ne türlü işbirliklerine girebileceğinizi biliyorsunuz. Fakat işler çığırından çıktığında bir miktar panik oluyor ve sorunu daha da karmaşıklaştırabiliyorsunuz...





Aşırı aktif

Durmak nedir bilmiyorsunuz, durduğunuz zaman sanki etrafınızdaki hayat da duruyor. Uyurken bile gördüğünüz rüyalarınızda bir yerlere yetişmeye çalışıyor, koşturuyorsunuz. Etrafınızdaki insanlar genel olarak bu aktif halinize hayran olsalar da bazen sizi izlerken yoruluyorlar. Enerjinizi sizi mutlu edecek ve hayatınızı daha keyifli hale getirecek etkinliklerle harcamayı seviyorsunuz.

Zaman armutları olgunlaştırır, o halde ben armutum.


Düşündürüyor beni şu mesele; Tolga diyor ki, “Bi gün gerçekten pişman olucaksın Nadi....
belki 10 dakika sonra belki 10 sene sonra... ama olucak, ben ciddi olduğum için uğraşıyorum... ve son derece samimiyim...”, “Değerini bilmediğimi biliyorum... çünkü seni hep benim olan bi sey olarak gördüm, öyle olmadığını anlayınca hayatım bomboş hale geldi...” Gerçekten samimi mi? Samimi olsa bile bana bunu zamanında hissettirmeliydi şimdi her şey düzende iken değil. Adil değil biliyorum ama özlüyorum onu, geçen gece rüyamda gördüm; o kadar gerçekti ki.. Olmayacak onunla, o beni umursamıyor. “Ne hayaller kurdum ve sen o adama giderek hepsini yıktın” diyor, “Hani gerdek kayalıkları” diyor. Ben de insanım di mi, ilgi istiyorum; önemsenmek istiyorum.






Hayatım boyunca bir erkek oldu benimle yüreğini, hislerini paylaştığına inandığım; Tolga Akmen.  Ve şimdi Tolga’nın yüreğini bilirken ne ona kızmak mümkün ne de kızmamak; Tolga’yla deli bir hayat geçirebilirdik. 




Her şey unutulur di mi ve herkes, lütfen unutayım şu adamı; çünkü seçimimden dolayı acı çektiriyor bana. Saçlarının uzaması vücudunun gelişip şekillenmesi benim için sadece pişmanlık kaynağı.






Siktir git Tolga beynimden!

24 Ağustos 2010 Salı

Türkler uçuyoo



Ooooo ooo Türkler Uçuyoo..

20 Ağustos 2010 Cuma

Geveze'nin fotoğraf röpörtajı :D

G- Bi hafıza kartı kaç fotoğraf alıyor 100-120?




-Yok 15 tane ancak alır, yüksek çözünürlü fotoğraflar bunlar.



G- Peki tek seferde kaç fotoğraf basabiliyosun hepsini mi?



-Aynı anda olmaz içinden seçeceksin; hepsini birden nasıl baçsam. :D



G-Piller kaç dakkada boşalıyor?



-Bu enerjiyle ilgili, piller eskir; bazen çabuk şarj olur ve çabuk boşalır; benim gibi yaşlanmışsa, yani fotoğraf makinem demek istiyorum, şarj gücü azalmıştır genç bi şarjla kıyaslanamaz. Yorgun oluyo bazen, hafıza kartı da yorgun hemen bitsin gitsin istiyor anlata biliyor muyum? :D



G-Ne kadar sürede basıosun bi fotoğrafı?



-Yaş ilerledikçe süre azalıyor, hemen basıyosun; hem pil hem beyin gücü hem hafıza gücü zayıf oluyo tabi.



G-Fotoğraf hayatına nasıl girdi?



-Baba mesleği ama daha çok genetik.



G-Baban mı öğretti?



-Babam nasıl öğretçek tutup, allah allah; zaten babam makineyle çekiyodu; biz geliştirdik makinesiz çekiyoruz. Ben zaten biraz alaycı bakıyorum; Haha babama bak nasıl çekiyor :D



G-Peki dün çektiniz mi?



-Çektim gittim çektim gittim.



G-Nereye?



-Banyoya canım.



G-Kaç fotoğraf çektiniz?



-15 tane falan, ekstra hafıza aldım kendime; rekordu rekor.



G-Ooooo, hep aynı modeli mi çektiniz?



-Yok farklı farklı 15 tane çektim tabi araya bazen nesneler de girdi. :D



G-Nesneler de.. Banyoyu nasıl yaptınız?



-Tek tek uğraşmadım, hepsi bitince toptan yaptım.

19 Ağustos 2010 Perşembe

Kara Güdürü - Kod Adı Keklik (Ankara Sanat Tiyatrosu)



Sevgili İzmir Büyükşehir Belediyemiz yapmış yine bir güzellik, zaten çalışmalarını pek de seviyorum;  hani insanı hem toplumsal hem kişisel sorunlardan haftada birkaç saatliğine de olsa çekip çıkarıyor; huzur, mutluluk ve gülücük yerleştiriyor simamıza.

Ankara kökenli bir tiyatroyu ilk kez seyredeceğim haberim olmadan Eskişehir'de izledi isem bilemem de.. Kara komediymiş şu 7 Kocalı Hürmüz faciasından sonra iyi gelir diye düşünüyorum hem yaz sezonu tiyatrolar tatil etmişken ilaç gibi gelecek.
Hadi bakalım seyredip fikrimizi sunalım Ankara'ya.





İyi seyirler.




23 Ağustos 10'da izledik ve Türkiye'yi başka bir ülke adı altında anlatıyor oyun, sonunda şaşırıyor ve aslında çok normal buluyorsunuz faili. Bir ara oldukça sıkıcı gelmişti ama olay çözülmeye başlayınca yeniden bağladı kendine oyun. Güzel bir noktadan dokunuyor Türkiye'ye.

18 Ağustos 2010 Çarşamba

Bo Zolland - Cadillac Rod Hot 33-34



Her zaman kaliteli arabalar tasarlayan İsviçre’li tasarımcı Bo Zolland yine mükemmel kalitesiyle bir hız canavarı tasarladı; “Hot Rod 33-34”.



                                            Konsepti Cadillac CTS V’den yola çıkılarak tasarladı Bo Zolland.





Bu kaliteli güzellik içine iki kişi yerleştirebiliyor.
6.2 litrelik aşırı güce sahip 8V motoruyla göz alıcı doğrusu.



Gözlere şenlik; Harikasın Bo Zolland.

17 Ağustos 2010 Salı

7 Kocalı Hürmüz


Türk mizahının önemli isimlerinden Sadık Şendil tarafından yazılmış eserden senaryolaştırılan seyirlik bir oyundur.


Yıllarca tiyatrolarda sahnelenmiş olan oyun, günümüzde de güncellenerek sahnelenmiştir. Devlet Tiyatrosu,
Şehir Tiyatroları'nda ve özel tiyatrolarda gösterime giren oyun, yer yer Moliere komedilerini andırmakta olup,
geleneksel ortaoyunu tekniğiyle işlenmiştir. İki perdeden oluşan ve iki saat 45 dakika süren oyun,
kişilerin ve olayların gülünç, eğlendirici yönlerini ön plana çıkarır.


19. yüzyılın sonlarında İstanbul'un Taşkasap semtinde yaşayan Hürmüz, hepsi farklı mesleklerden olan,
birbirinden habersiz altı koca ile evlenmiş, ancak yetinmeyip yedinci bir erkeğe aşık olan bir kadındır.
Sonunda amacına ulaşarak bu kişiyle de bir evlilik yapar. Ancak kocalarının eve geliş - gidiş zamanlarında çakışmalar meydana gelince Hürmüz oldukça zor bir durumda kalacaktır. Hepsini birarada idare etmeye çalışan Hürmüz'ün işi bu kez gerçekten zordur.

Acaba kurtulabilecek midir?



Bornova Belediyesi Şehir Tiyatrosu’nun bu yıl ilk kez dün yani 14 Temmuz 2010’da Ayfer Feray Açık Hava Tiyatrosunda sahnelediği

7 Kocalı Hürmüz belki sahne koşularından ötürü pek de hoşuma gitmedi. Doğrusu şu ki Hürmüz’ün sesi oldukça boğuktu ve

muhtemelen oyunu önceden bilmesem repikleri pek de anlayamayacaktım. Beni en çok güldüren Hallaç Rüstem’di, fevkalade bi performans sergiledi.



Oyun 21-28 Temmuz ve 11-18-25 Ağustos’ta sahnelenecek Yine Ayfer Feray’da Saat:21:00’da. Biletler Sahnenin gişesinde ve 5TL.


30 Temmuz 2010 Cuma

Gazozcu döner mi? (Ölümler çıplak gelir)

Dün kimi gördüm? Ne acı çekmiş, ne pişman olmuş, ne ağlamıştım. Kafamı kaldıramayana kadar kahrolmuştum. 2006 Aralığın 15-16-17’siydi. Ayın 20’sinde sabah annem başıma gelmiş ve bana Gülşen Ablan demişti, o an üzüntümü unutup müthiş bi sevinç yaşamıştım ta ki annem bebeğin öldüğünü söyleyene kadar. Hemen koştum drs’lere. Kendi acımı unutmuştum, kendi aşağılanmışlığımı, değersiz bulunuşumu, aptallığımı unutmuş sadece Yeliz’in vefatına ağlıyordum. Eğer gerçekleşmeseydi Yeliz’in ölümü ben hala kendime yanacaktım sadece. Daha değerli şeylerin olabileceğini asla düşünmeyecektim. Sağlıklıydım –ruh sağlığım dışında- hiçbir sorunum yoktu, sadece bana müthiş ders veren bi aptallık yapmıştım.


Aradan 4 yıl geçmiş. Dün ne öğrendim? Babam diyor, dön gazozcu diyor, sensiz olmuyor diyor. Ne acıymış di mi Ekrem Turhan? Hiç beddua etmiş miydim hatırlamıyorum o zaman. Sen biliyor musun ne yaptın bana? Hayattaki en büyük akılı verdin ama öyle şeyler götürdün ki benden hiç kimse geri getiremedi. Hadi ben küçük ve aptaldım, ama sen bu kadar acımasız olmak zorunda mıydın? Eden bulur diye bir şeye inanmıyorum artık, artık Müslüman da değilim. Sen ve senin kafanda insanlar Müslüman ise ben ömrü billah Müslüman olmayacağım. Ama istemiyor muyum sanıyorsun bana yaşattığın acıyı yaşamanı? İstiyorum, hem de çok. Kendini o zaman benim hissettiğim gibi hisset istiyorum, aşağılan, değersiz görül, bi paçavra gibi kenara atıl, umursanma unutul istiyorum sonra ne istiyorum biliyor musun bunca acıyı ölümle bastır, en sevdiğin ölsün. Anla ne kadar boş olduğunu hayatın ama hala acı çek istiyorum karşı tarafın gözünde hiçbir şey olduğun, aşağılık olduğun için berbat hisset istiyorum; benim yaşadıklarımı harfiyen yaşa ve kahrol istiyorum. Halime var istiyorum ama varmazsın; bana yaptığın aklına bile gelmez di mi? Gelmez evet.


O zamandan beri canımı bunun kadar hiçbir şey, hiç kimse yakamadı; senin kadar başarılı olamadı kimse. Bende öyle derin ve hala kanayan öyle büyük bi yara bıraktın ki ne ben anlata bilirim ne de zaten sen anlayabilirsin.


Ama çek istiyorum bu acıyı, mutlu anlarında akına gelsin aşağılanmışlığın, hiç kimse düzeltemesin yüreğinin parçalanmışlığını. Ben hala aklıma geldikçe ağlıyorum ve seni öldürmek istiyorum. Kötü tarafı şu ki seni öldürsem bile o acı ancak ben öldüğüm zaman çıkacak içimden, gerçi o zaman çıkacağı da malum yani hiçbir çaresi yok bunun. Herşey eskisi gibi olsun istiyorum, bu acıyı yaşamamış olmayı istiyorum. Yeliz ölmemiş olsun istiyorum. Senin Gazozcun ölmemiş olsun istiyorum ama OLANLA ÖLENE ÇARE YOKMUŞ, senden öğrendim.


Götün kalktı mı yaptığınla? Mutlu musun beni hala hıçkıra hıçkıra ağlata bilmekten? Hoşuna gidiyor mu sana beddualar okumam? En sevdiğini yitir diyorum Ekrem, algılaya biliyor musun ne denli acı çektiğimi ha?





...

20 Temmuz 2010 Salı

Sleep Paralysis

Geçen hafta pek dinlendiğimizi söyleyemem, tiyatro; konser; yüzmek; düğün; vs derken pestilim çıktı.




Pencerem açıktı ve gece bir ara uyanıp sımsıkı sarıldığımı hatırlıyorum çarşafıma. Neyse, gece aynı zamanda bir rüya gördüm; yatağımın tam benim yüzümü döndüğüm kısmında zincirlere vurulmuş bi hayalet kadın vardı, güzeldi ama bana zarar vermeye çalışıyordu. Normalde yok gibiydi fakat üstündeki beyaz çarşaf onu görebilmemi sağlıyordu önce sonra ise şekilli bir şey çıktı ortaya. Çok korkmadım, eskiden böyle bir durumda dua okurdum da şimdi inancım olmadığı için dine okumadım; okumayacağım diye ısrar ettiğimi hatırlıyorum ve uyandım hiçbir şey olmamış gibi yeniden uyudum.



Dün gece yine yorgundum, Nasıl uyudum hatırlamıyorum. Önce rüyamda uykumdan uyandırdı beni Zy’nin babası ve karşı pencereden “Neden benim kızımı almadın, o başarısız mı gibi bir şeyler söyledi” ne demek istediğini anlamıştım o an ama şimdi hatırlamıyorum sonra da Svgn Abm’i gördüm, nasıl gördüğümü hatırlamıyorum sadece güzel şeyler gördüğümü hatırlıyorum ve sonra yine dün geceki hayalet kadın.. Kollarımı tuttu, bırakmıyordu ve bu sefer bana zarar verecekti; kapının yanına da ağzı kanlı dobermana benzeyen köpeği bağlıydı, yine aklıma gelen tek şey din oldu. O kadar korkmuştum ki inanmıyorum diyemedim, kımıldayamıyordum; bağırmaya çalışıyordum zerre kadar sesim çıkmıyordu; kendi kendime dua okumayacağım diye direniyordum, sonunda kelime-i şahadet getirmeye başlayayım ne olacak diye düşündüm ve neden bana böyle bir şey yapıyorsun Tanrım ben dinlere inanmak istemiyorum diye ağlıyordum; tam şahadetin başında kadının çenesini kafasından ayırdığımı fark ettim ve gözlerimi açtım fakat nafile kımıldayamıyordum, konuşamıyordum. Korkuyla yanıbaşımdaki telefonu alıp ışığıyla çevreme baktım, hiçbir şey yoktu o sırada da pencerenin yine açık olduğunu ve üşüdüğümü fark ettim ve bunun sadece kan dolaşımımın durduğu için olduğunu düşünmeye çalışıyordum. Uzun bir süre yatakta kaldım sonra kalkıp kardeşimin odasına gidebildim korkuyla anlattım durumu, bana sarıldı teselli etmeye çalıştı fakat gözlerimi bir türlü kapatamıyordum, hıçkıra hıçkıra ağlıyordum, yine göreceğim onları diye korkuyordum sonunda sabaha hiçbir şey kalmayacağını –ertesi gün uyumak korkusu dışında- düşünerek teselli ettim kendimi, uyumuşum.



Yine rüya görüyordum, Bulgaristan’da Aylin’le bi psikolog arıyoruz ama adam o kadar saçma sapan ki.. Aylin’e anlatıyorum gördüğüm her şeyi, sonunu hatırlamıyorum rüyanın.



Gelin görün ki yaşadığım onca korkunun nedeni Rapid Eye Movement yani REM uykusuymuş. REM uykusunda vücut tamamen fizyolojik felç durumundaymış, gece rüyalarımızı taklit etmeyelim diye bizi korumaya çalışan REM’deki hareket emrini durduran Locus Corruleus diye bir şey varmış ve hareket etmemizi engelliyormuş. Uykudan uyandığımızda beynimiz uyanıyor fakat vücudumuz uyanamıyormuş ve sanrılar görebiliyor aşırı korkabiliyormuşuz hareket edemediğimiz için. Buna da Sleep Paralysis diyormuş bilim. Türkçesi Uyku Felci.

Nedenleri; Kan dolaşımındaki düzensizlik,psikolojik gerginlik, stres; yorgunluk, sırtüstü uyumak vs..



Kendime Sleep Paralysis’siz rüyalar diliyorum.

21 Ocak 2010 Perşembe

Ben Anadolu!

http://www.sehirtiyatrolari.com/oyunlar/ben-anadolu.htm

Bu kadroyu da izlemek isterdim.

GÜNGÖR DİLMEN


BEN ANADOLU


Merhaba,

Birazdan Anadolu’ nun altı bin yıllık devasa öyküsünün bir kısmına tanık olacağınız bir oyun seyredeceksiniz. Oyunumuzu izlerken tarihsel bir kronoloji üzerinde yolculuk ediyormuş izlenimi edinmeniz pek mümkün ama oyunumuz tarihin panoramik bir yolculuğu olmaktan çok, aynı coğrafyada ,birbirininden farklı, hatta birbirine karşı duran pek çok kültürel,etnik ve dini unsurun değişerek,birleşip, dağılıp sonra yeniden ve yeniden bütünleşerek,geçmişten geleceğe oluşturdukları bir dönüşümün yolculuğudur. Ortak bir tarih bilincine ve Anadolulu Olma kavramına dikkatinizi yoğunlaştırmaya çalışan bir yolculuk.

Çok tanrılı dinlerin anaerkil yapısından, ataerkil toplum yapılarına uzanan binlerce yıllık süreç içinde, erkek figürü önünde sürekli yeniden biçimlenen Anadolu kadını, ‘kadın olma’ sorunsalıyla oyunumuzun bir diğer izleğini oluşturmaktadır. İktidar ve erkin sürekli birbirinin fitilini tutuşturarak ateşe boğduğu, bu toprağın –toprak ana’nın- hikayesi, kadın olmakla, ana olmakla anlamlı bir biçimde sarmallaşır ve Anadolu’nun ortak hikayesini oluşturur.

Oyunumuzda -her Anadolu anlatımında gelenek olduğu üzere kullanılan- otantik objeleri neredeyse hiç kullanmadık. Kostümlerimizde gerçekleştirdiğimiz küçük anıştırmalarla, dönemsel farklılıkları algılamanızı istedik. Dikkatleriniz turistik zenginliklerimizden çok, bu günden düne ve hatta geleceğe uzanan, ortak çelişkilerimize yoğunlaşsın istedik. Bu bağlamda öne çıkartmayı seçtiğimiz en önemli figür, Hititler’in kullandığı güneş kursu oldu. Anadolu’yu bir parça bu figürle özdeşleştirdik; bu günün algılamasında milliyeti, tabiyeti, aidiyeti olmayan, bu toprağın var ettiği bu birleştirici figürle.

Sanırım Anadolu dendiğinde mekan ve dokuya ilişkin ilk çağrışımlarımız sarı, amber ve kahverengilerden oluşan toprak,ahşap ve kalın kumaşlar. Çıkış malzemesi toprak olmayan bir mekan kurgusu sizi belki biraz şaşırtacak. Ne var ki baktığımız yerden, oyunumuzun mekanla değil, zaman kavramıyla ilişkilendirilmesi daha doğru görünüyordu. Gökyüzünün koyu tonları, soğuk parlak ışıklar, bizi yöresel olanı da kapsayan, daha geniş bir perspektife taşıdı; ortak geçmişimizin, daha az hamaset taşıyan, daha yalın anlamına.

Program dergilerinde yönetmenlere ayrılan bölümlerle - bu yazımda da görüldüğü üzere- ilişkim pek bir eğreti. Yazımı sabredip buraya kadar okuyanınız varsa son olarak derim ki, aylardır gece gündüz ‘Ben Anadolu’ üzerinden kendimi ifade etmenin sonsuz yolunu deniyorum. Ez cümle zaten birazdan seyredeceklerinizden daha fazlasını söylemiş olamam. Oyunu seyredin ne okuduysanız sadece onu yazdım…Yazdık!

ENGİN ALKAN






KADIN ÜZERİNE BİRKAÇ SÖZ

Bugünün haritalarına çizili sınırlara sığmayan Anadolu toprağında, ilk insanlar, gün be gün yeşeren toprağa baktıkları şaşkınlıkla kadının büyüyen karnına bakmış ve kadını da toprak gibi kutsal bellemişlerdi. O, doğurganlığıyla ayrıcalıklı kılınan, tarih boyunca onlarca farklı isimle anılan, Anadolu toprağıyla özdeş sayılan kadın, Ana Tanrıça’ydı.

Ama sonra, kadın ve toprağın bin yıllar boyu kader ortağı olduğu bu coğrafyada, işler değişti. Toprak insanı değil, insan toprağı yönetir oldu, keramet toprakta değil, tohumda bilindi, insan, topraktan aldıklarını kendinin saydı, mülkiyet kavramı gelişti. İktidarın alanı topraktı. Kadının tarihi toprağınkiyle aynıydı.

İnsanoğlu doğanın karşısında, onu kontrol etmesini sağlayan aklını yüceltirken, tabiatla, toprakla, iç güdüsel olanla bir sayılan kadın figürüne bakış da değişti. Erkeği doğuran kadın, varlığını erkeğe borçluydu, ve hatta, erkeğin kontrolünü kaybedip, nefsine hakim olmasını engelleyen yine oydu. Yaradılış mitlerinde bu, böyle yazıldı.

Medeniyetlerden medeni kanunlar çağına gelinip, kadın haklarından dem vurulurken, önce erkeğin yanında, sonra “her başarılı erkeğin arkasında” yürüyen Anadolu kadını, kaynağını toprağa bağımlı yaşamda bulan geleneklerce, kocasının mülkiyetinde erkeği ve onun çocuklarını doğuran kişi olarak yüceltildi. Aynı gelenekler, “anne” ve “kadın” figürünü birbirinden ayırmayı becerdiler. Anne de, sevgili de kadındı. Ama kadın bir türlü “ana gibi yar”olamadı.

Bir zamanlar Ana Tanrıça’ya adaklar sunulan Anadolu toprağında, tüm tanımlar gibi, kadının tanımı da erk(ek)ce yapıldı.. Kadının, bireysel kimliği, yetenekleri , bu tanımın içine sıkıştırıldı, onun için meslekler belirlendi. Kadınlar için ayrı başlıklar açıldı, gazete ekleri, kadın dergileri, kadın programları, kadını ilgilendiren başlıkları belirledi. “Erkeğini Elinde Tutmanın On Yolu”nu kadın, onlardan öğrendi.. Moda, diyet sektörü, kozmetik sanayi, kadınları güzelleştirmek için vardı. Kadın, erkek tarafından beğenilmek, erkeğin sahibi olduğu iktidara, onu elde edip erişebilmek için, onun kıstaslarıyla “güzel”leşti, 90 60 90’laştı; zayıfladı şişmanladı, topuklara binip uzadı, “beden” olup pazarlandı, metalaştı, o da olmazsa, dar omuzlarını vatkalı ceketlerin altına gizledi, takım elbiseler giydi, erkekleşti.

Zaman değişti, cinsiyetler arasındaki farklar, biyolojik olanın sınırlarına dayandı. İktidar odakları belirsizleşip, büyük anlatıların çağı sona ererken, kadın ve erkeğin cinsel kimliği birbirinin içine geçti, tanımlar değişti. İnsanın “bilgi teknolojisi” ya da “küreselleşme”gibi kavramlarla, kendi koyduğu sınırları ortadan kaldırmaya çalıştığı, aynı anda tüm insanlığın ulusallık tanımayan, ekolojik denge, nükleer silahsızlanma gibi evrensel sorunlarla boğuştuğu, “cinsel kimlikler”den çok, “kimliksizleşme”den söz edildiği bu çağda, “kadın hakları”, “cinsiyet ayrımcılığı” söylemleri geçmişte kaldı, eskidi, eskitildi.

Zaman değişti, koşullar değişti. Ama, öyle ya da böyle, bu coğrafyada zamanın bir yerinde barış anlaşmaları, siyasi çıkarlar karşılığında evlendirilen kızlar, başka bir zamanda başlık parası için, başka bir yerde ortaklık sözleşmeleri için gelin edildi. Oyunu erkeğin kurallarına göre oynayıp, dişiliğiyle imparatorları, padişahları elinde tutan kadınlar birlikte tarihe geçti. İstatistikler, kentli kadınların, kırsal kesimlere neredeyse eş oranda şiddete maruz kaldığını yazdı. Kim bilir, belki de, haber bültenindeki Iraklı kadın, Troya savaşında tüm ailesini yitiren Andromache’nin, yeni çağın tragedyasındaki karşılığıydı. Kısacası, her kültürde farklı isimle anılan Ana Tanrıça’nın kızları, bu topraklar üzerinde, farklı kültürlerde, farklı sınıfsal yapılarda, kendisine konan sınırlarla her seferinde yeniden biçimlenseler de, ortak bir kimliği paylaştılar ve Anadolu toprağında kadın, kendi tarihinden ve insanlık tarihinden de öte, sadece “kadın” olmaktan kaynaklı ortak bir tarihi yaşadı.

SİNEM ÖZLEK

18 Ocak 2010 Pazartesi

GÖKTANRI

http://www.nihalatsiz.org/dinler.htm

16 Ocak 2010 Cumartesi

EQ kullanıyormuşum


Beynin Sağ Tarafını: EQ’nuzu Kullanıyorsunuz!

Beyninizin SAĞ tarafı daha fazla gelişmiş.

Çünkü;
Hayal etmeyi ve sanatı seviyorsunuz.
Sanatsal yetenekleriniz çok gelişmiş. Hatta bu konuda insanları şaşırtabilirsiniz.
Önsezileriniz ve hisleriniz çok kuvvetli. İyi şiir ve roman yazmanız, yani yazıyla haşır neşir olmanız mümkün.
Koku ve tat gibi duyularınız epey gelişmiş.
Sezgilerinizi kullanarak karar alıyorsunuz ve içgüdüleriniz kuvvetlice.
Yeni şeyler üretmekten zevk alıyorsunuz.
Olaylarda taraf olmayı yeğleyebilirsiniz.
Bir şeye baktığınızda onu tüm algınızla algılayabilirsiniz.
Detaylarda boğulmadan olayları bir bütün olarak görürsünüz.
Duygularınızla hareket edersiniz.

IQ’nuzu ve beyninizin SOL lobunu daha fazla kullanmak istiyorsanız bunları yapın!
Notlar alın, yazı yazın.
Planlı davranın, önceliklerinizi belirleyin.
Fikirleri değerlendirin, hedeflerinizi belirleyin.
Vücut dilinizi, mimiklerinizi ve ses tonunuzu kontrol edin.
Daha mantıklı davranmaya çalışın.
Olayları karşılaştırın, hemen bir yargıya varmayın.
Eleştirmekten kaçınmayın.
Sorgulayıcı olun, durumları gözden geçirmeye çalışın.


BEYNİN İKİ TARAFI NELERİ TEMSİL EDİYOR

Sol Beyin - Sağ Beyin

Pozitif - Sezgisel

Analitik - İhtiyari

Doğrusal - İçsel

Kesin - Duygusal

Sıralı - Şakacı

Sözel - Sözel değil

Somut - Ayrıntıcı

Mantıklı - Görsel-resimsel

Aktif - Sembolik

Kazanç odaklı - Artistik

Dikkatli - Fiziksel

Kusursuz - Hareketleri uyumlu

Sistematik - Çocuksu

Yazılı harf-rakam - Eleştirel değil

12 Ocak 2010 Salı

E.Ş.;

Sakın, sakın tek bi kelime daha edeyim deme; sakın tek bi yalan daha söyleme. Niye biliyor musun? Çünkü inanırım. Bunca şeyden sonra, şimdi tek bi cümle et; gözlerime bakıp beni sevdiğini söyle: gerçek olmadığını bal gibi bilirim ama yine de sana inanırım. bu yüzden tek bir an bile beni gerçekten sevdi isen sakın.

Kulak verin sözlerime iyice,
Herkes öldürebilir sevdiğini
Kimi bir bakışıyla yapar bunu,
Kimi dalkavukça sözlerle,
Korkaklar öpücük ile öldürür,
Yürekliler kılıç darbeleriyle!

Kimi gençken öldürür sevdiğini
Kimileri yaşlı iken öldürür;
Şehvetli ellerle öldürür kimi
Kimi altından ellerle öldürür;
Merhametli kişi bıçak kullanır
Çünkü bıçakla ölen çabuk soğur.

Kimi aşk kısadır, kimi uzundur,
Kimi satar kimi de satın alır;
Kimi gözyaşı döker öldürürken,
Kimi kılı kıpırdamadan öldürür;
Herkes öldürebilir sevdiğini
Ama herkes öldürdü diye ölmez!

1 Ocak 2010 Cuma

Yeni bir yıl.


Yepyeni..
Oysa sadece birkaç saniye fark ediyor eskisi ile arasında ama ne de çabuk unutulur bir önceki yıl yaşanan; acılar, sevgiler, mutluluklar.. Tek bir saniye ve gelen yeni yılın herşeyi değiştireceği düşünceleri.
09'un bana ne öğrettiğini düşünüyorum; Güven; en yakınındakine bile olmamalı. Ani kararlar asla uygulamaya konmamalı. Daha az konuşmalı, daha çok susmalı; insanlar asla dikkate alınmamamlı. Hayatım boyunca nadir pişmanlıklarım olmuştu; belki yine en doğru kararı verdim ama aşk asla Es kadar güzel olmayacak, tüm yalanlarına rağmen. Evlensin kuzum, güzel bir hayat geçirsin; çocuklarını sevsin, iyi bir baba iyi bir eş olsun ama benim olmasın; böylesi çok daha güzel. Evet özlüyorum ama elden ne gelir ya da elden geleni ben ne kadar yapmak isterim. Ve bu yıl beni müslüman olmaktan çok uzaklaştırdı, müslüman dediğin o kız, o erkek gibiyse ben değilim. "Hakkı haram olsun" bana, ya benim sana olan hakkım K..ban?
Ya haksız isem? Ya hayatım güvenmemek ve pişman olmak için çok kısa ise? Ne yapacağım peki, nasıl davranacağım; hep bi şüphe mi olacak insanlara karşı içimde.
Biliyorum hayat ve Tanrı benim hep yanımda, herşeyim o kadar güzel ki.