Başkasından etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Başkasından etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

21 Eylül 2008 Pazar

"BEZDE KUTSALLIK ARANACAKSA, O ZAMAN ,EN ÖNEMLİ YERLERİ ÖRTTÜĞÜ İÇİN , EN KUTSAL ÖRTÜ DONDUR ! "



"Arap'larda kadina nasil isim konulur.
Ahmet Durmaz benim Urfalı bir dostumdur, kendisi ile
çeşitli konularda çok güzel sohbetlerimiz olur, Ankaraya

geldiği zaman ziyaretime gelir. Kendisine google derimçünkü

yanıtlayamayacağı soru yoktur.

Okuma konusunda bir kitap kurdudur ve hayatı da kör olma
dışında biraz Eric Hoffere benzer.
Ahmet Durmaz dostum diyor ki sorun yalnız kadını
örtmek veya açmak değil, sorun kimlik ve kişilik sorunudur, örtünme,
peçe bunların yanında zurnanın son deliğidir.
Bu ifadesini şu sözlerle delillendiriyor Araplarda
kadınların adları yoktur. Kadınlara ya numara, ya da tip ve fizyolojik
görünümlerine göre bir takım sıfatlar verilir. Örnekler:


Elif: Arap alfabesinin birinci harfi, aynı zamanda
arap rakamlarında bir rakamını ifade eder

Saniye: Sani Arapça iki demektir doğan ikinci kıza
Saniye adı verilir (eski dilde ikinci; cümle içinde örnek fazında
vermek gerekirse 'sultan mahmud-u sani.. yani ikinci Mahmut')
Tılte: Telat veya Türkçede selaseden türemedir 3.
demektir. Bu isim Anadoluda pek görülmez ama Harranda Araplarda çok
bulunur
Raba. Arapçada dörttür. Rabia dördüncü demektir.
Anadoluda yaygın bir addır, geçmişte çile çekmiş bir İslam kadının
adıdır.
Hamse: Arapça beş demektir Bu isim Harran yöresi
Arapları dışında Anadoluda pek bulunmaz.
Sitte: Harranda yaygın bir isim olan Sitte Arapça
altı demektir
Sabe: Arapça yedi demektir, bu kelime çok
değişiklik geçirmiş Sabiha olmuş, İbrahim Tatlıses Sabuha ifadesi ile
kullanmıştır.
Sevgili Ahmet Durmaz sekiz ve dokuz rakamı ile ilgili
isim var mıydı bilmiyor ama yediden sonra Arapların yazi ismini
koyduklarını söylüyor
bu yeter anlamına geliyormuş.
Dostumun bilgilendirme mektubu şöyle devam ediyor;
Her zaman ilk doğan kıza Elif adı konmaz, Bazen de
Ayşe adını koyarlar, eve ilk gelen kıza evin iaşe işlerini
çekip çevirecek gözüyle bakıldığı için Ayşe adı konulur,
bazen aş pişirme beklendiği için Avvaş adı konuşlur.
Erken doğan prematüre kıza Hadice adı verilir ,
Hadice Arapçada erken doğmuş prematür kız anlamına gelir.
Çelimsiz ve ufak tefek doğan kızlara Fatma adı verilir, fatma Arapçada
süt yanığı, süt kesiği anlamına gelir.
Koyu renkli doğan kızlara esmer anlamına gelen
Semra adı verilir.,
Biraz açık renkli ise aydınlık açık anlamına
gelen Zehra adı verilir,
iyice beyaz ise Beyza adı verilir
Bu bilgilerin ışığında hakikaten kadının
Arabistanda veya Araplarda kimlik ve kişilik sorunlarının örtünme, peçe ve
çarşafa girmeden daha öncelikli olduğu düşünülebilir.
Anadoluda kadın numaralandırılmaz ve sıfatla
çağırılmaz,

Türklerde ve Anadoluda kadın bir şahsiyettir,
bir kimliğe sahiptir.

Hanımağadır, hanım efendidir, kraliçedir, Tanrıçadır.

Arap kültürünün ikinci plana ittiği numaralı vya sıfatlı bir nesne değildir.
Bu bilgilerin, Arap yaşamına ve tarzına özenen kadınlarımız

tarafından da gözden geçirilmesini dilerim.
Türk gibi yaşamak, Anadolu kültürü ile yaşamak
kadın kişiliği ve onuru için önemli bir merhaledir."

oğuzkan bölükbaşı

Hayatımda ilk defa Zekeriya Beyaz (Hoca demek istiyorum, çok saygı duydum bu sözlerinden sonra çünkü) Hocanın sözüne destek verdim: "BEZDE KUTSALLIK ARANACAKSA, O ZAMAN ,EN ÖNEMLİ YERLERİ ÖRTTÜĞÜ İÇİN , EN KUTSAL ÖRTÜ DONDUR ! " ...

Bi de Bursa'da yaşayan bir kuzenimden komedi ötesi bişey duydum, hani hanımlar saçlarını yaptırırı kuaförlere ve tonlarca para verir ya; bizimkiler türban yaptırıomuş :D ona tonla para veriolarmış :D

21 Mayıs 2008 Çarşamba

Birilerine inat, Özgürlük Heykeli'nin hikayesi :D


Heykel, 19. yüzyılın Ortalarında Türk toprağı olan Mısır’a dikilmesi maksadıyla Fransızlar tarafından hazırlanmış ama sonradan yaşanan bazı şanssızlıklar yüzünden Mısır yerine Amerika yolunu tutmuştu. İşin daha da garip tarafı, heykelin masraflarının büyük kısmının, zamanın hükümdarı Sultan Abdüláziz tarafından bizzat ödenmiş olmasıydı. ‘New York’ dendiği zaman, çoğumuzun hatırına ilk önce Manhattan’daki gökdelenler ve şehrin hemen önündeki adada yükselen, kaidesiyle beraber tam 93 metrelik ‘Özgürlük Heykeli’ gelir. 1880’li senelerde Fransa’da yapılan Özgürlük Heykeli’nin masraflarının büyük kısmının bizden çıktığını, projesinin de New York’a değil, o yıllarda Türk toprağı olan Mısır’a dikilmek üzere hazırlandığını ve son anda yaşanan bir talihsizlik neticesinde Amerika’ya gidişinin öyküsü: 19. asırda Osmanlı İmparatorluğu’nun toprağı olan Mısır, yüzyılın ilk yıllarından itibaren Kavalalı Mehmet Ali Paşa’nın soyundan gelen ‘Hidiv’ unvanlı valiler tarafından idare ediliyordu ve içişlerinde bağımsız hale gelmişti. Mısır valileri, sadece yabancı memleketlerle imzaladıkları anlaşmalarla mali protokolleri padişaha tasdik ettirmekle yükümlüydüler ve İstanbul, bu gibi talepleri genellikle her zaman yerine getiriyordu. Mısır Valisi Saik Paşa’nın Fransız mühendis Ferdinand de Lesseps’e 1854’te hazırlattığı ve Akdeniz ile Kızıldeniz’i birbirine bağlayacak olan Süveyş Kanalı projesi de onaylaması için Osmanlı hükümdarına sunulmuştu. Projenin arkasında Fransa vardı ama İngiltere, Akdeniz’deki ve Hindistan’daki hákimiyetini sona erdirebilecek olan böyle bir hazırlığa Karşı çıkıyor ve zamanın hükümdarı Sultan Abdüláziz’i, projeyi reddetmesi için devamlı bir baskı altında tutuyordu. Saik Paşa, İstanbul’un tasdikini beklemedi ve 1854’ün 30 Kasım’ında Fransız mühendise projenin hayata geçirilmesi için gerekli şirketin kurulmasa iznini verdi. Fransız sermayesiyle kurulan şirketin hisse senetlerinin tamamı satılınca İngiltere, Sultan Abdüláziz’e daha da fazla baskı yapmaya başladı ve hükümdar, Mısır Paşası’nın projesini 12 yıl boyunca onaylamadı. Mısır tarafı ise, İstanbul’un tasdiki gelmeden içe başladı ama Saik Paşa 1863’te birdenbire ölüverdi. Yerine geçen İsmail Paşa ise Fransız değil, İngiliz taraftarıydı, bu yüzden iktidarının ilk yıllarında projeye gereken önemi vermedi ama daha sonraki senelerde Kanal’ın Mısır’a nasıl bir hayati değişiklik getireceğini fark edince işe o da dört elle sarıldı. Kazılar neredeyse tamamlanmak üzereyken Fransız hükümeti, Sultan Abdülaziz’e İngilizler’den daha fazla baskı yapmaya başladı. Sultan Abdülaziz, 1866’nın 19 Mart’ında yayınladığı fermanla Kanal’a izin verirken Kanal Şirketi ile Saik ve İsmail Paşalar arasında varılan anlaşmaları onayladı, üstelik Mısır’ın kanal inşaatı için yaptığı dış borçları da devlet garantisi altına aldı ve kendisi de Kanal Şirketi’nin hisselerine oldukça yüksek bir meblağ yatırdı. ASYA’NIN IŞIĞI OLACAKTI Saik Paşa ile kanalın mühendisi olan Ferdinand de Lesseps arasında 1854’te varılan anlaşmanın çok ilginç bir maddesi daha vardı: Kanal’ın Akdeniz’e açıldığı yere dev bir heykel dikilecekti. Heykel, firavunlar zamanının giysilerine bürünmüş bir kadın şeklinde olacak ve elinde ‘Asya’nın ışığının Mısır’dan geldiğini’ sembolize eden bir meşale tutacaktı. Sultan Abdülaziz’in ödediği paralar arasında yapılacak olan heykelin masraflarının bir bölümü de vardı. Paşa ve mühendis, eseri Fransa’nın tanınmış heykeltraşlarından olan Frederic Auguste Bartholdi’ye sipariş ettiler, hatta bir hayli avans da ödendi ve Bartholdi işe başladı. Dikileceği yerde monte edilecek şekilde parçalar halinde hazırlanan heykel birkaç sene sonra tamamlanmış, kanalın Akdeniz’e açıldığı yerde birkaç hafta içerisinde yerleştirilebilecek hale getirilmiş ve Marsilya’dan bir gemi ile Mısır’a nakledilmesinin hazırlıklarına bile girişilmişti.Ama,bu sıralarda Saik Paşa’nın yerine Mısır’ın başına geçen İsmail Paşa, Müslüman bir memlekette böylesine büyük bir heykelin dikilmesinin halk arasında hoşnutsuzluk yaratacağını düğündü ve mühendis Ferdinand de Lesseps’e, heykelin Mısır’a getirilmemesi talimatını verdi. Mühendis’in Paşa’yı ikna çabaları neticesiz kaldı. Süveyş Kanalı 1869 Kasım’ında dünyanın dört bir tarafından gelen davetlilerin katıldığı büyük ama ‘heykelsiz’ törenlerle açıldı. Bartholdi’nin eseri ise, Mısır’da bu yaşananlardan sonra Paris’te bir depoya kondu ve tozlanmaya terk edildi. O yıllarda dünyanın bir başka tarafında, Fransa ile Amerika Birleşik Devletleri arasında büyük bir muhabbet yaşanıyor ve taraflar birbirlerine jest üstüne jest yapıyorlardı. HEYKEL, AMERİKA YOLUNDA Paris’te kurulan Fransız-Amerikan dostluk grubunun lideri olan Edouard Rende Lefebvre de Laboulaye, Fransız Hükümeti’ni Amerikalılar’ın Fransa’nın dostluğunu daima hatırlamaları için bir hediye gönderilmesi konusunda ikna etti ve hediyenin devasa bir heykel olmasa kararlaştırıldı. Heykel bir elinde hukuku simgeleyen bir kitap tutacak, diğer elinde de ‘dünyayı aydınlatan özgürlüğün sembolü’ olan bir meşale taşıyacaktı. sipariş gene aynı heykeltraşa, Frederic Auguste Bartholdi’ye verildi. Bartholdi’nin eseri zaten hazırdı, senelerden beri bir depoda beklemedeydi ve tek eksiği üst kısmında, yani elleriyle kollarında ve yüzünde baza değişiklikler yapılmasıydı. Amerikalılar heykelin New York’un hemen girişinde bulunan ufak adalardan birine yerleştirilmesine karar verdiler. Bartholdi, kaidenin yerini görmek için New York’a gitti ve Paris’e dönüşünde yeniden işe başladı. Bakır ve çelik ten yaptığı heykelin mühendisliği ilgilendiren taraflarını Paris’e kendi adıyla anılan bir kule dikmiş olan Gustave Eiffel ile beraberce çalışarak tamamladı ve 1884 Haziran’ın ilk günlerinde eserini Fransız hükümetine teslim etti. Bartholdi heykelin yüzünü tamamen değiştirmiş ve meşale annesi Charlotte’in siluetini işlemişti. Birbirine monte edilecek şekilde yapılmış 350 parçadan olunan heykel ‘Sere’ adındaki bir Fransız gemisine yüklendi ve 4 Kasım 1885 günü New York’a ulaştı. New York’ta, bu arada heykelin kaidesinin yapımı için bir bağış kampanyası başlamış, ilk bağışı Macar göçmeni olan, New York’ta ‘World’ adında bir gazete çıkartan Joseph Pulitzer yapmış ve kaide için 100 bin dolar vermişti. Macar göçmeni gazeteci, daha sonra gazetecilikte dünyanın en büyük ödülü sayılan ‘Pulitzer’in de isim babası olacaktı. Kaidenin inşasından sonra sıra heykelin dikilmesine ve resmi açılışa geldi. Bartholdi, New York’a yanına bu defa Süveyş Kanalı’nın mühendisi ve heykelin fikir babası olan Ferdinand de Lesseps’i de alarak gitti ve 1886’nın 25 Ekim’inde yapılan törende eserinin açılışını bizzat yaptı.

18 Şubat 2008 Pazartesi

Atomun üç parçacığı

20. yüzyıl başlarında maddenin yapısında zıt yönlü iki parçacık olduğu biliniyordu: elektron ve proton. Sonra 1932'de bunlara nötron eklendi. 1950'lerde parçacık sayısı çığ gibi arttı, sonra sayıları 400'lere tırmandı! 1950-60'larda bu parçacıkların, evrenin yapısındaki temel parçacıklar olduğu sanılıyordu. Sonra öyle olmadığı anlaşıldı. 1970'lerde ipin ucu yakalandı ve bu işin çerçevesi belirlenmeye başlandı. 20. yüzyıla, geriye bakarsak belirgin beş madde düzeyi tanımladığımızı görürüz: Moleküller, Atomlar, Çekirdekler, Hadronlar ve Kuarklar.
Moleküller, iki ya da daha çok atomun kovalent bağla bağlanması sonucu oluşan, bağımsızca bulunabilen kararlı kümeler. Su molekülü, iki hidrojen bir oksijen atomundan oluşan kararlı bir yapı: H2O. Su, bu moleküllerden oluşuyor.

Atomlar, bir çekirdek ve elektronlardan oluşuyor. Elemenlerin en en küçük kütlelisi olan hidrojen atomlarının çoğunda bir proton ve bir elektron vardır. Öteki atomların çekirdeklerinde ise proton ve nötron vardır. Hidrojenin de çekirdeğinde bir proton ve bir nötron bulunan atomları (döteryum), bir proton ve iki nötron içeren atomları (trityum) vardır. Proton ve nötronların herbirine "nükleon" (çekirdeği oluşturanlar) diyoruz.

Çekirdeği oluşturan proton ve nötronlar, uzun süre iç yapısı olmayan temel parçacıklar sanıldı. Sonradan onalrın da bir iç yapıalrı olduğu ve kuarklardan oluştuğu anlaşıldı. Parçacık sınıflamasında proton ve nötronlar hadronlar sınıfına giriyor.

Kuarklardan moleküllere yükselen her adımda başka fizik geçerli. Parçacık fiziği, çekirdek fiziği, atom ve molekül fiziği, yoğun madde fiziği, astrofizik, hepsi nitelik ve yöntemleri bakımından bir diğerinden çok farklı. Günlük yaşamda karşılaştığımız mekanik ve elektromanyetik olayların açıklaması için klasik fizik kuramları yeterli. Ancak atom düzeyinden itibaren bu kuramlar yetersiz kalmakta ve artık kuantum kuramı geçerli olmaktadır. Bu düzeyde parçacıklar, dalga fonksiyonalrıyla betimlenir. Şu anda evreni, Schrödinger denklemine göre durumu tanımlanan parçacıklarla tanımlamaktayız.
Bugün çevremizde gördüğümüz maddelerin üç temel yapıtaşından yapıldığını biliyoruz. Bunlar u ve d kuarkalrı ile elektronlardır. u ve d kuarkları atom çekirdeğindeki proton ve nötronların yapıtaşlarıdır. Elektronlar, çekirdek ve çevresine yerleşerek kararlı atomları oluşturur. u ve d kuarklarının etkileşmesinden ortaya çıkan nötrinolar ise çekirdeğin beta bozunumu sırasında elektronla birlikte çekirdekten çıkan yüksüz parçacıklardır.


Atomun İçinde-Ramazan KARAKALE

20 Aralık 2007 Perşembe

FARKLI OLMAYA CÜRRET ET! DAHA ÜSTÜN BİR HAYATI HEDEFLE! SIRADAN OLMAK ÖLÜMDÜR!

Çoğunluğun kuralları yerine kendi prensiplerine öncelik ver. Seçimlerini kendi etik
kurallarına, değerlerine ve prensiplerine göre yap ve sonuçlarından tamamen kendin
sorumlu ol. Çoğnluğun dayattığ bir hayatı kabullenme. Topluluktan farklı olmaktan
korkma ve farklı olduğun için kendini sev. Topluluk farklı olandan korktuğu için
senin aynılaşman için elinden geleni yapacaktır, taviz verme. En küçük tavizin
bütünlüğünü yitirmen demektir. Çoğulların takdirini ve onayını beklemek en büyük
zayıflıktır. En değerli takdir öz eleştiriden doğandır.

Sıradanlığı asla kabullenme. Sürekli daha yüksek seviyeli bir varoluş şekli ve üstün
bir hayatı hedefle. Daha üstün bir hayat her zaman daha çok para, daha çok mal, mülk
demek değildir. Daha üstün bir hayat mutlak özgürlüğe ulaşma çabasıdır. Bu da ancak
kendi prensiplerin doğultusunda yaşamaktır. Bilimde ve sanatta devrimler yapanlar her
zaman sıradışı insanlar olmuştur.

Bilinmeyenden korkmamak ve anlamaya çalışmak, iyi ve kötü, doğru ve yanlışı ayırt
etmek bilgeliktir. Bilgelik hayatttaki tek gerçek güçtür. Zihinsel ve duygusal gelişim
için çalış. Duygu ve düşüncelerinin mutlak hakimi ol. Şiddet ve yıkımı reddet. Cehalet
ve sorumsuzluk en büyük düşmanlardır. Bilim en değerli araçtır, kullan.

Hiçbirşeyi sorgulamadan ve kendi yargından geçirmeden kabul etme. Varoluşunun tek
sorumlusu sensin. Kendini tanımladığın şekilde varolursun. Sana satılan tüm maskeleri
reddet. Büyü! Kendi kendini yarat.

Demir Demirkan