6 Eylül 2010 Pazartesi

Zaman armutları olgunlaştırır, o halde ben armutum.


Düşündürüyor beni şu mesele; Tolga diyor ki, “Bi gün gerçekten pişman olucaksın Nadi....
belki 10 dakika sonra belki 10 sene sonra... ama olucak, ben ciddi olduğum için uğraşıyorum... ve son derece samimiyim...”, “Değerini bilmediğimi biliyorum... çünkü seni hep benim olan bi sey olarak gördüm, öyle olmadığını anlayınca hayatım bomboş hale geldi...” Gerçekten samimi mi? Samimi olsa bile bana bunu zamanında hissettirmeliydi şimdi her şey düzende iken değil. Adil değil biliyorum ama özlüyorum onu, geçen gece rüyamda gördüm; o kadar gerçekti ki.. Olmayacak onunla, o beni umursamıyor. “Ne hayaller kurdum ve sen o adama giderek hepsini yıktın” diyor, “Hani gerdek kayalıkları” diyor. Ben de insanım di mi, ilgi istiyorum; önemsenmek istiyorum.






Hayatım boyunca bir erkek oldu benimle yüreğini, hislerini paylaştığına inandığım; Tolga Akmen.  Ve şimdi Tolga’nın yüreğini bilirken ne ona kızmak mümkün ne de kızmamak; Tolga’yla deli bir hayat geçirebilirdik. 




Her şey unutulur di mi ve herkes, lütfen unutayım şu adamı; çünkü seçimimden dolayı acı çektiriyor bana. Saçlarının uzaması vücudunun gelişip şekillenmesi benim için sadece pişmanlık kaynağı.






Siktir git Tolga beynimden!

24 Ağustos 2010 Salı

Türkler uçuyoo



Ooooo ooo Türkler Uçuyoo..

20 Ağustos 2010 Cuma

Geveze'nin fotoğraf röpörtajı :D

G- Bi hafıza kartı kaç fotoğraf alıyor 100-120?




-Yok 15 tane ancak alır, yüksek çözünürlü fotoğraflar bunlar.



G- Peki tek seferde kaç fotoğraf basabiliyosun hepsini mi?



-Aynı anda olmaz içinden seçeceksin; hepsini birden nasıl baçsam. :D



G-Piller kaç dakkada boşalıyor?



-Bu enerjiyle ilgili, piller eskir; bazen çabuk şarj olur ve çabuk boşalır; benim gibi yaşlanmışsa, yani fotoğraf makinem demek istiyorum, şarj gücü azalmıştır genç bi şarjla kıyaslanamaz. Yorgun oluyo bazen, hafıza kartı da yorgun hemen bitsin gitsin istiyor anlata biliyor muyum? :D



G-Ne kadar sürede basıosun bi fotoğrafı?



-Yaş ilerledikçe süre azalıyor, hemen basıyosun; hem pil hem beyin gücü hem hafıza gücü zayıf oluyo tabi.



G-Fotoğraf hayatına nasıl girdi?



-Baba mesleği ama daha çok genetik.



G-Baban mı öğretti?



-Babam nasıl öğretçek tutup, allah allah; zaten babam makineyle çekiyodu; biz geliştirdik makinesiz çekiyoruz. Ben zaten biraz alaycı bakıyorum; Haha babama bak nasıl çekiyor :D



G-Peki dün çektiniz mi?



-Çektim gittim çektim gittim.



G-Nereye?



-Banyoya canım.



G-Kaç fotoğraf çektiniz?



-15 tane falan, ekstra hafıza aldım kendime; rekordu rekor.



G-Ooooo, hep aynı modeli mi çektiniz?



-Yok farklı farklı 15 tane çektim tabi araya bazen nesneler de girdi. :D



G-Nesneler de.. Banyoyu nasıl yaptınız?



-Tek tek uğraşmadım, hepsi bitince toptan yaptım.

19 Ağustos 2010 Perşembe

Kara Güdürü - Kod Adı Keklik (Ankara Sanat Tiyatrosu)



Sevgili İzmir Büyükşehir Belediyemiz yapmış yine bir güzellik, zaten çalışmalarını pek de seviyorum;  hani insanı hem toplumsal hem kişisel sorunlardan haftada birkaç saatliğine de olsa çekip çıkarıyor; huzur, mutluluk ve gülücük yerleştiriyor simamıza.

Ankara kökenli bir tiyatroyu ilk kez seyredeceğim haberim olmadan Eskişehir'de izledi isem bilemem de.. Kara komediymiş şu 7 Kocalı Hürmüz faciasından sonra iyi gelir diye düşünüyorum hem yaz sezonu tiyatrolar tatil etmişken ilaç gibi gelecek.
Hadi bakalım seyredip fikrimizi sunalım Ankara'ya.





İyi seyirler.




23 Ağustos 10'da izledik ve Türkiye'yi başka bir ülke adı altında anlatıyor oyun, sonunda şaşırıyor ve aslında çok normal buluyorsunuz faili. Bir ara oldukça sıkıcı gelmişti ama olay çözülmeye başlayınca yeniden bağladı kendine oyun. Güzel bir noktadan dokunuyor Türkiye'ye.

18 Ağustos 2010 Çarşamba

Bo Zolland - Cadillac Rod Hot 33-34



Her zaman kaliteli arabalar tasarlayan İsviçre’li tasarımcı Bo Zolland yine mükemmel kalitesiyle bir hız canavarı tasarladı; “Hot Rod 33-34”.



                                            Konsepti Cadillac CTS V’den yola çıkılarak tasarladı Bo Zolland.





Bu kaliteli güzellik içine iki kişi yerleştirebiliyor.
6.2 litrelik aşırı güce sahip 8V motoruyla göz alıcı doğrusu.



Gözlere şenlik; Harikasın Bo Zolland.

17 Ağustos 2010 Salı

7 Kocalı Hürmüz


Türk mizahının önemli isimlerinden Sadık Şendil tarafından yazılmış eserden senaryolaştırılan seyirlik bir oyundur.


Yıllarca tiyatrolarda sahnelenmiş olan oyun, günümüzde de güncellenerek sahnelenmiştir. Devlet Tiyatrosu,
Şehir Tiyatroları'nda ve özel tiyatrolarda gösterime giren oyun, yer yer Moliere komedilerini andırmakta olup,
geleneksel ortaoyunu tekniğiyle işlenmiştir. İki perdeden oluşan ve iki saat 45 dakika süren oyun,
kişilerin ve olayların gülünç, eğlendirici yönlerini ön plana çıkarır.


19. yüzyılın sonlarında İstanbul'un Taşkasap semtinde yaşayan Hürmüz, hepsi farklı mesleklerden olan,
birbirinden habersiz altı koca ile evlenmiş, ancak yetinmeyip yedinci bir erkeğe aşık olan bir kadındır.
Sonunda amacına ulaşarak bu kişiyle de bir evlilik yapar. Ancak kocalarının eve geliş - gidiş zamanlarında çakışmalar meydana gelince Hürmüz oldukça zor bir durumda kalacaktır. Hepsini birarada idare etmeye çalışan Hürmüz'ün işi bu kez gerçekten zordur.

Acaba kurtulabilecek midir?



Bornova Belediyesi Şehir Tiyatrosu’nun bu yıl ilk kez dün yani 14 Temmuz 2010’da Ayfer Feray Açık Hava Tiyatrosunda sahnelediği

7 Kocalı Hürmüz belki sahne koşularından ötürü pek de hoşuma gitmedi. Doğrusu şu ki Hürmüz’ün sesi oldukça boğuktu ve

muhtemelen oyunu önceden bilmesem repikleri pek de anlayamayacaktım. Beni en çok güldüren Hallaç Rüstem’di, fevkalade bi performans sergiledi.



Oyun 21-28 Temmuz ve 11-18-25 Ağustos’ta sahnelenecek Yine Ayfer Feray’da Saat:21:00’da. Biletler Sahnenin gişesinde ve 5TL.


30 Temmuz 2010 Cuma

Gazozcu döner mi? (Ölümler çıplak gelir)

Dün kimi gördüm? Ne acı çekmiş, ne pişman olmuş, ne ağlamıştım. Kafamı kaldıramayana kadar kahrolmuştum. 2006 Aralığın 15-16-17’siydi. Ayın 20’sinde sabah annem başıma gelmiş ve bana Gülşen Ablan demişti, o an üzüntümü unutup müthiş bi sevinç yaşamıştım ta ki annem bebeğin öldüğünü söyleyene kadar. Hemen koştum drs’lere. Kendi acımı unutmuştum, kendi aşağılanmışlığımı, değersiz bulunuşumu, aptallığımı unutmuş sadece Yeliz’in vefatına ağlıyordum. Eğer gerçekleşmeseydi Yeliz’in ölümü ben hala kendime yanacaktım sadece. Daha değerli şeylerin olabileceğini asla düşünmeyecektim. Sağlıklıydım –ruh sağlığım dışında- hiçbir sorunum yoktu, sadece bana müthiş ders veren bi aptallık yapmıştım.


Aradan 4 yıl geçmiş. Dün ne öğrendim? Babam diyor, dön gazozcu diyor, sensiz olmuyor diyor. Ne acıymış di mi Ekrem Turhan? Hiç beddua etmiş miydim hatırlamıyorum o zaman. Sen biliyor musun ne yaptın bana? Hayattaki en büyük akılı verdin ama öyle şeyler götürdün ki benden hiç kimse geri getiremedi. Hadi ben küçük ve aptaldım, ama sen bu kadar acımasız olmak zorunda mıydın? Eden bulur diye bir şeye inanmıyorum artık, artık Müslüman da değilim. Sen ve senin kafanda insanlar Müslüman ise ben ömrü billah Müslüman olmayacağım. Ama istemiyor muyum sanıyorsun bana yaşattığın acıyı yaşamanı? İstiyorum, hem de çok. Kendini o zaman benim hissettiğim gibi hisset istiyorum, aşağılan, değersiz görül, bi paçavra gibi kenara atıl, umursanma unutul istiyorum sonra ne istiyorum biliyor musun bunca acıyı ölümle bastır, en sevdiğin ölsün. Anla ne kadar boş olduğunu hayatın ama hala acı çek istiyorum karşı tarafın gözünde hiçbir şey olduğun, aşağılık olduğun için berbat hisset istiyorum; benim yaşadıklarımı harfiyen yaşa ve kahrol istiyorum. Halime var istiyorum ama varmazsın; bana yaptığın aklına bile gelmez di mi? Gelmez evet.


O zamandan beri canımı bunun kadar hiçbir şey, hiç kimse yakamadı; senin kadar başarılı olamadı kimse. Bende öyle derin ve hala kanayan öyle büyük bi yara bıraktın ki ne ben anlata bilirim ne de zaten sen anlayabilirsin.


Ama çek istiyorum bu acıyı, mutlu anlarında akına gelsin aşağılanmışlığın, hiç kimse düzeltemesin yüreğinin parçalanmışlığını. Ben hala aklıma geldikçe ağlıyorum ve seni öldürmek istiyorum. Kötü tarafı şu ki seni öldürsem bile o acı ancak ben öldüğüm zaman çıkacak içimden, gerçi o zaman çıkacağı da malum yani hiçbir çaresi yok bunun. Herşey eskisi gibi olsun istiyorum, bu acıyı yaşamamış olmayı istiyorum. Yeliz ölmemiş olsun istiyorum. Senin Gazozcun ölmemiş olsun istiyorum ama OLANLA ÖLENE ÇARE YOKMUŞ, senden öğrendim.


Götün kalktı mı yaptığınla? Mutlu musun beni hala hıçkıra hıçkıra ağlata bilmekten? Hoşuna gidiyor mu sana beddualar okumam? En sevdiğini yitir diyorum Ekrem, algılaya biliyor musun ne denli acı çektiğimi ha?





...

20 Temmuz 2010 Salı

Sleep Paralysis

Geçen hafta pek dinlendiğimizi söyleyemem, tiyatro; konser; yüzmek; düğün; vs derken pestilim çıktı.




Pencerem açıktı ve gece bir ara uyanıp sımsıkı sarıldığımı hatırlıyorum çarşafıma. Neyse, gece aynı zamanda bir rüya gördüm; yatağımın tam benim yüzümü döndüğüm kısmında zincirlere vurulmuş bi hayalet kadın vardı, güzeldi ama bana zarar vermeye çalışıyordu. Normalde yok gibiydi fakat üstündeki beyaz çarşaf onu görebilmemi sağlıyordu önce sonra ise şekilli bir şey çıktı ortaya. Çok korkmadım, eskiden böyle bir durumda dua okurdum da şimdi inancım olmadığı için dine okumadım; okumayacağım diye ısrar ettiğimi hatırlıyorum ve uyandım hiçbir şey olmamış gibi yeniden uyudum.



Dün gece yine yorgundum, Nasıl uyudum hatırlamıyorum. Önce rüyamda uykumdan uyandırdı beni Zy’nin babası ve karşı pencereden “Neden benim kızımı almadın, o başarısız mı gibi bir şeyler söyledi” ne demek istediğini anlamıştım o an ama şimdi hatırlamıyorum sonra da Svgn Abm’i gördüm, nasıl gördüğümü hatırlamıyorum sadece güzel şeyler gördüğümü hatırlıyorum ve sonra yine dün geceki hayalet kadın.. Kollarımı tuttu, bırakmıyordu ve bu sefer bana zarar verecekti; kapının yanına da ağzı kanlı dobermana benzeyen köpeği bağlıydı, yine aklıma gelen tek şey din oldu. O kadar korkmuştum ki inanmıyorum diyemedim, kımıldayamıyordum; bağırmaya çalışıyordum zerre kadar sesim çıkmıyordu; kendi kendime dua okumayacağım diye direniyordum, sonunda kelime-i şahadet getirmeye başlayayım ne olacak diye düşündüm ve neden bana böyle bir şey yapıyorsun Tanrım ben dinlere inanmak istemiyorum diye ağlıyordum; tam şahadetin başında kadının çenesini kafasından ayırdığımı fark ettim ve gözlerimi açtım fakat nafile kımıldayamıyordum, konuşamıyordum. Korkuyla yanıbaşımdaki telefonu alıp ışığıyla çevreme baktım, hiçbir şey yoktu o sırada da pencerenin yine açık olduğunu ve üşüdüğümü fark ettim ve bunun sadece kan dolaşımımın durduğu için olduğunu düşünmeye çalışıyordum. Uzun bir süre yatakta kaldım sonra kalkıp kardeşimin odasına gidebildim korkuyla anlattım durumu, bana sarıldı teselli etmeye çalıştı fakat gözlerimi bir türlü kapatamıyordum, hıçkıra hıçkıra ağlıyordum, yine göreceğim onları diye korkuyordum sonunda sabaha hiçbir şey kalmayacağını –ertesi gün uyumak korkusu dışında- düşünerek teselli ettim kendimi, uyumuşum.



Yine rüya görüyordum, Bulgaristan’da Aylin’le bi psikolog arıyoruz ama adam o kadar saçma sapan ki.. Aylin’e anlatıyorum gördüğüm her şeyi, sonunu hatırlamıyorum rüyanın.



Gelin görün ki yaşadığım onca korkunun nedeni Rapid Eye Movement yani REM uykusuymuş. REM uykusunda vücut tamamen fizyolojik felç durumundaymış, gece rüyalarımızı taklit etmeyelim diye bizi korumaya çalışan REM’deki hareket emrini durduran Locus Corruleus diye bir şey varmış ve hareket etmemizi engelliyormuş. Uykudan uyandığımızda beynimiz uyanıyor fakat vücudumuz uyanamıyormuş ve sanrılar görebiliyor aşırı korkabiliyormuşuz hareket edemediğimiz için. Buna da Sleep Paralysis diyormuş bilim. Türkçesi Uyku Felci.

Nedenleri; Kan dolaşımındaki düzensizlik,psikolojik gerginlik, stres; yorgunluk, sırtüstü uyumak vs..



Kendime Sleep Paralysis’siz rüyalar diliyorum.

21 Ocak 2010 Perşembe

Ben Anadolu!

http://www.sehirtiyatrolari.com/oyunlar/ben-anadolu.htm

Bu kadroyu da izlemek isterdim.

GÜNGÖR DİLMEN


BEN ANADOLU


Merhaba,

Birazdan Anadolu’ nun altı bin yıllık devasa öyküsünün bir kısmına tanık olacağınız bir oyun seyredeceksiniz. Oyunumuzu izlerken tarihsel bir kronoloji üzerinde yolculuk ediyormuş izlenimi edinmeniz pek mümkün ama oyunumuz tarihin panoramik bir yolculuğu olmaktan çok, aynı coğrafyada ,birbirininden farklı, hatta birbirine karşı duran pek çok kültürel,etnik ve dini unsurun değişerek,birleşip, dağılıp sonra yeniden ve yeniden bütünleşerek,geçmişten geleceğe oluşturdukları bir dönüşümün yolculuğudur. Ortak bir tarih bilincine ve Anadolulu Olma kavramına dikkatinizi yoğunlaştırmaya çalışan bir yolculuk.

Çok tanrılı dinlerin anaerkil yapısından, ataerkil toplum yapılarına uzanan binlerce yıllık süreç içinde, erkek figürü önünde sürekli yeniden biçimlenen Anadolu kadını, ‘kadın olma’ sorunsalıyla oyunumuzun bir diğer izleğini oluşturmaktadır. İktidar ve erkin sürekli birbirinin fitilini tutuşturarak ateşe boğduğu, bu toprağın –toprak ana’nın- hikayesi, kadın olmakla, ana olmakla anlamlı bir biçimde sarmallaşır ve Anadolu’nun ortak hikayesini oluşturur.

Oyunumuzda -her Anadolu anlatımında gelenek olduğu üzere kullanılan- otantik objeleri neredeyse hiç kullanmadık. Kostümlerimizde gerçekleştirdiğimiz küçük anıştırmalarla, dönemsel farklılıkları algılamanızı istedik. Dikkatleriniz turistik zenginliklerimizden çok, bu günden düne ve hatta geleceğe uzanan, ortak çelişkilerimize yoğunlaşsın istedik. Bu bağlamda öne çıkartmayı seçtiğimiz en önemli figür, Hititler’in kullandığı güneş kursu oldu. Anadolu’yu bir parça bu figürle özdeşleştirdik; bu günün algılamasında milliyeti, tabiyeti, aidiyeti olmayan, bu toprağın var ettiği bu birleştirici figürle.

Sanırım Anadolu dendiğinde mekan ve dokuya ilişkin ilk çağrışımlarımız sarı, amber ve kahverengilerden oluşan toprak,ahşap ve kalın kumaşlar. Çıkış malzemesi toprak olmayan bir mekan kurgusu sizi belki biraz şaşırtacak. Ne var ki baktığımız yerden, oyunumuzun mekanla değil, zaman kavramıyla ilişkilendirilmesi daha doğru görünüyordu. Gökyüzünün koyu tonları, soğuk parlak ışıklar, bizi yöresel olanı da kapsayan, daha geniş bir perspektife taşıdı; ortak geçmişimizin, daha az hamaset taşıyan, daha yalın anlamına.

Program dergilerinde yönetmenlere ayrılan bölümlerle - bu yazımda da görüldüğü üzere- ilişkim pek bir eğreti. Yazımı sabredip buraya kadar okuyanınız varsa son olarak derim ki, aylardır gece gündüz ‘Ben Anadolu’ üzerinden kendimi ifade etmenin sonsuz yolunu deniyorum. Ez cümle zaten birazdan seyredeceklerinizden daha fazlasını söylemiş olamam. Oyunu seyredin ne okuduysanız sadece onu yazdım…Yazdık!

ENGİN ALKAN






KADIN ÜZERİNE BİRKAÇ SÖZ

Bugünün haritalarına çizili sınırlara sığmayan Anadolu toprağında, ilk insanlar, gün be gün yeşeren toprağa baktıkları şaşkınlıkla kadının büyüyen karnına bakmış ve kadını da toprak gibi kutsal bellemişlerdi. O, doğurganlığıyla ayrıcalıklı kılınan, tarih boyunca onlarca farklı isimle anılan, Anadolu toprağıyla özdeş sayılan kadın, Ana Tanrıça’ydı.

Ama sonra, kadın ve toprağın bin yıllar boyu kader ortağı olduğu bu coğrafyada, işler değişti. Toprak insanı değil, insan toprağı yönetir oldu, keramet toprakta değil, tohumda bilindi, insan, topraktan aldıklarını kendinin saydı, mülkiyet kavramı gelişti. İktidarın alanı topraktı. Kadının tarihi toprağınkiyle aynıydı.

İnsanoğlu doğanın karşısında, onu kontrol etmesini sağlayan aklını yüceltirken, tabiatla, toprakla, iç güdüsel olanla bir sayılan kadın figürüne bakış da değişti. Erkeği doğuran kadın, varlığını erkeğe borçluydu, ve hatta, erkeğin kontrolünü kaybedip, nefsine hakim olmasını engelleyen yine oydu. Yaradılış mitlerinde bu, böyle yazıldı.

Medeniyetlerden medeni kanunlar çağına gelinip, kadın haklarından dem vurulurken, önce erkeğin yanında, sonra “her başarılı erkeğin arkasında” yürüyen Anadolu kadını, kaynağını toprağa bağımlı yaşamda bulan geleneklerce, kocasının mülkiyetinde erkeği ve onun çocuklarını doğuran kişi olarak yüceltildi. Aynı gelenekler, “anne” ve “kadın” figürünü birbirinden ayırmayı becerdiler. Anne de, sevgili de kadındı. Ama kadın bir türlü “ana gibi yar”olamadı.

Bir zamanlar Ana Tanrıça’ya adaklar sunulan Anadolu toprağında, tüm tanımlar gibi, kadının tanımı da erk(ek)ce yapıldı.. Kadının, bireysel kimliği, yetenekleri , bu tanımın içine sıkıştırıldı, onun için meslekler belirlendi. Kadınlar için ayrı başlıklar açıldı, gazete ekleri, kadın dergileri, kadın programları, kadını ilgilendiren başlıkları belirledi. “Erkeğini Elinde Tutmanın On Yolu”nu kadın, onlardan öğrendi.. Moda, diyet sektörü, kozmetik sanayi, kadınları güzelleştirmek için vardı. Kadın, erkek tarafından beğenilmek, erkeğin sahibi olduğu iktidara, onu elde edip erişebilmek için, onun kıstaslarıyla “güzel”leşti, 90 60 90’laştı; zayıfladı şişmanladı, topuklara binip uzadı, “beden” olup pazarlandı, metalaştı, o da olmazsa, dar omuzlarını vatkalı ceketlerin altına gizledi, takım elbiseler giydi, erkekleşti.

Zaman değişti, cinsiyetler arasındaki farklar, biyolojik olanın sınırlarına dayandı. İktidar odakları belirsizleşip, büyük anlatıların çağı sona ererken, kadın ve erkeğin cinsel kimliği birbirinin içine geçti, tanımlar değişti. İnsanın “bilgi teknolojisi” ya da “küreselleşme”gibi kavramlarla, kendi koyduğu sınırları ortadan kaldırmaya çalıştığı, aynı anda tüm insanlığın ulusallık tanımayan, ekolojik denge, nükleer silahsızlanma gibi evrensel sorunlarla boğuştuğu, “cinsel kimlikler”den çok, “kimliksizleşme”den söz edildiği bu çağda, “kadın hakları”, “cinsiyet ayrımcılığı” söylemleri geçmişte kaldı, eskidi, eskitildi.

Zaman değişti, koşullar değişti. Ama, öyle ya da böyle, bu coğrafyada zamanın bir yerinde barış anlaşmaları, siyasi çıkarlar karşılığında evlendirilen kızlar, başka bir zamanda başlık parası için, başka bir yerde ortaklık sözleşmeleri için gelin edildi. Oyunu erkeğin kurallarına göre oynayıp, dişiliğiyle imparatorları, padişahları elinde tutan kadınlar birlikte tarihe geçti. İstatistikler, kentli kadınların, kırsal kesimlere neredeyse eş oranda şiddete maruz kaldığını yazdı. Kim bilir, belki de, haber bültenindeki Iraklı kadın, Troya savaşında tüm ailesini yitiren Andromache’nin, yeni çağın tragedyasındaki karşılığıydı. Kısacası, her kültürde farklı isimle anılan Ana Tanrıça’nın kızları, bu topraklar üzerinde, farklı kültürlerde, farklı sınıfsal yapılarda, kendisine konan sınırlarla her seferinde yeniden biçimlenseler de, ortak bir kimliği paylaştılar ve Anadolu toprağında kadın, kendi tarihinden ve insanlık tarihinden de öte, sadece “kadın” olmaktan kaynaklı ortak bir tarihi yaşadı.

SİNEM ÖZLEK

18 Ocak 2010 Pazartesi

GÖKTANRI

http://www.nihalatsiz.org/dinler.htm

16 Ocak 2010 Cumartesi

EQ kullanıyormuşum


Beynin Sağ Tarafını: EQ’nuzu Kullanıyorsunuz!

Beyninizin SAĞ tarafı daha fazla gelişmiş.

Çünkü;
Hayal etmeyi ve sanatı seviyorsunuz.
Sanatsal yetenekleriniz çok gelişmiş. Hatta bu konuda insanları şaşırtabilirsiniz.
Önsezileriniz ve hisleriniz çok kuvvetli. İyi şiir ve roman yazmanız, yani yazıyla haşır neşir olmanız mümkün.
Koku ve tat gibi duyularınız epey gelişmiş.
Sezgilerinizi kullanarak karar alıyorsunuz ve içgüdüleriniz kuvvetlice.
Yeni şeyler üretmekten zevk alıyorsunuz.
Olaylarda taraf olmayı yeğleyebilirsiniz.
Bir şeye baktığınızda onu tüm algınızla algılayabilirsiniz.
Detaylarda boğulmadan olayları bir bütün olarak görürsünüz.
Duygularınızla hareket edersiniz.

IQ’nuzu ve beyninizin SOL lobunu daha fazla kullanmak istiyorsanız bunları yapın!
Notlar alın, yazı yazın.
Planlı davranın, önceliklerinizi belirleyin.
Fikirleri değerlendirin, hedeflerinizi belirleyin.
Vücut dilinizi, mimiklerinizi ve ses tonunuzu kontrol edin.
Daha mantıklı davranmaya çalışın.
Olayları karşılaştırın, hemen bir yargıya varmayın.
Eleştirmekten kaçınmayın.
Sorgulayıcı olun, durumları gözden geçirmeye çalışın.


BEYNİN İKİ TARAFI NELERİ TEMSİL EDİYOR

Sol Beyin - Sağ Beyin

Pozitif - Sezgisel

Analitik - İhtiyari

Doğrusal - İçsel

Kesin - Duygusal

Sıralı - Şakacı

Sözel - Sözel değil

Somut - Ayrıntıcı

Mantıklı - Görsel-resimsel

Aktif - Sembolik

Kazanç odaklı - Artistik

Dikkatli - Fiziksel

Kusursuz - Hareketleri uyumlu

Sistematik - Çocuksu

Yazılı harf-rakam - Eleştirel değil

12 Ocak 2010 Salı

E.Ş.;

Sakın, sakın tek bi kelime daha edeyim deme; sakın tek bi yalan daha söyleme. Niye biliyor musun? Çünkü inanırım. Bunca şeyden sonra, şimdi tek bi cümle et; gözlerime bakıp beni sevdiğini söyle: gerçek olmadığını bal gibi bilirim ama yine de sana inanırım. bu yüzden tek bir an bile beni gerçekten sevdi isen sakın.

Kulak verin sözlerime iyice,
Herkes öldürebilir sevdiğini
Kimi bir bakışıyla yapar bunu,
Kimi dalkavukça sözlerle,
Korkaklar öpücük ile öldürür,
Yürekliler kılıç darbeleriyle!

Kimi gençken öldürür sevdiğini
Kimileri yaşlı iken öldürür;
Şehvetli ellerle öldürür kimi
Kimi altından ellerle öldürür;
Merhametli kişi bıçak kullanır
Çünkü bıçakla ölen çabuk soğur.

Kimi aşk kısadır, kimi uzundur,
Kimi satar kimi de satın alır;
Kimi gözyaşı döker öldürürken,
Kimi kılı kıpırdamadan öldürür;
Herkes öldürebilir sevdiğini
Ama herkes öldürdü diye ölmez!

1 Ocak 2010 Cuma

Yeni bir yıl.


Yepyeni..
Oysa sadece birkaç saniye fark ediyor eskisi ile arasında ama ne de çabuk unutulur bir önceki yıl yaşanan; acılar, sevgiler, mutluluklar.. Tek bir saniye ve gelen yeni yılın herşeyi değiştireceği düşünceleri.
09'un bana ne öğrettiğini düşünüyorum; Güven; en yakınındakine bile olmamalı. Ani kararlar asla uygulamaya konmamalı. Daha az konuşmalı, daha çok susmalı; insanlar asla dikkate alınmamamlı. Hayatım boyunca nadir pişmanlıklarım olmuştu; belki yine en doğru kararı verdim ama aşk asla Es kadar güzel olmayacak, tüm yalanlarına rağmen. Evlensin kuzum, güzel bir hayat geçirsin; çocuklarını sevsin, iyi bir baba iyi bir eş olsun ama benim olmasın; böylesi çok daha güzel. Evet özlüyorum ama elden ne gelir ya da elden geleni ben ne kadar yapmak isterim. Ve bu yıl beni müslüman olmaktan çok uzaklaştırdı, müslüman dediğin o kız, o erkek gibiyse ben değilim. "Hakkı haram olsun" bana, ya benim sana olan hakkım K..ban?
Ya haksız isem? Ya hayatım güvenmemek ve pişman olmak için çok kısa ise? Ne yapacağım peki, nasıl davranacağım; hep bi şüphe mi olacak insanlara karşı içimde.
Biliyorum hayat ve Tanrı benim hep yanımda, herşeyim o kadar güzel ki.

5 Aralık 2009 Cumartesi

Losing my religion

İç şarabı cennet et dünyayı;
Öteki cennete ya gider ya gidemezsin.

Dibine vurulmuş viski; şarap; vodka ve zaten biralar..
Ömer HAYYAM aşkı ile.

26 Ağustos 2009 Çarşamba

Hayyam gelip kral olsa(?)

Düşelim cennetten yeryüzü oyununa (yalanına)
Kanalım sarhoşken şu aşkın yalanına (koynuna)
Gireceksek girelim gel kız günaha
Öleceksek ölelim şimdi şuracıkta

Yağmura, buluta, yıldıza, aya, kara toprağa, düşen yaprağa sor
Var mı aşktan öte?
Nemli saçlarına nefes nefesine şu çırılçıplak kıvrılan beline sor
Var mı aşktan öte varsa sen söyle..

Demir Demirkan

24 Ağustos 2009 Pazartesi

Zımpara Kağıdına;

Burnunu Sürt!



Hoşuna Gittiyse Ara!

23 Ağustos 2009 Pazar

L.., biliyo musun kimse senin gibi değil.... Keşke burda olsaydın....


Küçüğüm, sen söylememişmiydin bana; "YARGISIZ İNFAZ EDİLMEDİĞİM,DÜNYADAKİ TEK DEMOKRASİSİN." diye. Ben hep öyleyim ve öyle kalacağım. Kimsenin ne yaptığı ne düşündüğü zerre kadar umurumda değil, mantığımla da haraket etmiyorum. Sadece hislerim, sanrılarım ve duygularım var. Aklımı kullanmıyorum, anımı yaşıyorum; insan içinden geldiği zaman içinden geldiği gibi yaşamalı çünkü birdaha ne zaman yaşayacağımız hiç belli olmaz. Aklını devreye sokmak insanın en ufak şeyden bile aldığı mükemmel hazzı yok eder.
Hıçkıra hıçkıra ağlıyorum, ağızımı doldura doldura gülüyorum, sızıyı en içimde hissederek acı çekiyorum, hazzı tüm iliklerimde duyabiliyorum. Ne yaşıyorsam hakettiğini veriyorum yaşadığıma.

22 Ağustos 2009 Cumartesi

14 Ağustos 2009 Cuma

Allahsızlar!

Kaybedeceğini söylemiştim hatta tahmin ettiğim vakitten çok çok önce oldu bu, bu kadar acele beklemiyordum ve neler öğrendim biliyor musun? Yalansın.
Zamanla herşey düzene girecektir, acele etmemeyi öğreneceğim.

11 Ağustos 2009 Salı

Zie! kaydıralım tüm yıldızları dileklerimize.

Mükemmel bir gündü. Unutamayacağım, bulantısını ve kafa ağrısını birkaç gün çektiğim..

31 Temmuz 2009 Cuma

...

Bilmezsin nasıl olur insan
Nasıl olur aysız gece yalnızken...
Üşüdüğünü sanırsın aniden,
Ağladığını duyarsın birinin içinde hıçkırarak sessizce..

30 Temmuz 2009 Perşembe

30 Temmuz 09-İyiki Doğdun Hb

Tren Ankara'ya gidiyordu..
Ve ben artık büyük umutlardan, bütün büyük devrimlerden vazgeçmiştim.. Artık sadece küçük ve anlamlı şeyler bekliyordum hayattan..
Kimsenin aklına gelmeyen, ama yine de sıradan, hayat kurtaran iyilikler;beni bu zalim zamandan kurtarıp ruhumu arındıran anlamlı sohbetler, dostça yakınlıklar, insana yaşama sevinci veren küçücük incelikler bekliyordum artık hayattan..
Tren Ankara'ya gidiyordu.. Elimde Dostoyevsky'nin mektupları vardı..

Ey zorba! Ey hayatı Emir'le yıkayan! Zulmet ki tez vakit yıkılasın.

(Zry! Hb! En parlak yıldız üçümüzün olsun ve kaysın(!) tüm dileklerimize.)

29 Temmuz 2009 Çarşamba

Yakınma, korku, suçluluk duygusu, acındırma, o sahte duyguların hiçbiri yok yüzümde..

Düşünmeyen, sorgulamayan, yüzeysel, boş, kayıtsız, ne verilirse onu alan, kolay yönlendirilen bir insan tipi.. Yanındakini, arkasını döndüğü anda unutan, üzülmeyen, vijdan azabı çekmeyen, yaptığı herşeyi doğru ve haklı sayan; herşeye geç kaldığını sandığı için yanında, çevresinde kim varsa düşünmeden ezip geçen; derinden sevmediği için derinden acı çekemyen biri..
Bunalımları bile anlamsız olan; duyguları giderek köreldiği için hayatını sadece tensel hazlar peşinde koşmaya adayan; duygusuzlaştıkça acımasızlaşan ve dünya nimetlerine ulaşmayı tek amaç sayan , aslında kim olduğunu bile giderek unutan, önüne sunulan göz alıcı dekorun ardında ne olup bittiğini düşünmeyip sorgulamayan biri..

Sevgiye sahip olunabilir mi hiç, inceliğe, anlayışa.. hiç özgürlüğe sahip olunabilir mi?.. Sınırsızdır.. Sahipsizdir.. Zamansızdırlar.. Sınırsız, sahipsiz ve zamansızca aktıkları sürece vardırlar çünkü.. ZAMANLA SINIRLANDIKLARI VE SAHİP OLUNDUKLARI ANDA yok OLURLAR..


Şükrediyorum, beni her geçen gün otoriteden yanaolanların yapay ve yaşamsız hayatından biraz daha uzaklaştıran inceliğime...

Suçtur Umutsuzluğa Kapılmak-Cezmi Ersöz

24 Temmuz 2009 Cuma

Sabahattin Ali - Kürk Mantolu Madonna

Etrafını bu kadar iyi tanıyan, karşısındakinin ta içini bu kadar keskin ve açık gören bir insanın heyecanlanmasına ve herhangi bir kimseye kızmasına imkan var mıydı? Böyle bir insan, ÖNÜNDE BÜTÜN KÜÇÜKLÜĞÜ İLE ÇIRPINAN birine karşı taş gibi durmaktan başka ne yapabilirdi?
Bütün teessürlerimiz, düş kırıklıklarımız, hiddetlerimiz, karşımıza çıkan hadiselerin anlaşılmadık, beklenmedik tarafındadır. Herşeye hazır bulunan ve kimden ne geleceğini bilen bir insanı SARSMAK MÜMKÜN MÜDÜR?

22 Temmuz 2009 Çarşamba

Budala-Fyodor Mihayloviç Dostoyevsky


Nasıl bir ruh hali ile yazabilir insan bunca şeyi anlamıyorum Gökhan'la konuştuğumuz gayet mantıklı, normal bir insan bunca şeyi yazamaz. Bir kırıklık var zaten yazarlarda, söylemişti Cezmi Ersöz :D
...
Romanımızın bir kahramanı olan Gabriyel Ardalyonoviç, ikinci dereceden olan aracı, diğerlerinden daha kötü talihlidirler. Bu şundan ileri gelir: "Sıradan" fakat zeki olan bir insan, yenilik doğurabilen yetenekte olsa bile, kendi kendini yiyerek büyük bir ümütsizliğe düşer. Hayattaki konumuna razı olmak isterse, ezilmiş gurarunun duyguları ile, kendini zehirler. Bundan başka biz, en yüksek bir sınırı göz önünde tuttuk. Çoğunlukla, zeki olan bir aracı sınıfın, herzaman fazla acı çektiği muhakkak değildir; daha doğrusu, bunlar yavaş yavaş, yıllar geçtikten sonra acıyı anlarlar. Bu durum felaketlerini hazırlar. Bu insanlar sesszliğe kavuşmadan önce, uzun müddet gençlikten ihtiyarlık çağlarına kadar geçen süre içinde, bir yenilik göstermiş olamk için, bazen saçm haraketler yaparlar... İşte namuslu ve temiz insan olan bu kara talihlilerden biri, çalışarak hem ailesini hem de diğer birkaç yabancıyı beslemektedir ama ne oluyor yani? Bütün hayatınca rahat bulamadı.! İnsani görevin yaptığı halde, vicdanı onu rahata erdirmiyor; tam tersine şu düşünce onu azap veriyo;"İşte, bu yüzden varlığımı mahvettim; işte onları beslemek için ellerim kollarım bağlı kaldı; işte bundan dolayı barutu ben bulamadım! Bu zorunluluklarım olmasaydı, barutu veya Amerika'yı belki de ben bulurdum; ne olduğunu bilmiyorum ama, herhalde birşey bulabilirdim."
Bu insanların en açık özellikleri, hayatları boyunca ne bulmaları gerektiğini hakkı ile bilmemeleri ve hep birşey bulmak üzere bulunmuş olmaları. Barutu yahut Amerika'yı? Fakat bu buluşun endişeleriyle bekleyiş, Galille'nin veyahut Christof Kolomb'un talihine yaradı.
..
ll. Cilt sf. 119-120



Okuyacağını biliyorum bunu E Ş!
Em Ş'yı bende uzaklaştırdığını düşünüyorsun. Düşün. Ancak düşünmekle yetinirsin. İnsanlar birbirlerini görmese de, seslerini duymasa da, birbirlerinden haber almasa da; düşünceleri, hayata bakış açıları, olayları yorumlayışları birbirine yakın oldukça hep hayatları ortak bir çizgi üstünde devam eder. Evet, hatalarım olmuş olabilir ama ben bir insanım ve duygularım var keşke sen de at gözlüklerini çıkarıp nerde ne hata yaptığını görsen. Hakkımda istediğini söyle, düşün, düşündür; zerre kadar umurumda değil. Ben kendimi biliyorum. Em'i tanıyıp tanımadığımı sormuştun; senden çok daha iyi tanıyorum. Şimdi sen de şunu cevapla, "Ben seni ne kadar tanıyorum, bana kendini ne kadar doğru tanıttın, üç yılda hayatın hakkında bana ne anlattın?"
Hayatım boyunca yaptığım HİÇBİRŞEY için pişman olmadım ama seni tanıdığıma pişmanım, bana Em'i kazandırmış da olsan. Ve bil ki bundan sonra benimle bağlantı kursa da kurmasa da sen kaybettin ve biz kazandık.

10 Temmuz 2009 Cuma

09.07.09

Bu tarih yılda sadece oniki kez oluşuyor. Çark tamamen tersine döndü ve önümde sadece baş yıl var.
Dokuz: Hb; Yl; Zry; Rgnr; Abim; dokuzu dolduramıyorum, az ve yeterince öz.



Uygur'lara yapılanlara isyan içerisindeyim..

9 Haziran 2009 Salı

..


..

All l wanna say is that
They don't really care about us

..

19 Mayıs 2009 Salı

15-16-17 Mayıs 09/Çanakkale (Fotoğraf Festivali)

Okulun bizi karşılamasının pek içten ve misafirperver olduğu söylenemez hatta onlarla geçirdiğimiz en güzel zaman olardan ayrıldığımız andı :) onun dışında çok güzel iki gün geçirdik, gezdik, yüzdük, Fotoğraf(?) gösterilerini izledik..

4 Mayıs 2009 Pazartesi

Beyaz Diş / Jack London



Bu ışık duvarı çok acayipti. Babasının, ışığın içine doğru yürüyerek kaybolup gitme özelliği vardı. Gri yavru bunu bir türlü anlayamıyordu.
Yavru Kurt, ağaçların arasında yürüdü. Aynı anda onları hem gördü hem kokularını aldı. Önünde, arka ayakları üzerinde duran, daha önce hiç görmediği cinsten beş canlı duruyordu.
Kurtlara özgü o yakınlıktan hoşlanmama dürtüsü onda fazlasıyla vardı. Başka bir bedenle uzun süre temas halinde olmaya dayanamıyordu. Bu onu çılgına döndürüyordu. Uzak olmalıydı o, öazgür.. Kendi başına olmalıydı ve hiçbir canlıyla gereksiz yere fazla temasa girmemeliydi.

Karamazov Kardeşler'den sonra okuduğum en Mükemmel kitaptı.

18 Nisan 2009 Cumartesi

18 Nisan 09/Evren

Evet beybiler :) bugün bendenizin doğumgünü :) nice mutlu yılar diliyorum kendime; sağlıklı, başarılı, huzurlu ve aşk dolu bir sene beklesin beni mümkünse; bunu istiyorum evrenden. Uzun soluklu düşünecek olursak ise; tüm dünyayı dolaşabilecek maddi güce ve kendi içimde huzuru; sakinliği sağlayacak manevi güce sahip olayım. Bedenimi, kişiliğimi, kültürümü gelştirecek işler yapmayı; daha fazla kitap okuyup daha fazla insanla fikir alışverişinde bulunmayı ve bu insanları nitelikli kişilerden seçmeyi diliyorum kendim için. Dünya görüşümü geliştirmeyi, her yeni günde kendime birşeyler katmış olmayı, beynini ve gözlerini açık tutan bir insan olmayı diliyorum, hiçbir konuda at gözlüğü kullanmayayım ve önyargılarım olmasın. Sevgi, ömrümün hiçbir noktasında uzak kalmasın benden çünkü hayatımda herşeye anlam veren temel zemin sevgidir. Yaptığım her işte kendimi yeniden yaratayım ve dönüp ardıma baktığımda yaptığıma ben de hayran kalayım. Yine kısa soluklu bir dilekte bulunursam; birkaç ay içinde bir D80 ya da D60'ım olsun ve uzun soluklu zamanda harika bir fotoğrafçı olayım.

11 Nisan 2009 Cumartesi

29 Mart 2009 Pazar

27 Mart 09-Sahilevleri


Ben İçeri Düştüğümden Beri



Ben içeri düştüğümden beri güneşin etrafında on kere döndü dünya
Ona sorarsanız: ’Lafı bile edilemez, mikroskopik bi zaman...’
Bana sorarsanız: ‘On senesi ömrümün...’
Bir kurşun kallemim vardı, ben içeri düştüğüm sene
Bir haftada yaza yaza tükeniverdi
Ona sorarsanız: ’Bütün bi hayat...’
Bana sorarsanız: ‘Adam sende bi hafta...’
Katillikten yatan Osman; ben içeri düştüğümden beri
Yedibuçuğu doldurup çıktı.
Dolaştı dışarda bi vakit,
Sonra kaçakçılıktan tekrar düştü içeri, altı ayı doldurup çıktı tekrar.
Dün mektubu geldi; evlenmiş, bi çocuğu olacakmış baharda...

Şimdi on yaşına bastı, ben içeri düştüğüm sene ana rahmine düşen çocuklar.
Ve o yılın titrek, uzun bacaklı tayları,
Rahat, geniş sağrılı birer kısrak oldu çoktan.
Fakat zeytin fidanları hala fidan, hala çocuktur.

Yeni meydanlar açılmış uzaktaki şehrimde, ben içeri düştüğümden beri...
Ve bizim hane halkı, bilmediğim bir sokakta, görmediğim bi evde oturuyor

Pamuk gibiydi bembeyazdı ekmek, ben içeri düştüğüm sene
Sonra vesikaya bindi
Bizim burda, içerde
Birbirini vurdu millet, yumruk kadar simsiyah bi tayin için
Şimdi serbestledi yine, fakat esmer ve tatsız

Ben içeri düştüğüm sene, ikincisi başlamamıştı henüz
Daşov kampında fırınlar yakılmamış, atom bombası atılmamıştı Hiroşimaya
Boğazlanan bir çocuğun kanı gibi aktı zaman
Sonra kapandı resmen o fasıl, şimdi üçünden bahsediyor amerikan doları
Fakat gün ışığı her şeye rağmen, ben içeri düştüğümden beri
Ve karanlığın kenarından, onlar ağır ellerini kaldırımlara basıp doğruldular yarı yarıya

Ben içeri düştüğümden beri güneşin etrafında on kere döndü dünya
Ve aynı ihtirasla tekrar ediyorum yine
‘Onlar ki; toprakta karınca, su da balık, havada kuş kadar çokturlar.
Korkak, cesur, cahil ve çocukturlar,
Ve kahreden yaratan ki onlardır,
Şarkılarda yalnız onların maceraları vardır’

Ve gayrısı
Mesela, benim on sene yatmam
Laf’ı güzaf...
.

Nazım Hikmet Ran



Tarif edilemeyecek kadar mükemmel..

25 Mart 2009 Çarşamba

Fotoğraf-Bilgi-Protein


-Bilgi %84 görme ile kaydedilir. Misal, kaçımız sevgilisinin kokusunu biliyor?
-Alp, Han-ım, eski türk bilge ve güçlü kadınlar. Anaerkil-Mükemmel. Merak; sanı ve güdüler akıldan daha değerlidir.
-Siyah(Alp-Kadın)-Beyaz(Saflık)-Kırmızı(Doğurganlık)= Türk Kadını.
-Apollon=Güneş Tapınağı.
-Truva; Kudüs; Mekke; Eskişehir; diğer 3?
-Çanakkale savaşı sonunda Mustafa Kemal Atatürk; "Bu Truva'nın Karşılığıydı."
-Özgürlük-Özgünlük.
-Sınırlı, izinli bilgi veriliyor bize.
-FOTOĞRAF, ne ise o dur; Yaşama en yakın şeydir.
-Çirkin -EstetiK- Güzel.
-Zaman; Hız arttıkça farkedebileceğimiz bir enerjidir.
-Kafasına ne koyduysan, kişi o kadar algılar.
-Bize öyle bilgiler öğretildi ki, kendimiz olmamak için.
-Aittir'e kodlandık.
-Sümer dili; Türk dilidir.
-Kullanamdığımız olağanüstü güçler.
-İzinli olanları seçiyoruz; seçilmişi seçiyoruz; bu, hiçliktir.
-FOTOĞRAF; seçicilik yanınızı açıyor.
-Ağlamanın noronlar üzerindeki etkisi mükemmeldir.
-Gülme tekniklerini öğren.
-Güneş Dil Teorisi'ni oku.
-FOTOĞRAF; sizi, kendi iç beninizin dili haline getiriyor.
-Bize öğretilenler; kaygı-korku-tedirginlik
-FOTOĞRAF; ışıkla sevişmektir.
-Herşeye zıttıyla birlikte bak! Zıtlıklar, güçte birlik yaratır.
-FOTOĞRAF; zıtlıkların birliğidir.
-Öglit; zaman kavramı-Türkler.
-Huban Arığ-Türksay Yayınları.

28 Şubat 2009 Cumartesi

Eski Çin’de 9 ayrı yerde 9 ayrı isimle kendini yeniden yaratan ressamın öyküsü


Adam 9 ayrı Kantonda 9 ayrı isimle kendini yeniden var ediyor. Her seferinde o kadar, bir öncekine benzemeyen tarzda bir şey yaratıyor, insanlar onun bambaşka biri olduğunu algılar ve zanneder hale geliyor. Değişikliğin, değişkenliğin ve benzememenin bu kadar iyi bir örneği olabilir mi? Bir işi yaparken, bir başka iş daha yapabilirsin ama aynı şeyi 9 ayrı seferde ve 9 ayrı disiplinle yapmak çok apayrı ve olağanüstü saygı duyulacak bir şey bence… Ailelerimiz eğitimimizde çocukluğumuzdan beri hep bir hata yapıyorlar ve bizi tek bir alana yönlendiriliyorlar. Yani aile, kendi isteğine göre “benim yavrum mühendis olacak” gibi dayatmalarla, o tarafa doğru yönlendirir. Rahat bıraksalar, belki çok farklı bir şey olacak. TRT çocuk kulübündeyken, Hikmet Şimşek isminde bir koro şefi vardı, asıl mesleği doktorluktu. Bir türlü çözemediler; “bir doktor nasıl koro şefi olabilir?” diye… Neden olmasın? Bir insan hem doktor, hem koro şefi, hem de futbolcu olabilir. bizde bu yönlendirme yüzünden, insanlar bir türlü anlayamıyorlar. Albüm çıkarttığım zaman da aynı sıkıntı oldu. “Aa siz albüm mü çıkarttınız? Peki, aldınız mı böyle bir eğitim?” diye sordular. Peki ben oyunculuk okulu niye okudum? Oyunculukta şan dersi var, dans dersi var… Üstelik illa ki belli bir KARİYERDE kalmak gerekmiyor. Oradan hareket edip, sadece zevk veya kendini denemek ve öğrenmek , o kategoride ne olduğunu anlamak için yapabilirsin BİRŞEYİ. kendimi dekatloncuya benzetiyorum. Mesela; “Televizyon programında isminizin önüne ne yazalım?” diye soruyorlar. Ben de “Hiçbir şey” diyorum. Adım Toprak, soyadım Sergen. Beni oyuncu, sunucu gibi sıfatlarla kodlamayın LÜTFEN. ne bunların herhangi biriyim, ne de hepsiyim. Karşımdaki insan beni nasıl algılıyorsa öyle algılasın. Bu, daha demokrat ve daha özgürlükçü bir bakış açısı bence.


Toprak Sergen

27 Şubat 2009 Cuma

Hasat Zamanı


Altın harflerle yaz mahlasımı. Halvetim kasvet, kem gözlere şiş.
Cadü ya herru, ya merru, kafkef, gölge harâmilerine bir selam çak.
Abile patladı, demlenir simam, nüşinrevan'dan handan ummam ben.
Ahu-yi felek mum, ben şamdan. Düşmez kalkmaz bir Allah'tır uyan.

24 Ocak 2009 Cumartesi

Ziller ve İpler


İnsanların ne kadar kötü olduğnu görmek beni şaşırtmıyor fakat bu yüzden hiç utanmadıklarını görünce hayretler içinde kalıyorum.


Grimaldi Lines&Emes

16 Ocak 2009 Cuma

..

..

24 Aralık 2008 Çarşamba

Hala-The Corrs and Bono/Summer Wine


[Andrea]
Strawberries, cherries and an angel's kiss in spring....
My summer wine is really made from all these things

[Bono]
I walked in town on silver spurs that jingled to
and sang a song that I had sang just for a few
She saw my silver spurs and said let's pass some time
And I will give to you...summer wine

[Andrea and Bono]
Ohhhh...summer wine

[Andrea]
Strawberries, cherries and an angel's kiss in spring....
My summer wine is really made from all these things
Take off your silver spurs and help me pass the time
And I will give to you.....summer wine

[Andrea and Bono]
Ohhhh....summer wine

[Bono]
My eyes grew heavy and my lips they could not speak
I tried to stand up but I could not find my feet
she reassured me with an unfamiliar line
And then she gave to me...more summer wine

[Andrea and Bono]
Ohhhh....summer wine

[Andrea]
Strawberries, cherries and an angel's kiss in spring....
My summer wine is really made from all these things
Take off your silver spurs and help me pass the time
And I will give to you.....summer wine

[Andrea and Bono]
Ohhhh....summer wine

When we woke up, the sun was shining in our eyes
The silver spurs were gone, my head felt twice its size
She took my silver spurs, a dollar and a dime
And left us craving for.....more summer wine
Ohhh..summer wine...

(Yalnızlık, ömrüm boyunca tanımadığım bir yabancıydı; şimdilerde onunla uyanır oldum.)
Fazla kırılganım sanırım, ya da onlar çok kaba bana karşı. Burukluk hissediyrum küçücük yüreğimde; anlam veremiyorum bazı şeylere ve insanlara.
Bu arada ilk ve zannediyorum tek olacak yılbaşı hediyemi de aldım vkkk'dan.

Oooo Summer Wine.. Eminim birgün biryerde bulacaksın beni ya da karşılaşacağız..

6 Aralık 2008 Cumartesi

05 Aralık 08/İzmir

Süleyman'ın doğumgünü.

4 Kasım 2008 Salı

24-26 Ekim 08/Ankara



Salonda kahkahanı unutmuşsun
Yatağımda hem kokunu hem de saç telini
Diş fırçanı bırakmışsın bana hatıra,
Korkuyorum sensizlik dokunacak bana.
Kenan ÇELİK

15 Ekim 2008 Çarşamba

Awake/Clay/Hayden Christensen-Hala Ahi Ocağı


'Eğer yeniden hayata başlayabilseydim,
İkincisinde, daha çok hata yapardım.
Kusursuz olmaya çalışmaz, sırtüstü yatardım.
İlkinde olmadığım kadar neşeli olurdum,
Çok az şeyi
Ciddiyetle yapardım.
Temizlik asla sorun bile olmazdı.
Daha fazla risk alırdım hayatta.
Daha fazla Seyahat ederdim,.
Daha çok güneşin doğuşunu izler,
Daha çok dağa tırmanır,
Daha çok nehirde yüzerdim.
Daha çok görmediğim yere giderdim.
Daha az bezelye ve doyasıya dondurma yerdim,
Gerçek sorunlarım olurdu hayali olanların yerine.
Yaşamın her anını gerçek ve verimli kılan insanlardandım ben.
Elbette mutlu anlarım oldu ama
Yeniden başlayabilseydim eğer, yalnız mutlu anlarım olurdu.
Farkında mısınız bilmem.
Hayat budur zaten:
Anlar, sadece anlar.
Siz de anı yaşayın.
Her yere yanında termometre, su, şemsiye ve paraşüt almadan
Gitmeyen insanlardandım ben.
Eğer hayata yeniden başlayabilseydim,
Yanımda hiç bir şey taşımazdım.
Eğer yeniden başlayabilseydim,
İlkbaharda pabuçlarımı fırlatır atar.
Ve sonbahar bitene kadar çıplak ayaklarla yürürdüm.
Bilinmeyen yollar keşfeder, güneşin tadına varır,
Çocuklarla oynardım, bir şansım daha olsaydı, eğer.
Ama işte 85'indeyim ve biliyorum...
Ölüyorum…'

Jorge Luis Borges

14 Ekim 2008 Salı

+/Ahi Ocağı




Konuşulan söz sessizce beslenen her düşünceden daha güçlüdür. Ancak konuşurken içeriğin ve kullandığınız sözcüklerin mümkün olduğunca pozitif olmasına ve pozitif düşüncenizin böylece konuşma tarzınıza da yansımasına ve güçlenmesine özellikle dikkat etmelisiniz. Bu nedenle korku, nefret, yoksulluk, hastalık, anlamsızlık vs. gibi sözcükleri kullanmaktan kaçınmalısınız. Bu tip negatif sözcükler hayat gücünüzü ve hayat sartlarınızı olumsuz etkileyen enerjiler oluşturmaktadırlar.
Pozitif olmak yolunda basarılı olabilmek için her negatif düşünceyi sabırla pozitif bir düşünceyle değiştirmeniz ve gelecekte benzer hatalar yapmamak için her hatalı davranışı zihninizde düzeltmeniz yararlı olacaktır. Aynı şekilde noksanlık ifade eden veya olumsuz olan her sözcüğü güven ve başarı ifade eden sözcüklerle değiştirmelisiniz.

21 Eylül 2008 Pazar

"BEZDE KUTSALLIK ARANACAKSA, O ZAMAN ,EN ÖNEMLİ YERLERİ ÖRTTÜĞÜ İÇİN , EN KUTSAL ÖRTÜ DONDUR ! "



"Arap'larda kadina nasil isim konulur.
Ahmet Durmaz benim Urfalı bir dostumdur, kendisi ile
çeşitli konularda çok güzel sohbetlerimiz olur, Ankaraya

geldiği zaman ziyaretime gelir. Kendisine google derimçünkü

yanıtlayamayacağı soru yoktur.

Okuma konusunda bir kitap kurdudur ve hayatı da kör olma
dışında biraz Eric Hoffere benzer.
Ahmet Durmaz dostum diyor ki sorun yalnız kadını
örtmek veya açmak değil, sorun kimlik ve kişilik sorunudur, örtünme,
peçe bunların yanında zurnanın son deliğidir.
Bu ifadesini şu sözlerle delillendiriyor Araplarda
kadınların adları yoktur. Kadınlara ya numara, ya da tip ve fizyolojik
görünümlerine göre bir takım sıfatlar verilir. Örnekler:


Elif: Arap alfabesinin birinci harfi, aynı zamanda
arap rakamlarında bir rakamını ifade eder

Saniye: Sani Arapça iki demektir doğan ikinci kıza
Saniye adı verilir (eski dilde ikinci; cümle içinde örnek fazında
vermek gerekirse 'sultan mahmud-u sani.. yani ikinci Mahmut')
Tılte: Telat veya Türkçede selaseden türemedir 3.
demektir. Bu isim Anadoluda pek görülmez ama Harranda Araplarda çok
bulunur
Raba. Arapçada dörttür. Rabia dördüncü demektir.
Anadoluda yaygın bir addır, geçmişte çile çekmiş bir İslam kadının
adıdır.
Hamse: Arapça beş demektir Bu isim Harran yöresi
Arapları dışında Anadoluda pek bulunmaz.
Sitte: Harranda yaygın bir isim olan Sitte Arapça
altı demektir
Sabe: Arapça yedi demektir, bu kelime çok
değişiklik geçirmiş Sabiha olmuş, İbrahim Tatlıses Sabuha ifadesi ile
kullanmıştır.
Sevgili Ahmet Durmaz sekiz ve dokuz rakamı ile ilgili
isim var mıydı bilmiyor ama yediden sonra Arapların yazi ismini
koyduklarını söylüyor
bu yeter anlamına geliyormuş.
Dostumun bilgilendirme mektubu şöyle devam ediyor;
Her zaman ilk doğan kıza Elif adı konmaz, Bazen de
Ayşe adını koyarlar, eve ilk gelen kıza evin iaşe işlerini
çekip çevirecek gözüyle bakıldığı için Ayşe adı konulur,
bazen aş pişirme beklendiği için Avvaş adı konuşlur.
Erken doğan prematüre kıza Hadice adı verilir ,
Hadice Arapçada erken doğmuş prematür kız anlamına gelir.
Çelimsiz ve ufak tefek doğan kızlara Fatma adı verilir, fatma Arapçada
süt yanığı, süt kesiği anlamına gelir.
Koyu renkli doğan kızlara esmer anlamına gelen
Semra adı verilir.,
Biraz açık renkli ise aydınlık açık anlamına
gelen Zehra adı verilir,
iyice beyaz ise Beyza adı verilir
Bu bilgilerin ışığında hakikaten kadının
Arabistanda veya Araplarda kimlik ve kişilik sorunlarının örtünme, peçe ve
çarşafa girmeden daha öncelikli olduğu düşünülebilir.
Anadoluda kadın numaralandırılmaz ve sıfatla
çağırılmaz,

Türklerde ve Anadoluda kadın bir şahsiyettir,
bir kimliğe sahiptir.

Hanımağadır, hanım efendidir, kraliçedir, Tanrıçadır.

Arap kültürünün ikinci plana ittiği numaralı vya sıfatlı bir nesne değildir.
Bu bilgilerin, Arap yaşamına ve tarzına özenen kadınlarımız

tarafından da gözden geçirilmesini dilerim.
Türk gibi yaşamak, Anadolu kültürü ile yaşamak
kadın kişiliği ve onuru için önemli bir merhaledir."

oğuzkan bölükbaşı

Hayatımda ilk defa Zekeriya Beyaz (Hoca demek istiyorum, çok saygı duydum bu sözlerinden sonra çünkü) Hocanın sözüne destek verdim: "BEZDE KUTSALLIK ARANACAKSA, O ZAMAN ,EN ÖNEMLİ YERLERİ ÖRTTÜĞÜ İÇİN , EN KUTSAL ÖRTÜ DONDUR ! " ...

Bi de Bursa'da yaşayan bir kuzenimden komedi ötesi bişey duydum, hani hanımlar saçlarını yaptırırı kuaförlere ve tonlarca para verir ya; bizimkiler türban yaptırıomuş :D ona tonla para veriolarmış :D

9 Eylül 2008 Salı

lt's time to face the flame



Evrende kaos yoktur. Başına gelen ve gelecek olan herşeyin bir amacı vardır. Her deneyim dersler içerir. Önemsiz şeyleri büyütmeyi bırak.
Seni birşeylerden her alıkoyuşlarında onların ateşini körüklemş olursun. Ancak korkularını keşfettiğinde yaşamı keşfedersin.


Birşeyi zihninizde canlandırmanız, onu gerçekleştirebileceğiniz anlamına gelir. Bunun sebebi, beynin yaptığınız şeyin gerçek mi, yoksa gerçeğin bir kopyası mı olduğunu ayırt edememesidir. :D

27 Ağustos 2008 Çarşamba

17-20.08.08/Karşıyaka-Buca (Glsn TK)

Hayatındaki herşeye anlam veren temel zemin ne? Sevgi. Konuşmak kadar susmanın da ne kadar değerli olduğunu öğreniyorum yavaşça. Herşey olması gerektiği gibi, hızlı ve erken yaşanan hiçbirşey yok, zamanımız BİZ'e birşey olmadığı sürece gayet yeterli. Değişim insanları şaşırtıyor (açıkçası en çok da onun şaşırması hoşuma gidiyor) ve inanmakta güçlük çekiyorlar. Ben herzaman söylerdim ben mükemmel bir sevgili, mükemmel bir eş, mükemmel bir anne olurum diye; yeter ki aşık olayım ;)
Harikaydı umarım Allah bize de böyle bir düğün nasib eder ve onun kadar güzel gelinler oluruz.

8 Ağustos 2008 Cuma

08.08.08 Senin dudakların pembe, ellerin beyaz..

ZAMANI DURDURUVERDİ
YİNE DÜN,
HAYAT VEREN GÖZLERİN.
TEK VE SON ARZU
OLUVERDİN,
GÖNLÜMÜN BAŞ KÖŞESİNDE.
YOK OLDU SANKİ BİR BİR,
YERYÜZÜNDEN,
YARADILMIŞLARIN TÜMÜ.
AH Bİ SARILABİLSEYDİM
AYRILMAYASIYA.
AH BİR ÖPEBİLSEYDİM
DOYASIYA.
AH BİR SÖYLEYEBİLSEYDİM
SENİ SEVDİĞİMİ,
EN UÇLARA KADAR DUYURASIYA
...
...

Nermin Alpaslan

24 Haziran 2008 Salı

20-21 Haziran 08/Hep seninleyiz Türkiye







"Benimsin artık... ...uyumalısın ama" Bu sefer acaba yok 21 benim için değerli bir sayı ve hayatımın adamı.
Hırvatistan maçı görülebilecek en mükemmel maçlardan birydi heralde uzatmaların son dakikasında gol yiyiosunuz uzatmanın uzatmasında 30sn kala maçın bitimine durumu 1-1 yapıosunuz, Türklerden başkası yapamaz bunu :D top kale çizgisini geçiyor ve o an maç bitiyor. Mükemmelin mükemmeli. 9-Semih. Üzüldüm ama Hırvatistan oyuncularına, nasıl ağlıyorlardı hele saçları on numara bir oyuncu vardı, içim parçalandı valla :( Slaven Bilic, bu adı hiç unutmıcam..

8 Haziran 2008 Pazar

Çeşme-Karaburun

Ayayorgi ardından Çeşme çıkışı, Ilıca ve Karaburun yaptık. Mükemmel bir gündü.

7 Haziran 2008 Cumartesi

Gergedan-Glikoz-Tetanoz

Bi aşı bu kadar mı acır ya :'( umarım yarın bu acıma rağmen yüzebilirim ve umarım aşının olduğu yere herhangi bir zarar gelmez. Kendim kaşındım ama neyse. :D Pazartesi Bornova'ya taşınıyorum, pazar günleri gelcem eve sadece. Tahminime göre harika bir yaz olacak, hatta geçirebildiğim en iyi yazlardan biri diyebilirim. Bir de Nikon'um gelse tamam. Kafam boş olcak bu yaz, düşünebildiğim tek şey harika bir manzara ve romanlarım, Nikon'um gelirse bir de fotoğraf; başka hiçbirşey. Şuana kadar harcadığım çabaların boşa olduğunu görüyorum, elime hiçbirşey geçmiyor kendimi kötü hissetmekten başka. Evet belki arkadaşlarımınki gibi düzgün yürüyen bir ilişkim yok, onlarınki gibi bir sevgilim yok, yanımda olacak; beni destekleyecek; bana kendini hissettircek bir beden yok, ruh da ama belki olması gereken böyledir. Oluruna bırakmalıyım herşeyi, belki bigün bulur beni, ne dersin ;)

21 Mayıs 2008 Çarşamba

Birilerine inat, Özgürlük Heykeli'nin hikayesi :D


Heykel, 19. yüzyılın Ortalarında Türk toprağı olan Mısır’a dikilmesi maksadıyla Fransızlar tarafından hazırlanmış ama sonradan yaşanan bazı şanssızlıklar yüzünden Mısır yerine Amerika yolunu tutmuştu. İşin daha da garip tarafı, heykelin masraflarının büyük kısmının, zamanın hükümdarı Sultan Abdüláziz tarafından bizzat ödenmiş olmasıydı. ‘New York’ dendiği zaman, çoğumuzun hatırına ilk önce Manhattan’daki gökdelenler ve şehrin hemen önündeki adada yükselen, kaidesiyle beraber tam 93 metrelik ‘Özgürlük Heykeli’ gelir. 1880’li senelerde Fransa’da yapılan Özgürlük Heykeli’nin masraflarının büyük kısmının bizden çıktığını, projesinin de New York’a değil, o yıllarda Türk toprağı olan Mısır’a dikilmek üzere hazırlandığını ve son anda yaşanan bir talihsizlik neticesinde Amerika’ya gidişinin öyküsü: 19. asırda Osmanlı İmparatorluğu’nun toprağı olan Mısır, yüzyılın ilk yıllarından itibaren Kavalalı Mehmet Ali Paşa’nın soyundan gelen ‘Hidiv’ unvanlı valiler tarafından idare ediliyordu ve içişlerinde bağımsız hale gelmişti. Mısır valileri, sadece yabancı memleketlerle imzaladıkları anlaşmalarla mali protokolleri padişaha tasdik ettirmekle yükümlüydüler ve İstanbul, bu gibi talepleri genellikle her zaman yerine getiriyordu. Mısır Valisi Saik Paşa’nın Fransız mühendis Ferdinand de Lesseps’e 1854’te hazırlattığı ve Akdeniz ile Kızıldeniz’i birbirine bağlayacak olan Süveyş Kanalı projesi de onaylaması için Osmanlı hükümdarına sunulmuştu. Projenin arkasında Fransa vardı ama İngiltere, Akdeniz’deki ve Hindistan’daki hákimiyetini sona erdirebilecek olan böyle bir hazırlığa Karşı çıkıyor ve zamanın hükümdarı Sultan Abdüláziz’i, projeyi reddetmesi için devamlı bir baskı altında tutuyordu. Saik Paşa, İstanbul’un tasdikini beklemedi ve 1854’ün 30 Kasım’ında Fransız mühendise projenin hayata geçirilmesi için gerekli şirketin kurulmasa iznini verdi. Fransız sermayesiyle kurulan şirketin hisse senetlerinin tamamı satılınca İngiltere, Sultan Abdüláziz’e daha da fazla baskı yapmaya başladı ve hükümdar, Mısır Paşası’nın projesini 12 yıl boyunca onaylamadı. Mısır tarafı ise, İstanbul’un tasdiki gelmeden içe başladı ama Saik Paşa 1863’te birdenbire ölüverdi. Yerine geçen İsmail Paşa ise Fransız değil, İngiliz taraftarıydı, bu yüzden iktidarının ilk yıllarında projeye gereken önemi vermedi ama daha sonraki senelerde Kanal’ın Mısır’a nasıl bir hayati değişiklik getireceğini fark edince işe o da dört elle sarıldı. Kazılar neredeyse tamamlanmak üzereyken Fransız hükümeti, Sultan Abdülaziz’e İngilizler’den daha fazla baskı yapmaya başladı. Sultan Abdülaziz, 1866’nın 19 Mart’ında yayınladığı fermanla Kanal’a izin verirken Kanal Şirketi ile Saik ve İsmail Paşalar arasında varılan anlaşmaları onayladı, üstelik Mısır’ın kanal inşaatı için yaptığı dış borçları da devlet garantisi altına aldı ve kendisi de Kanal Şirketi’nin hisselerine oldukça yüksek bir meblağ yatırdı. ASYA’NIN IŞIĞI OLACAKTI Saik Paşa ile kanalın mühendisi olan Ferdinand de Lesseps arasında 1854’te varılan anlaşmanın çok ilginç bir maddesi daha vardı: Kanal’ın Akdeniz’e açıldığı yere dev bir heykel dikilecekti. Heykel, firavunlar zamanının giysilerine bürünmüş bir kadın şeklinde olacak ve elinde ‘Asya’nın ışığının Mısır’dan geldiğini’ sembolize eden bir meşale tutacaktı. Sultan Abdülaziz’in ödediği paralar arasında yapılacak olan heykelin masraflarının bir bölümü de vardı. Paşa ve mühendis, eseri Fransa’nın tanınmış heykeltraşlarından olan Frederic Auguste Bartholdi’ye sipariş ettiler, hatta bir hayli avans da ödendi ve Bartholdi işe başladı. Dikileceği yerde monte edilecek şekilde parçalar halinde hazırlanan heykel birkaç sene sonra tamamlanmış, kanalın Akdeniz’e açıldığı yerde birkaç hafta içerisinde yerleştirilebilecek hale getirilmiş ve Marsilya’dan bir gemi ile Mısır’a nakledilmesinin hazırlıklarına bile girişilmişti.Ama,bu sıralarda Saik Paşa’nın yerine Mısır’ın başına geçen İsmail Paşa, Müslüman bir memlekette böylesine büyük bir heykelin dikilmesinin halk arasında hoşnutsuzluk yaratacağını düğündü ve mühendis Ferdinand de Lesseps’e, heykelin Mısır’a getirilmemesi talimatını verdi. Mühendis’in Paşa’yı ikna çabaları neticesiz kaldı. Süveyş Kanalı 1869 Kasım’ında dünyanın dört bir tarafından gelen davetlilerin katıldığı büyük ama ‘heykelsiz’ törenlerle açıldı. Bartholdi’nin eseri ise, Mısır’da bu yaşananlardan sonra Paris’te bir depoya kondu ve tozlanmaya terk edildi. O yıllarda dünyanın bir başka tarafında, Fransa ile Amerika Birleşik Devletleri arasında büyük bir muhabbet yaşanıyor ve taraflar birbirlerine jest üstüne jest yapıyorlardı. HEYKEL, AMERİKA YOLUNDA Paris’te kurulan Fransız-Amerikan dostluk grubunun lideri olan Edouard Rende Lefebvre de Laboulaye, Fransız Hükümeti’ni Amerikalılar’ın Fransa’nın dostluğunu daima hatırlamaları için bir hediye gönderilmesi konusunda ikna etti ve hediyenin devasa bir heykel olmasa kararlaştırıldı. Heykel bir elinde hukuku simgeleyen bir kitap tutacak, diğer elinde de ‘dünyayı aydınlatan özgürlüğün sembolü’ olan bir meşale taşıyacaktı. sipariş gene aynı heykeltraşa, Frederic Auguste Bartholdi’ye verildi. Bartholdi’nin eseri zaten hazırdı, senelerden beri bir depoda beklemedeydi ve tek eksiği üst kısmında, yani elleriyle kollarında ve yüzünde baza değişiklikler yapılmasıydı. Amerikalılar heykelin New York’un hemen girişinde bulunan ufak adalardan birine yerleştirilmesine karar verdiler. Bartholdi, kaidenin yerini görmek için New York’a gitti ve Paris’e dönüşünde yeniden işe başladı. Bakır ve çelik ten yaptığı heykelin mühendisliği ilgilendiren taraflarını Paris’e kendi adıyla anılan bir kule dikmiş olan Gustave Eiffel ile beraberce çalışarak tamamladı ve 1884 Haziran’ın ilk günlerinde eserini Fransız hükümetine teslim etti. Bartholdi heykelin yüzünü tamamen değiştirmiş ve meşale annesi Charlotte’in siluetini işlemişti. Birbirine monte edilecek şekilde yapılmış 350 parçadan olunan heykel ‘Sere’ adındaki bir Fransız gemisine yüklendi ve 4 Kasım 1885 günü New York’a ulaştı. New York’ta, bu arada heykelin kaidesinin yapımı için bir bağış kampanyası başlamış, ilk bağışı Macar göçmeni olan, New York’ta ‘World’ adında bir gazete çıkartan Joseph Pulitzer yapmış ve kaide için 100 bin dolar vermişti. Macar göçmeni gazeteci, daha sonra gazetecilikte dünyanın en büyük ödülü sayılan ‘Pulitzer’in de isim babası olacaktı. Kaidenin inşasından sonra sıra heykelin dikilmesine ve resmi açılışa geldi. Bartholdi, New York’a yanına bu defa Süveyş Kanalı’nın mühendisi ve heykelin fikir babası olan Ferdinand de Lesseps’i de alarak gitti ve 1886’nın 25 Ekim’inde yapılan törende eserinin açılışını bizzat yaptı.

10 Mayıs 2008 Cumartesi

Ben büyüyünce seri katil olcam./Kocaeli-Gebze




Sanırım sekiz yıl önceydi son gelişim buraya yine bugünkü gibi bir şampiyonluk maçı oynanıyordu; gs-bjk kaybeden bizdik ve beni ağlatana kadar uğraşmışlardı sonra da ben o tahta salıcakta hüngür hüngür ağlarken teselli etmeye çalışıyorlardı beni; benim en büyük kahramanlarımdan ikisi.. Nasıl ağlamıştım onları bırakıp giderken ve Bosna'ya gittiklerinde nasıl sabırsızlıkla geri gelmelerini beklemiştim, nasıl dualar etmiştim onlar için.
Yıllar sonra en az benim onları sevdiğim kadar beni seven kahramanlarıma geldim ama hiçbişey bıraktığım gibi değil. Biri evlenmiş, hiç hoşnut olmadığım bir eşi var(oysa o daha iyisine layıktı) ve dünyalar tatlısı üç yaşında bir kızı, artık yemek yapmıyor; eskisi gibi neşeli değil, şen kahkahalar atmıyor, anlatmıyor; anlatıyorsa da acıtıyor iki dudağının arasından çıkan cümleler canını, haketmiyor bulunduğu noktayı.. İkizlerden ve kahramanlarımdan diğeri yapayalnız, dünyaya ikinci Neyzen olmaya kararlı, rahat, gününü gün ediyor; ardında tek bir meteliği bile yok, hiçbirşeyi düşünmüyor ama beni seviyor..
İkisinin hemen hemen ikiz olmaları dışında ortak yanları yok ve benim hayran olduğum o görkemli; güldüren; ilgilenen; yakışıklı kahramanların yerini çökmüş ve hayatı yaşamaktan vazgeçmiş canlı cesetler almış. Onları böyle bulmak yüreğimi paramparça etti bununla birlikte aslında bikaç gündür moralimi bozan şeylerin ne kadar da gereksiz olduğunu ve ikizlerimin herşeye rağmen benim hala kahramanım olduklarını, benim için hala dolabımda; masamda; en değerli kitaplarımın arasında duran fotoğraflardaki gibi dünyaya parlak yeşil baktıklarını gösterdi, hala o karelerdeki gibi mükemmeller.




(Yukarıdaki kare de mükemmel değil mi? Eser:Levent KENAR)

8 Mayıs 2008 Perşembe

Kibir! Kesinlikle en sevdiğim günah.


Öğretiyor zaman herşeyi; sen onlara hayran olurken, sen onların ne kadar mükemmel göründüklerini ve ne kadar kişilik sahibi insanlar olduğunu düşünürken onlar senin yılışık vs olduğunu söylüyorlar kendi aralarında; ne kadar saygısızca, sen onlara arkadaş canlısı olarak yaklaşıyorsun onlarsa kafalarında bambaşka ve saçma sapan şeyler kurup konuşuyorlar.. Seni olduğun gibi değil kendi beyinlerinde görmek istedikleri gibi görüyorlar ve diğerlerine de o şekilde aksettiriyorlar. Ayıp! İnsanın masumiyetini ve iyi duygularını suistimal ediyorlar. Bana defalarca söylenmiş olmasına rağmen asla kabul etmediğim ve inadına hayır öyle değildir dediğim şeylerin aslında nasıl da söylendiği şekliyle doğru olduğunu çok güzel öğrendim.. Kanıma dokunan; benim gayet güzel ve masum duygularımı bu kadar iğrenç yerlere çekmeleri. Ne kadar terbiyesizler, üzülerek söylüyorum bunları ama onlar hakkındaki tüm iyi düşüncelerimi mahvettiler; hepsi böyle düşündüyse üstelik bu daha da gurur kırıcı. Herşeyin iyisini biliyorlar belki ama insan olmayı öğrenememişler.
Paşa Kemal haklı kısasa kısas olcaksın, iyi düşünceleri haketmiyor bu insanlar, kötü olcaksın..

24 Nisan 2008 Perşembe

20-21-22 Nisan 08 İstanbul

Haydarpaşa'da iki saatten sonra Topkapı ve Galata'yla sonlanan harika ve çok yorucu bir cumartesi.. Ardından süper bi yarışma fakat ikincilikle sonlandığı için çok üzücü :(  Mihrabad arayışlarımız çabasız tabi :D 

17 Nisan 2008 Perşembe

09/17 Nisan 08 İzmir

İnsanın ruhuna en çok işleyen küçükken yaşadığı şeylerdir; H.b ve Y.l gibi. Bu kadar eğleneceğimi düşünmemiştim gelirken buraya, sevgi gerçekten çok değerli birşey ve kimler tarafından ne kadar sevildiğimi yeniden öğrendim. 6 tane doğumgünü pastam oldu üstelik henüz doğumgünüm gelmemişken :D Şu dünyada hiçbişey için üzülmeye, ağlamaya değmez hele bir de bu bir erkek içinse; şöyle düşünmek lazım dünyada 6.6 milyon insan var bunların 3 milyonu erkek olsa giden bir kişiye karşılık elimizde hala 2.999 bin erkek var :D Gerçi bu üzülme olayı bana has bişey sadece, birini hoş buluyorum ve adı düşmüo dilimden, Yl'le Kn'a gerçekten acıyorum..


Özgürlük de bambaşka şey tabi, ne karışan var ne görüşen(!).. Cinsel tercihlerimi değiştircem ben ya, olmuyo böle; fayda yok erkeklerden bana.
Şu 4 Mayıs gelse de Ankara'ya gitsem yeniden izlesem Kara Harp'i. Akşama trene bincem ve Esk.ye koyulcam yola; uykusuz uykusuz geçircem doğumgünümü :D sonra gece yola çıkçam İst.ye; güzel bi haftasonu geçircem Vaksa'yı izleyip döncem inş..


Gabriel Garcia Marquez'in Yüzyıllık Yalnızlık'ını okuyup yalnızlığı öğrenmem lazım, illa bi erkek olması gerekmiyor hayatımda, kendi kendime yeterim :D öğrenemedim diyelim yalnızlığı, o zman sabretmeyi öğrenmem gerek; yani her iki şekilde de bişeyler öğrenmem gerek. Sanırım artık gerçekleşen olaylardan ders almayı iyi öğrendim. Herşeye rağmen bi Askerle sohbet etmek çok keyifli..




Kendime Ferda Anıl Yarkın-Zorlama Güzelim'i ikram ediyorum..

31 Mart 2008 Pazartesi

At The Left Hand Ov God

O, Serpent and Lion!
I invoke Thee!
Inside the shrine called life
By the seven wonders
By myriad mortals
That gone
And are to come
Outside!
Outside desert ov restriction
In act ov rebellion
On the sea ov motion
Stability ov matter
By serenity, strength and beauty
By the mighty chant ov every breath

In serpentine dance ov blood cells
In simplicity ov spells
Divine names, meta-games
I greet Thy presence

Oh Snake! Thou art God!
Coiled underneath my throne
With Thee I reunite
With blood we make this covenant
Myself I redefine
Look in and above:
There is more than the flesh
Look careful and Thou may see
The unextinguished flame
The nectar ov Thy rage
I taste from the cup ov fornication
And woman by my side
And scarlet is her skin
She's eager to rise
And so eager to please

Another day
Another eternity gone
And on the stairway to salvation
I walk alone among the falling stars
Looking for company
Where art Thou?
Oh, lacerate ones!

[Bass Lead: Orion]
[Lead: Nergal]
[Lead: Seth]

Arise! my sweetest friend
Or be forever fallen
We have finally arrived
From prison ov this life
To Kali's womb
Down to the earth
As angels ov almighty god-
Chaos!
'Tis our last fall
To touch our mother whore
The harlot ov the saints
That spits on the rotten cross
Incinerate the icon
The symbol ov all loss
To stand straight
At the left hand ov god

Samael! be Thou my ally!
Join me among the bright hosts
Wondering neither way ov light
Nor darkness
Ov which seed
Sprouts dispassionately
In the summer ov my life

18 Şubat 2008 Pazartesi

Atomun üç parçacığı

20. yüzyıl başlarında maddenin yapısında zıt yönlü iki parçacık olduğu biliniyordu: elektron ve proton. Sonra 1932'de bunlara nötron eklendi. 1950'lerde parçacık sayısı çığ gibi arttı, sonra sayıları 400'lere tırmandı! 1950-60'larda bu parçacıkların, evrenin yapısındaki temel parçacıklar olduğu sanılıyordu. Sonra öyle olmadığı anlaşıldı. 1970'lerde ipin ucu yakalandı ve bu işin çerçevesi belirlenmeye başlandı. 20. yüzyıla, geriye bakarsak belirgin beş madde düzeyi tanımladığımızı görürüz: Moleküller, Atomlar, Çekirdekler, Hadronlar ve Kuarklar.
Moleküller, iki ya da daha çok atomun kovalent bağla bağlanması sonucu oluşan, bağımsızca bulunabilen kararlı kümeler. Su molekülü, iki hidrojen bir oksijen atomundan oluşan kararlı bir yapı: H2O. Su, bu moleküllerden oluşuyor.

Atomlar, bir çekirdek ve elektronlardan oluşuyor. Elemenlerin en en küçük kütlelisi olan hidrojen atomlarının çoğunda bir proton ve bir elektron vardır. Öteki atomların çekirdeklerinde ise proton ve nötron vardır. Hidrojenin de çekirdeğinde bir proton ve bir nötron bulunan atomları (döteryum), bir proton ve iki nötron içeren atomları (trityum) vardır. Proton ve nötronların herbirine "nükleon" (çekirdeği oluşturanlar) diyoruz.

Çekirdeği oluşturan proton ve nötronlar, uzun süre iç yapısı olmayan temel parçacıklar sanıldı. Sonradan onalrın da bir iç yapıalrı olduğu ve kuarklardan oluştuğu anlaşıldı. Parçacık sınıflamasında proton ve nötronlar hadronlar sınıfına giriyor.

Kuarklardan moleküllere yükselen her adımda başka fizik geçerli. Parçacık fiziği, çekirdek fiziği, atom ve molekül fiziği, yoğun madde fiziği, astrofizik, hepsi nitelik ve yöntemleri bakımından bir diğerinden çok farklı. Günlük yaşamda karşılaştığımız mekanik ve elektromanyetik olayların açıklaması için klasik fizik kuramları yeterli. Ancak atom düzeyinden itibaren bu kuramlar yetersiz kalmakta ve artık kuantum kuramı geçerli olmaktadır. Bu düzeyde parçacıklar, dalga fonksiyonalrıyla betimlenir. Şu anda evreni, Schrödinger denklemine göre durumu tanımlanan parçacıklarla tanımlamaktayız.
Bugün çevremizde gördüğümüz maddelerin üç temel yapıtaşından yapıldığını biliyoruz. Bunlar u ve d kuarkalrı ile elektronlardır. u ve d kuarkları atom çekirdeğindeki proton ve nötronların yapıtaşlarıdır. Elektronlar, çekirdek ve çevresine yerleşerek kararlı atomları oluşturur. u ve d kuarklarının etkileşmesinden ortaya çıkan nötrinolar ise çekirdeğin beta bozunumu sırasında elektronla birlikte çekirdekten çıkan yüksüz parçacıklardır.


Atomun İçinde-Ramazan KARAKALE

16 Şubat 2008 Cumartesi

26 muhabbeti ve tehlike çanları çalıyor

Bazen doğada bulduklarımıza şaşırırız, bunun nedeni olaylara bir önyargı ile yaklaşmamızdır. Bazen nasıl olması gerektiği üzerine düşünürüz ve deneysel sonuçlar beklediğimiz gibi gerçkeleşmediğinde şaşırırız. Yine de olduğu gibi dikkate almamlı ve gözlenen olayların basit ve tutarlı açıklamasını bulmaya çalışmalıyız. Doğa, bizim zihnimizde algıladığımız bir gerçeklik; ama bizim zihnimizin emirleriyle haraket etmiyor. tüm yaptığımız evrendeki olayları anlamaya çalışmak.. Atomun İçinde-Ramazan KARAKALE
Evlilik fikirleri ve ilk defa; hayret verici bakalım sonumuz ne olacak 7sinden beri dayanıyoruz...

14 Şubat 2008 Perşembe

3 Şubat 2008 Pazar

Ruhum çocuktan tehlikeli suları sevdi..

Kardan adamlar yaptım, hepsini kahramanım sandım; avuçlarımda eridiler... Uzay Efe  dün ailemize katıldı...

30 Ocak 2008 Çarşamba

29 Ocak 08 / Mucizeler yok...





Bulutlara baksana dedim, şurdaki ördeğe benziyor. Biraz baktı "Hayalgücün süper." dedi, sonra da "Bulutlara fazla bakıyorsun, ben de bakarsam; önümüzü göremeyiz ve düşeriz." dedi. Haklı. Bulutlara çok fazla bakmış olmalıyım ki duyduklarımdan sonra çok sert çakıldım yere.

10 Ocak 2008 Perşembe

Rotting Christ




Nemecic

Koro
Nemesis / nemesis come born come
Born darkness childe
Nemesis / nemesis last bust last
Bust the holy rite

Is this the land where sun brightly shines
Is this the existence of a heaven's sign
Is this the locus the hallowed focus
Where grace love and harmony combine
Is this the stead where reigns the light
Is this where hate bids
Hear those souls' cries do they beg do they smile
Do they follow the endless long line

Nemesis for the anxious heavy spirit
Koro

Lay down their souls with holy fears and waters the ground with dismal tears
Soldiers of grief prepare we are near fight the pash with shields but without spears
Hold by the whispers that summer breeze bears and reign the land where all the woes bear
Hear those souls' cries do they beg do they smile do they follow the endless long line

Nemesis for the generation free
Koro





Gaia Tellus

Terra grandis maris spiritus est
Matris stella ac caelum est
Impius est

Earth, uterus of stars and sky
Mother of the highlands
Womb of ocean and arid sea

Let your seed create the barrows
Gods' dwelling so hallowed
And chain and gain the reigh
Let your seed create the cyclops
Monsters one eyed so robust
That crash and strike create
And offer this good to human race
For power and glory to gain
And offer this good to human race
For defiance and pride to strain

Koro
To dele and vanguish the sorrow fulfill their vision to reign
Upon god's dwelling the hallowed their existence to gain

Terra grandis maris spiritus est
Matris stella ac caelum est
Terra grandis spiritus est
Uterus maris impius est


Enuma Elish

APSU
TIAMUT
LAHMU AND LAHAM
ANSAR AND KISAR
ANU
NUDIMMUD
When on high the heaven, had not be named
Firm ground below was unnamed
APSU
TIAMUT
LAHMU AND LAHAM
ANSAR AND KISAR
ANU
NUDIMMUD
When on high the heaven, had not be named
Firm ground below was unnamed
Mummu Tiamat she who bore them
Naught primordial Apsu their begetter

Ezan

And the earth has been done and the life has just begun
and the formless void and darkness outdone
And the water has been done and the sky raised up
separating the water the genesis goes on
And the greater light has been done and the lesser light spun
to rule the day and night together with the stars
And the living creatures has been done
and the sea monsters have born
and everything that moves with which the waters swarm
She made the Worm the Dragon
The Female Monster the Great Lion
The Mad Dog the Man Scorpion
The Howling Storm

Ezan

And the greater light has been done
and the lesser light spun
to rule the day and night
together with the stars

7 Ocak 2008 Pazartesi

20 Aralık 2007 Perşembe

FARKLI OLMAYA CÜRRET ET! DAHA ÜSTÜN BİR HAYATI HEDEFLE! SIRADAN OLMAK ÖLÜMDÜR!

Çoğunluğun kuralları yerine kendi prensiplerine öncelik ver. Seçimlerini kendi etik
kurallarına, değerlerine ve prensiplerine göre yap ve sonuçlarından tamamen kendin
sorumlu ol. Çoğnluğun dayattığ bir hayatı kabullenme. Topluluktan farklı olmaktan
korkma ve farklı olduğun için kendini sev. Topluluk farklı olandan korktuğu için
senin aynılaşman için elinden geleni yapacaktır, taviz verme. En küçük tavizin
bütünlüğünü yitirmen demektir. Çoğulların takdirini ve onayını beklemek en büyük
zayıflıktır. En değerli takdir öz eleştiriden doğandır.

Sıradanlığı asla kabullenme. Sürekli daha yüksek seviyeli bir varoluş şekli ve üstün
bir hayatı hedefle. Daha üstün bir hayat her zaman daha çok para, daha çok mal, mülk
demek değildir. Daha üstün bir hayat mutlak özgürlüğe ulaşma çabasıdır. Bu da ancak
kendi prensiplerin doğultusunda yaşamaktır. Bilimde ve sanatta devrimler yapanlar her
zaman sıradışı insanlar olmuştur.

Bilinmeyenden korkmamak ve anlamaya çalışmak, iyi ve kötü, doğru ve yanlışı ayırt
etmek bilgeliktir. Bilgelik hayatttaki tek gerçek güçtür. Zihinsel ve duygusal gelişim
için çalış. Duygu ve düşüncelerinin mutlak hakimi ol. Şiddet ve yıkımı reddet. Cehalet
ve sorumsuzluk en büyük düşmanlardır. Bilim en değerli araçtır, kullan.

Hiçbirşeyi sorgulamadan ve kendi yargından geçirmeden kabul etme. Varoluşunun tek
sorumlusu sensin. Kendini tanımladığın şekilde varolursun. Sana satılan tüm maskeleri
reddet. Büyü! Kendi kendini yarat.

Demir Demirkan

17 Aralık 2007 Pazartesi

Davet




Gel en sevap günah,
Gel canımın canı,
Sevdaya adanmış;
Esmer yasak hırsızı.

Ah ateşten gömlek,
Ah oynaşın kurdu,
Aşkla ağulanmış;
Güzellikler yurdu.

Tutuşan tenime
Zülüflerini sür
Asi, hırçın, hür.
Arka bahçelerde dişlediğim mür,
Gel çıplak ve hür.

Çıplağına sar beni,
Toprağına kar beni,
Kaynağından dökül gürül gürül
Çoğalt ki kendini.

Dağları seller alsın;
Selleri yangın sarsın;
Bozulsun bahçe bağ;
Dalda üzüm sarhoş, ben tarumar

5 Aralık 2007 Çarşamba

ritüeller

1.Yalnızlık ritüeli 2.Fiziksellik ritüeli 3.Yaşam gıdası ritüeli 4.Bereketli bilgi ritüeli 5.Kendin hakkında düşünme ritüeli 6.Erken uyanma ritüeli 7.Müzik riteli 8.Sözcükleri tekrarlama ritüeli 9.Ahenkli karakter ritüeli 10.Sadelik ritüeli Dünya yörüngesinde benim için dönüyor, okyanuslar benim için alçalıp yükseliyor. Kuşlar benim için şakıyor. Yıldızlar benim için görünüyor. Gördüğüm tüm güzellikler benim için burdalar. Ben evrenin seçilmişiyim. Krallığın varisi, yaşamın mükemmleliğiyim ve artık sırrı biliyorum... ;)

4 Aralık 2007 Salı

MUTLULUK ÖZLERİ


Çok şükür ki sapasağlamım(:D). Ben kuvvet, bilgelik, mükemmellik ve görkemim. Etkili, sevecen, uyumlu ve mutlu bir bütünüm. Ben tanım ötesi bir dahiyim. Kusursuzluğu düşünüyorum, sadece kusursuzluğu görüyorum. Ben kusursuzum. Şuan istediğimi elde ediyorum. Yaşantımdaki bütün iyi şeyleri şuan alıyorum. Şuan 48 kiloyum ve vücudum mükemmel görünüyor. Herşey için fazlasıyla zamanım var. Mükemmel bir sağlığa, mükemmel bir vücuda, mükemmel bir kiloya ve sonsuz gençliğe sahibim. Gayet net görüyorum, berrak bir görüşe sahip olduğum için şükürler olsun. HARİKA BİR SEVGİLİM ve gerektiğinden fazla param var. Gelecek 30 gün içerisinde 200 euro'luk beklenmedik bir gelir elde etmek istiyorum. Motivasyonum yüksek, disiplinliyim ve enerji doluyum. Güçlüyüm, becerikliyim ve huzurluyum. Ben göründüğümden daha fazlasıyım, dünyanın bütün gücü ve kuvveeti benim içimdedir.