16 Ocak 2021 Cumartesi

İnsansızlık

 Neredeyse bir haftadır cennet gibi bir yerdeydim. Beyni, bedeni, ruhu uyuşturan bir banyo, dev tahta pencereleri, alçak koltuklarıyla sıcacık bir dağ evi. Dışarıdan sürekli gelen şelalelerin sesine karışan kuş ötüşleri, arada sert arada yumuşak esen rüzgarın; dallarına yapraklarına değdiği ağaçlardan çıkan hışırtılar. Yeşilin her tonu. 

Buraya, problemlerinizi; iş, aşk, dostluk, borçlar hangi tür olursa çözmek için geldiyseniz nafile. Bunca gürültünün, beyin ve ruh uyuşukluğunun olduğu bir mekanda odaklanıp bir problem çözmeye çalışmanız imkansız. Trans halinde geçiyor günleriniz, yavaşlıyor, sakinleşiyorsunuz, beyninizi boşaltıyor, istemeseniz de. 

Ömrümce burada yaşayabilir miyim diye düşündüm. Belki tek başıma, ya da sadece bir kişiyle. Bir perde vardı herşeyi daha flu görmeme neden olan, farkında değildim; o kalktı. Sükunet halinde ruhumla, kalbimle ve yavaşlayan, sakinleşen beynimle görüyor gibi hissetim herşeyi. Yazdım, okudum, oturdum, dinledim, seyrettim.  Paylaştım. Ve geliyorum bu sabahki soruma. 

İnsan yalnız yaşayabilir mi gerçekten?

Orada yaşarım, yapayalnız. Bir derdim olmaz, üzen de mutlu eden de. Bir başıma. Hıı, çok hoş ama bir sürü fotoğraf paylaştım, insanlar görsün istedim, oo ne güzel yermiş, oh kafanı dinliyorsun, yaa beni de götürür, allah aşkına neresi burası, nerdesin ya sen demelerini istedim ki paylaştım. Etkileşim istedim. Konuşmak istedim insanlarla, seslerini duymak, sohbet etmek, onlara yazmak, bana yazmaları, beni özlemeleri. Zerre kadar insanımın olmadığı, trans halinde bir mekanda bile iletişim istedim. İnsan istedim.

İnsanların hepsi benim için kıymetli, beni seveni sevmeyeni, benimle iletişim kuranı kurmayanı, arkadaşım olanı olmayanı. Ben insansız yapamam, kocaman bir kalbim var ve bu kalp birsürü insan sığdırabilirim. 

5 Ocak 2021 Salı

Hayat eve sığar mı?

Sabah abone olduğum bir sanat dergisinin günlük metni geldi. Başlık ‘Hayat eve sığar mı?’. Başından beri bu slogana uyuz oluyorum ama hiç bu soruyu sormak aklıma gelmedi. Etkilenmemek için metni okumadım. 


Hayat eve meve sığmaz. Sığmış olsaydı insanlığın başından beri herkes, ki o zaman herkes diye bir kavram olmazdı zaten de neyse; evinde oturur, moron gibi yaşardı. Mümkün mü allah aşkına koca bir hayatın eve sığması? İnsan sokağa çıkmak istiyor, parklarda bahçelerde dolaşmak istiyor, yeni yerler görmek, daha önce ayağını bile basmadığı mekanları keşfetmek istiyor.

Hayatın eve sığmamasının, asla da sığamayacak olmasının en büyük nedeni de insan denen varlığın, sosyal bir varlık olması. Yaşayamaz sosyalleşemezse, bunalıma girer, tek başına ya da sadece aile ile geçirilen ki bu da tek başına bir hayata döner bir süre sonra; kalamaz. Biz, diğer bizlerle iletişime geçmek istiyoruz. Sohbet etmek, yürümek, kahve içmek, içki içmek, dokunmak, sevişmek, kahkaha atmak, dert anlatıp ağlamak istiyoruz. Bunların hangi bir eve sığar?

Trenlere, arabalara binmek, restoranlarda oturup yemek yemek, kafelerde kahve içmek; pasta yemek, yanımızdan geçen güzel ya da çirkin bir kızın ne giydiğini incelemek, yakışıklı ya da yakışıksız bir erkeğin neden böyle göründüğü anlamaya çalışmak istiyoruz. Biz insanlarla içine olmak istiyoruz. Pazarlarda sebze seçmek, hangi markete yeni ürün gelmiş incelemek istiyoruz. Mağazalarda kıyafet denemek, öf mankende ne güzel duruyordu olmadı demek istiyoruz, yan kabindekinin sormadığımız halde fikrini duymak istiyoruz.

Basketbol, futbol, tenis maçlarına gitmek istiyoruz, avazımız çıktığı kadar taraftarı olduğumuz takımı desteklemek istiyoruz. Arkadaşları çağırıp sahalarda kortlarda bağıra çağıra maçlar yapmak istiyoruz.

Hangi müzeye kimin işi gelmiş, hangi galeri kaç günlük bir sergi açmış kimin sergisiymiş bu, öğrenmek istiyoruz. Gidip ne işler yapmışlar görmek, diğer insanların işler hakkında ne düşündüğünü öğrenmek istiyoruz. Bir iş üretebilmek için arkadaşlarla bir araya gelmek, fikirlerini almak; metinler üzerine konuşmak istiyoruz. Bazen de hiçbirşeyi yapmayarak sadece oturup kahve içmek istiyoruz.

Annelerimize gidip kimselere anlatamayacaklarımızı anlatmak, onlar sarılmak ve koşulsuz sevgilerini hissetmek istiyoruz. Yemeklerini yemek istiyoruz. Teyzelerimize, amcalarımıza uğramak, keyifler nasıl demek istiyoruz. Kuzenlerimizle bol kahkahalı veya sadece bizim anlayabileceğimiz konularda iç sıkan sohbetler etmek istiyoruz.

Okey oynamak istiyoruz, batak oynamak istiyoruz, tanıdığımız sevdiğimiz herkese sarılmak istiyoruz, kokularını içimize çekmek, onları ne kadar sevdiğimizi hatırlamak ve onlara da bunu boyunlarına sarılmış vaziyette söylemek istiyoruz.

Şimdi siz söyleyin, hayat eve sığar mıymış?    

17 Aralık 2020 Perşembe

Yanlış çocuk öldü

 Birkaç gün önce bir arkadaşla sohbet ederken, sanırım çocukluğun nasıl da travmalarla dolu olduğundan bahsediyorduk. Aklıma şu kendi kendime sonlandırdığım yakın arkadaşlık ilişkim geldi. Anlattım ve neden beni bu kadar etkilediğini bir türlü çözemediğimi de ekledim. O günden beri de kafamda döndürüp duruyorum neden bu kadar zordu, sürekli temas halinde olmamamıza rağmen neden bitmiş olmasını zor kabullendim ve sarsıldım. Sevgi sevecenlik vardı evet ama samimiyetten çok zaman uzak bu ilişkinin bitmiş olmasını kabullenmekte neden bu kadar zorlandım? 

Geliyorum dün geceye. Aşkın celladını okuyorum hala. Tüm sorunlar bir şekilde ölüm korkusuna çıkıyor. "Anne veya babayı ya da çok eski bir arkadaşı kaybetmek çoğu kez geçmişi kaybetmektir: ölen kişi çok eski dönemlerin değerli olaylarının yaşayan tek tanığı olabilir." Hoppalaaa. 

Türkiye'ye 5 yaşında geldim ve ilk gördüğüm yaşıtım insan bu kişiydi. Yani, Varna'yı saymazsak neredeyse yaşamımın başlangıcını temsil ediyor. Heyhat! kendi yaşamımı öldürmüşüm, ya da en azından küçük bir provasını yapmışım, bence küçük de değil oldukça büyük bir prova. 

Tüm gece düşündüm, bir yakın arkadaşım kaldı geriye ve yakına yakın diğer arkadaşlar, hangisini kaybetsem üzülürüm bu kadar? Hiçbiri. Hatta o kadar düşündüm ki en yakın arkadaşımı gördüm rüyamda, kendi ellerimle onu başka kızlara teslim ediyorum arkadaşı olmaları için. 

Ve bu eski yakın arkadaşımı düşündüm, hayatımdaki herşeyimin tanığı, eğlenceli geçen tüm çocukluğum, zor geçen tüm çocukluğum, asi, özgür, maceraperest, güçlü, dayanıklı, sevgi dolu olan o kız çocuğunu o kadar iyi biliyor ki, onun kadar bilen başka hiçkimse yok. Kardeşim, kuzenlerim dahil ve diğer tüm arkadaşlarım, hiçbiri bilmiyor. Ve onunla ilişkimi bitirmeyi çok sevdiğim çocukluğumu terk etmiş, bir başına bırakmış, yok etmiş bir nevi öldürmüş olmakla ilişkilendirmiş ve tüm insanlar gibi ölümden korktuğum için de onu bırakmakta zorlanmış korkunç acılarla kıvranışımın nedenini bir türlü kavrayamamıştım. Ne yapacağımı bilemesem de, artık nedenini biliyorum. 

İşin çok garip de bir yanı var. Onun bu ilişkiyi bitirdiğimden haberi yok, iletişimimiz olduğu gibi devam ediyor, senede birkaç yazışma, gelince görüşme. Değişen HİÇBİR şey yok. Belki buradan da gerçek problemimin onun arkadaşlığı vs değil çocukluğumun terk edilmesini tekrar çıkarabiliriz. 

Öperim.

N.

14 Aralık 2020 Pazartesi

Maske

Her sene hasta olurum ya da iki senede bir ama çok ağır. Yatarım böyle ölü gibi iki gün sonra dirilir hayatıma devam ederim ama o iki gün mutlaka yatak. Sadece tuvalet için, yemek yemek ya da ilaç içmek için çıkarım. 

Home office çalıştığım için, kışın soğuğu, mikroplar, hasta insanlar, aksıran tıksıran bunu yaparken ağızını kapatmaya bile gerek duymayan yaratıklarla pek az haşır neşir olurum. Sergi görmeye inerim Alsancağa, birkaç arkadaşla buluşmaya ya da kitapçıya, haftada bir mutlaka. Allah ne çile, otobüsü ayrı izbanı ayrı, her eve döndüğümde verir veriştiririm, hastaysan dikkat et arkadaşım, suratıma doğru bari öksürme, az nezaket. Bu ağır hasta olmalarım da mutlaka toplu taşımalardan sonradır. Öyle titiz insan değilimdir asla ama toplu taşımada öksüre, hapşıra, burnu aka aka gezenlere de hiç sempatiyle bakamıyorum. 

Yahu bunca senedir uyuz olduğum bir konu bu. Nasıl aklıma gelmez şimdiye kadar maske takmak. 
Maske ya bu kadar basit bir icat. Nasıl aklıma gelmez? Kültürde yoktu, artık var. 

Bundan sonraki hiçbir kış toplu taşımada maskesiz göremeyeceksiniz beni. Geçmiş olsun. Makyajlar da yandı.

7 Aralık 2020 Pazartesi

17 yaşında İzmir'den Urfa'ya nasıl gittiğimin kısa öyküsü hahaha

 Lisenin bittiği yazdayız. Halkoyunları ekibinden hocamız aradı. Salihli ekibiyle urfaya gidilecekmiş festivale, sen de gelir misin dedi. Tabii dedim, peki iki kız daha ayarlayabilir misin ekipten? Tabiki ayarlarım. Tamam dedin ama ailen ne der? İkna ederim hocam. 

Akşam geldi annemle babam. Dedim ki, urfaya gidiyoruz salihli ekibiyle 10 gün. 'Gidiyoruz mu?' dedi babam. Evet babiş. Kahkahalar uçuşuyor sonrasında ciddiyet. Bize sorman gerekmez mi? Sorsam ne olacak ki, ikna ederim ben sizi, ne gerek var niye uğraştırıyorsunuz? İzin vermezsek? Anne noooolur, babiş noooolur yaaa. Gideceğim işte niye böyle yapıyorsunuz? Kahkahalar. 

Giderim ve kapanış. 

Ölüm Hakkında

Metne başlarken önceki metin başlığı gözüme ilişti 'ölüm korkusu' . Buna sonra döneceğim.

Aylin'in armağan ettiği Irvin Yalom'un Aşkın Celladı'nı okuyorum . Neredeyse tüm psikoterapi öykülerinin bağlandığı nokta ölüm korkusu. Kafamda bir metin vardı, dün gece okuduğum bir cümle ile şekli biraz değişti. Terapinin sonu ölüm korkusuna bağlanınca, Yalom hastasına; yeteri kadar yaşamayanların ölüm korkusu yüksektir diyor. Tabiki bir korku olmalı ama kaygıya dönüşmemeli diyor. 

Her yaşımda mutlaka benden büyük birilerinden duyduğum bir cümledir, 'Yaşayabileceğini yaşa; herşey gençlikte.' Haklı mısınız bilemem ama öncelikle toplum buna müsade eden bir yapıda değil. Öyle gençlikte gerçekten içinden geldiği gibi yaşarsan ilk yapacakları şey yaftalamak olur. Bu coğrafya özgür bir cinselliğe açık değil ve olmadığı sürece ' yaşının kıymetini bil.'vs gibi laflar safsata kalıyor. Çünkü gençlik cinselliği öğrenmeyi de içinde barındırıyor. Halbuki bizde bastırılıp, yaşatılmıyor. Bu nedenle de her yer sapık dolu. Şu 'yaşayabildiğini yaşa' diyenlerin de kastettiği gizli yaşa herhalde. :D 

Ölüm korkuma gelelim. Daha önce de düşündüm üzerine, önceleri birşey bırakamamaktan endişe ederdim, üretilmiş bir iş, bir eser. Unutulup gitmek bana çok acımasız gelirdi ve kıyamazdım kendime, birşey yapmalıyım derdim. Sonra baktım koca Dostoyevski, Tolstoy bile günün birinde unutabilir. Sonsuza kadar var olamaz hiç kimse. Her şey bitmeye mahkum. Herkes unutulmaya. Yalnız zaman farkıyla, biri 5 yıl sonra unutulur diğeri 5 bin yıl sonra. Dedim ki kendime, bir eser bırakamamaktan korkma, bak dünyaya sadece şu an 8 MİLYAR insan var, hadi korona 1 buçuk milyonunu eledi; hangi biri hatırlanacak. Kendimi sürüye dahil edince bir rahatladım, kalabalığın arasında kayboldum. Ölüm korkum da kayboldu, daha doğrusu öldükten sonra hatırlanmama korkum. 

Dönem itibariyle nispeten genç olduğum için daha az düşünüyor olma ya da kendime şimdilik uzak hissediyor olmakla beraber, okuduğum öykülerde çok genç insanlar da yoğun şekilde bu korkuyu yaşıyor. Ölme korkusu konusunda daha rahat olmamın nedeni pek çok insana göre gerçekten istediğim gibi yaşamış ve hala yaşıyor olmak. eh eksikler her zaman olur ama büyük ölçüde hakikatten ne istediysem onu yaşadım hep. 

Basit bir eylem gibi dursa da irade isteyen bir iştir, okudum. Küçük yaşımdan beri okullarımdaki insanlarla iletişim gerektiren faaliyetlere hep katıldım. Bu faaliyetlerin de vasıtasıyla ülkenin pek çok şehrini dolaştım, ailemin itirazlarına rağmen. Laf olsun diye itiraz ettiklerini düşünüyorum tabi şu an :D bununla ilgili kısa bir öykümü yazacağım sonra. Hatta bazen sırf gezip görebilmek için kendime bu faaliyet alanlarını özellikle seçtiğimi düşünüyorum, bilinçli olarak değil tabi. Aşık oldum, aşık olundum, güzel ilişkiler de yaşadım, berbat ilişkiler; terk ettim, terk edildim. Ama yaşamaktan kaçmadım, korkmadım. Kötüyse kötü yaşayayım ders olur, yeter ki pasif durmayayım. 60-70 yaşına gelince abartmayayım da :D büyük çoğunluğu dernekçilik yapar ben 2oli yaşlarımda dernekçiliğin içindeydim tonla görevim vardı, koştururdum. Mesleğim de öyle. Sürekli yeni yerler görmeye, keşfetmeye, galeriler, müzeler, şehirler, insanlar, dış dünya ve iç dünyamı keşif için çok uygun bir meslek. 

Hani toplasan içimde ukde kalan az şey vardır. Belki bu nedenle yani gerçekten yaşadığım için daha az ölüm korkusu duyuyorum. 

İlk cümleye döneyim. İyi korkmuyorsun anladık da, bak kaçıncı seferdir ölümden bahsetmişsin. Hayırdır? 


31 Ekim 2020 Cumartesi

Ölüm korkusu

 Ölüm korkusu ne acaip şey. 

Hem herşeyi düşündüğün hem de hiçbirşeyi düşünemediğin bir durum. Evrende aslında yapayalnız olduğunu, ve kocaaa evren için bir düğme kadar kıymetinin olmadığını farkettiğin bir korku. Tüm yaşamının bir anda silindiği, sadece o aciz küçük bedenini yok olmaktan nasıl kurtaracağını düşündüğün bir korku. Eninde sonunda gerçekleşeceğini bildiğin ölümüne fazlaca yaklaşınca ondan nasıl kaçabileceğini çaresizce düşündüğün bir korku. Bu yakınlıkla birlikte gelen boşluk hissi, neredeyse tüm odaklanmaların “hiç düşünce” dedikleri doruğa ulaşabilmek için gereken tek şey olabilir. En azından benim için. 


Yakın zamanda orgazmın küçük ölüm olduğunu öğrendim, o yüzden savaş dönemlerinde sevişmeler fazlalaşıyor belki de, gerçek ölümden önce bi simülasyonunu görelim. Yetmedi bir daha. O da yetmedi bir daha.  


Neyse, izmir’de yaşıyorsanız ve bu gece eve girmeye cesaret edebildiyseniz, ben söylemeyeceğim ne yapacağınızı.

7 Eylül 2020 Pazartesi

Elinde olması meselesi ile ilgili

Bu konu üzerine belli aralıklarla düşünüyorum. Bir amaca, artık o her ne ise ulaştığınızda veya bir nesne ya da kişiyi elde ettiğinizde, Ona ulaşmak için koştuğunuzda aldığınız zevk kayboluyor, onu hayal ederken geçirdiğiniz günler gecelerdeki heyecanın zerresini hissetmiyorsunuz. Halbuki hepimiz biliyoruz, gitse, kaybetsek kıymetli olacak. 

Doyumsuzluk mu bu? Nasıl açıklanabilir, nasıl başa çıkılabilir bununla? Ya da akışına bırakmak ve başa çıkmamak mı gerekir.

Belki de sadece benim yaşadığım birşey. Bir dk, ne zaman bunu düşünsem bir süre sonra kendi kendime gülünç duruma düşerim, koca insanlık! bir ben yaşıyor olamam bunu değil mi? 

Konuyla ilgili düşünüp, heyecan yaratabilecek başka bir şeye mi odaklanmak lazım? Ya da elimizde gördüğümüz nesneyle ilgili onu hala hevesle isteyebileceğimiz bir nokta mı düşünüp bulmalı. Var mı bir yolu?

Hani şöyle diyorlar ilişkiler için, 'elde ettiğinizde heyecanını kaybediyor'. Bunun yaşamdaki diğer tüm olaylara uyarlaması gibi. 



18 Temmuz 2020 Cumartesi

Huysuz Virjin'e

Nasıl olduğunu açıklayamam, ben bile tam olarak hislerimi anlayabilmiş değilim ama o kadar yıkıldım ki Huysuz Virjin'in öldüğüne. 

Baya böyle topluma karşı gelen dişi bir yönümün ölmesi gibi hissettiriyor. Hayır karşı gelen değil, tam da dişiliğin ne olduğunu gösteren yönümün öldüğünü. Kabul edilmemiş, illaki hanım, iyi yürekli, zarif olmaya zorlanmış ve ben hem bunların hepsiyim hem de hiçbiri değilim diyen, sizi ilgilendirmez; siz erkek hegemonyanızla ilgilenin, kendinizin ne olup ne olmadığınız kendi erkekliğiniz ya da, kendinizi ne  addediyorsanız onunla alakadar olun diyen yönün. 

Böyle kalbimde kocaman bir yumruk oluştu öğrendiğimden beri. Türk toplumunun dişi yönü öldü. Erkek cinsiyle nasıl başa çıkacağız şimdi. 

Öperim Virjin.

N.

14 Temmuz 2020 Salı

Tekrar, sleep paralysis

Öksürük tuttu ben de Muratı uyandırmamak için diğer yatak odasına gittim, kıvrıldım pikenin altına uyudum. 

Bir süre sonra çok üşüdüğümü farkettim, pencere açık mı diye düşündüm, tüm perdeler uçuşuyordu çünkü, uyandım. Hah dedim evet herhalde Murat açmış pencereleri, ben de o yüzden üşümüşüm. Kapattım. Tekrar uyudum, uyuduğumda zaten uykuda ve rüyada olduğumu farkettim. 

Defalarca uyanıp Murat'ın yanına gitmeyi düşündüm ama hep daldım tekrar uykuya, bu düşünceler de rüyadaydı, ama o kadar gerçekti ki her seferinde rüyada olduğuma ikna etmem gerekiyordu kendimi. 

Bir ara tekrar uyandım, Muratın yattığı yatak odamızdan çılgın bir rüzgar esiyordu bana doğru. Çok korktum, kalkamadım yatağımdan, dalmışım sonra, dalınca yine rüyada olduğumu gördüm, rüyamda bu yaşadıklarımın rüya olduğuna o kadar şaşırdım ki.

Uyandım, Murat lavabodan çıkmış bana doğru geliyordu, ah canım dayanamadı korkmama; farketti ve yanıma gelir diye düşündüm, hemen sağındaki duvarda da beyaz bir çarşafın içinde bir bebek vardı, sırtı duvara dönük, ona baktı ve çok güzel bir bebek dedi sonra bir anda her yerde bir sürü bebek belirmeye başladı, uyandım zannediyordum, yine rüyadaymışım. 

Uyandım, yataktan kalkıp Murat'ın yanına gitmek istiyordum ama beni tutan bir güç vardı, kesinlikle kalkamıyordum yataktan ama uyanıktım. Hayır yine uyuyordum ve uyurken sleep paralysis yaşadığımı farkettim. Uyku felci yani. Kendimi sadece kımıldatmak için bilinçli bir çaba sarfettim, komik gelebilir ama çok deneyimim var bu konuda ve uyku felci geçirirken zihnin açık olduğunu ve komutlara uyacağını biliyorum. 

UYANDIM. Uyku felci geçirdiğimi en son uyandığımı zannettiğimde anlamış ve defalarca rüya içinde rüya gördüğümü farketmiştim gerçekten uyanınca. 

Şöyle; UYANMA (rüya-uyanma(rüya-uyanma(rüya-uyanma(rüya-uyanma(rüya))))) ,küçük parantezden başlamanız gerek. 

Murat'ın yanına döndüm, güvenli bölgeme. Uyumuşum. 

N.




24 Nisan 2020 Cuma

İnstagramda fotoğraf paylaşmak üzerine

Bugün bir durum oldu, sonra kendi kendime konuşup düşünmeye başladım.

Bir fotoğraf paylaşacaktım, altına da "hep siz mi paylaşacaksınız böyle fotoğraflar" diyecektim, ki daha önce demişliğim var. Sonra şunu farkettim, eleştirdiğim şeyi yapmak için çıldırıyorum ve kulbum da hazır, hep siz yapıyorsunuz ben de yapayım bari; hani zordanmış gibi, halbuki hiç değil.

Sonra devam ettim düşüncelerime, takip edip hikayelerini izlediğim insanlar, yalnızlıklarını paylaşıyor. Sabah kahvemizi içelim, bahçemizin çiçekleri, oğlum ister de yapmaz mıyım, şimdi de şu kitabı okuyalım, mooomyyy timeeee... of kilometrelerce devam eder örnekler. Tek başlarına yaşadıkları hayatı bizimle paylaşıyorlar, ve paylaşınca daha da yaşıyormuş gibi hissediyorlar. Birileri gördüğünde, bakın nasıl da yaşıyorumu gösterdikleri için mutlu ve kendilerini kanıtlamış olarak devam ediyorlar.

Daha önce nasıl karşılanıyordu bu ihtiyaç, sosyal medyadan önce? Bunun üzerine düşündüm uzun süre, o zaman nasıl yakalıyorlardı bu biz yaşadık bakın, sizin böyle hayatınız var mı, nasıl da mutluyuz hissini göstermeyi.

Ta taam! Fotoğraf albümleri! Aynı doyumu sağlamadığı kesin ve aynı sosyal çevreye ulaşamadığı.

Şu da bir gerçek, sizi bilmem ama ben biliyorum ki o fotoğrafın kendisi de bir manipülasyon. Sahte canım sahte kısaca. Fotoğrafın kendisi de, altındaki notlar da.

Buna rağmen ben de paylaşmak için o kadar zor tuttum ki kendimi. Belki o saniyelik hisse ihtiyacım vardı, iyiyim bakın deyince belki gerçekten ben de iyi hissedecektim kendimi, ne güzel kahve içiyorum evimin bahçesi de var saçlarım da çok güzel fotoğrafı olacaktı tam ve bunların hepsi belki de sahip olduklarımın farkındalığını arttıracaktı. Nitekim paylaşmadım. Paylaşmama deneyiminin beni nasıl hissettireceğini de merak ettim.

Söyleyeyim, ben çok sık kendimi paylaşmadığım için; paylaşınca tonla yorum alırım, yazar insanlar; onlarla iletişime geçmek, kesin de iltifat alırdım; o iltifatları duymak hoşuma gidecekti, ama hiçbiri olmadı, tatmin edemedim kendimi.

Hadi öperim.
N.

Acımasızca geçip giden hayattan geriye kalan sadece yalnızlıklarımızdır.

"Acımasızca geçen hayattan geriye kalan sadece yalnızlıklarımızdır."

Sagopa kaç yılında çıkardı o albümü bilmiyorum ama bu cümleyi duyduğumdan beri belirli belirsiz aralıklarla beynimde döndürüyorum bu cümleyi.

Beyin, bu kadar tekrar ettikten sonra bu cümleyi GERÇEK kabul etti ve bu sözde gerçekliğe ulaşmak için beni sürekli yalnızlığa sürüklüyor.

Her yerde, her zaman yalnız hissederim kendimi, bir sürü insanın arasında; sevdiğim ya da öylesine bulunduğum kalabalıklarda bile, ki şu korona günlerinde hepsini çok özlüyorum, yalnız başına yalnız kalmak daha zor.

Bu yalnızlık konusunda hep ama hep düşünürüm, düşüncelerim yüzünden yalnız kaldığımı, karakterim yüzünden, tercihlerim, mesleğim, başardıklarım -ki sayılıdırlar-, başarısızlıklarım, fikirlerim, konuşma esnasındaki en ufak fikre katılmamalarım yüzünden. Güzel olmadığımı düşündüğüm için, kıyafetim yüzünden bazen, bazen de sadece burnum yüzünden. Fazlaca yumuşak kalbim, hissettiklerimi söylemekte çektiğim güçlük; kırmak istememek, anlaşılmayacağıma emin olmak ya da konuşmak istememek, hepsi yalnızlığın bir parçası bence.

Ve öyle sadece benim yalnız olduğumu düşünmeyin, herkes yalnız. HERKES. Her konuda ayrılıyoruz gördüğünüz gibi ve tam manasıyla kimse kimsenin yalnızlığını yok edemez.

N.

16 Nisan 2020 Perşembe

Varım, ama olmam gereken yerde değilim.

İstediğiniz mesleği mi yapıyorsunuz, kendinizi uygun bulduğunuz, sevdiğiniz, kendinizi yetiştirmek istediğiniz meslek?
Sevdiğiniz adamla mısınız? Bütün bir ömrü düşündüğünüzde, birbirinize uyumlu şekilde özgürce yaşamınızı sürdürebileceğiniz?
İstediğiniz evde mi yaşıyorsunuz?
Size uygun olduğunu düşündüğünüz şehirde misiniz?
Belki de sadece ülke yanlıştır.

Peki dışarı çıkarken doğru pantolonu mu giydiniz, of içinde en rahatsız olduğunuz. Ne talihsizlik.
Belki de o ayakkabı olmamlıydı.
Burnunuzun şekilini seviyor musunuz? Sizce tam da olması gerektiği gibi mi?
Anneniz sizin istediğiniz anne mi peki?
Anca bu kadar zekaya mı sahip olmak isterdiniz?
Keşke daha çok yaratıcı mı düşünebilseydiniz? O da mı istediğiniz kıvamda değil.
E o arkadaşınız! ister miydiniz onu? Öyle çocukluk, şans gibi etkenlerle mi hayatınızda?
Kalçanızın şekili istediğiniz gibi mi?
Ya da dilinizin kibarlığı?
İsterdiniz değil mi daha güzel olmayı, tam bu kadar değil; biraz daha güzel olabilirdiniz.
Bu akşam istediğiniz yemeği mi yediniz?
Bornozunuz, istediğiniz bornoz mu? Belki yoktur bile alelade bir havlunuz vardır.

Uzun süredir bağlamından koparılmış nesneler hakkında düşünüyordum, geçen gün Özge Ulusoy'un göbek deliğini paylaşıp; Özge Ulusoyun göbek değiliği gibiyim, "Varım, ama olmam gereken yerde değilim" gibi bir cümle kurmuşlar. Bu gördükten sonra bağlamından koparılmış nesnelerin minik bir metni oluştu kafamda ve oturtabildim yapacağım fotoğrafları.

Sizin hayatınız nasıl, herşey olması gerektiği yerde mi?
Pek sanmam da, sormuş olayım dedim.

N.

15 Nisan 2020 Çarşamba

Korona'yı ben mi çağırdım?

980 de doğmuş felsefeci, orta çağ tıp modern filminin kurucusu İbn-i Sina, o yıllarda insandan insana bulaşan salgın hastalıklar için şunu söylemiş; "durgun sular, gömülmeyen çürümüş cesetler, kayan yıldızlar, göktaşları, şiddetli ve sıcak rüzgârlar, yağmursuz fırtına nemliliği gibi hava ve toprak etkenleriyle havanın bozulmasından kaynaklanır" yani doğanın dengesini bozuyorsunuz, yapmayın. 

Goya'nın resminlerini biliyorsunuz, korkunç tablolar var, özellikle İspanya'nın Napoleon tarafından işgalinden sonra, o zamana kadar renkli çalışan Goya, siyah beyaza geçiyor ve, bakmaya bile korkacağınız tablolar çıkıyor meydana. İspanya savaşıyla ilgili tabi bunlar, savaşta gerçekleşenlerle ilgili. kazığa oturtulan insanlar, tecavüz edilen kadınlar ve erkekler, organları parçalanan insanlar, insan etlerini yiyen insanlar. Böyle yazınca canlanmıyor inanın. İğrenç, tiksinti ve korku verici, karabasan gördürür. Belki vebaya takılan kara ölüm ve Goyanın renksiz çalışmaları bir şekilde birleşti beynimde. Nasıl bağdaştırdığımı bilemiyorum, ama tablolara bakarken vebaya da bakıyor gibi hissetmiştim hep; hastalıktan, açlıktan, çaresizlikten delirip birbirlerini parçalayan, aklını yitirmiş insanlar. 

Yakın arkadaşlarımla paylaştım bu hikayeyi, hep şaşırmıştım; 14. yy'da ortaya çıkmış veba. Bir bakteri ürüyor, salgından önce şehirlerde çok miktarda fare ölümleri gerçekleşiyor, farelerin üzerindeki pireler de farelere temas insanlara geçiyor ve bakteriyi insana taşımış oluyorlar. Avrupa nüfusunun üçte biri ölmüş. Venedik'in nüfusu 130.000 iken 70.000 e düşmüş, siz düşünün gerisini. Nasıl diyordum, nasıl engel olamazlar, nasıl bir yolunu bulamazlar! 

Ce ee, işte böyle bulamıyorlarmış. Bu konuda ne kadar düşündüğümü anlatmam mümkün değil, benim onca merakımdan bile göndermiş olabilir evren, al bakalım tatlım, al da gör nasıl oluyormuş diye. 

Şimdi bağlıyorum İbn-i Sina'ya, kimse çinliler yarasa yedi ot yedi çöp yedi demesin, insan evladının varlığı bile doğayı bu kadar kirletmeye yeter iken, sürekli faaliyette olan insan evladının vereceği zararı tahayyül bile edemiyorum. Sürekli çalışan fabrikalardan salınan gazlar; göllere, denizlere bırakılan atıklar; katledilen bitki florası, yerlere attığımız çöplerimiz.. doğaya yaşam alanı bırakmadıktan sonra, ne zannediyorduk; sürekli kendini yenileneceğini mi? Yarasa değil canım olay, sistemini alt üst ettiğimiz doğanın minik bir intikamı. Ancak 14. yy'daki Venedik nüfusu kadar insan gitti, ne ki? Devede kulak. Daha temiz yaşayalım. 

Şimdilerde şu sokağa çıkma yasağı filan panik yaratıyor insanlarda, aylık erzak alıyorlar, marketlerde bazı raflar boş, hep dönüp kafamda Goya tabloları. Kendimce yorum kattığım haliyle yeniden mi yaşanacaklar diye. 

Bağışıklığınızı güçlü tutun.

N. 

22 Ekim 2019 Salı

Viyana Hakkında

Akşamına Murat'ın bi arkadaşıyla buluştuk, şu Cafe Landtmann'da; tarihi ve müthiş bir bina ama asıl orayı gözüme kestirmiş olmamın nedeni Freud'un orada takılıyor olması. Haklıymış, bahçesi değil artık ama iç mekanın güzelliğini anlatamam. Şu avrupalıların mekanları bu kadar iyi korumasına her zaman hayran olmuşumdur. Tarihi herşeyi, eski görüp parçalama, korumama, önemsememe bi bizde mi var bilmem ama çok iç parçalayıcı açıkçası. Beş sene önce istanbula giden biri şu an tanıyamaz orayı. Ya da İzmir'e. Farketmez, tarihi doku koruma kültürümüz sıfır. Neyse.

Rathausplatz Film festivali vardı gittiğimiz dönemde, büyük bir park düşünün, bir perde kurmuşlar, istere film izle ister arka bölümde dünya mutfaklarından yemek ye içki iç, istersen yiyip içerken izle filmini, avusturya mutfağı, çin mutfağı, hint mutfağı.. ne ararsan. Bi biz Türkler standart açmamışız, koy oraya bi dönerci, yesin millet ama yok kaliteli işlerde yer almayalım mazallah.

Rathausplatz'ın tam karşısında Burgtheater var, neoklasik bir yapı ve dünyanın en önemli tiyatrolarından, Hitler ikinci dünya savaşına çağrı için geldiğinde buradan seslenmiş millete, birkaç gün sonra gördük bi müzede fotoğrafları, asılmış tiyatroya nazi bayrakları boydan boya, o koca Rathausplatz dopdolu avusturyalılarla, sorgulamamışlar bile direkt sempatizanı olmuşlar Hitlerin ve almanlardan daha ırçılarmış. Landtmann da hemen onun solunda.

Şaraplarımızı söyledik, oturduk arkadaşımızı bekliyoruz. Dünya bankasında çalışıyor, İstanbuldan atanmış, birkaç yıldır da ordalar. Sarmaş koklaş, muhabbet ilerleyince yaşadığı bir durumu anlattı. Kızını iyi bir avusturya okuluna yazdırmışlar, gayet hareketli ve konuşkan bir kızken okula başlayınca içine kapanmış çocuk, bi süre sonra anne baba merak edip okula gitmişler, izlemişler sınıfta çocuğu, öğretmen tüm çocukları etrafına topluyor bizimki dışlarında kalıyormuş, baba gidip öğretmenle konuşmuş, kızımızı da aranıza almak için çaba sarfeder misiniz demiş öğretmene, öğretmen yapmayacağını söylemiş, müdürle mi konuşayım bu durum için demiş baba, öğretmen konuşabilirsiniz demiş. Neyse gitmişler müdüre anlatmışlar durumu, birşey yapamam demiş müdür, baba da ne yapalım yani alalım mı çocuğu okuldan demiş, müdür, alın tabii çok iyi olur diye karşılık vermiş. Sonra da karma bir okula yollamışlar çocuğu. Düşün dünya bankasında çalışan nüfuzlu da bir ailenin çocuğuna böyle davranıyorsa avusturyalılar, vasıfsızlara ne yapmazlar :D Irkçılık kanlarında var belki de.

Boyları posları dersen, derya maşallah. Kızlar da öyle uzun boylu fiziği düzgün olan da çok; etine dolgun da, kıyafetler hep temiz, ayaklarda nerdeyse Birkenstocktan başka bişey yok. Öyle güleryüzlü filan tabiki değiller ama kibarlar.

N.

Viyana, Belvedere Sarayı

Eşyalarımızı otele bıraktık ve yürümeye başladık.

Rathaus dedikleri belediye binasının önünde bi oteldi, Volkstheater'ı, Museum Quartier'ı geçtik, Secession binası solumuzda az ilerde şu haritadan defalarca baktığım Naschmarkt; uzun bir hat boyunca uzanan küçük bir pazar, yiyecek dükkanları filan var çok da matah değil açıkçası. Karl Kilisesi'nin ordan ileri Belvedere Sarayı'nın solundaki yola çıktık, yukarı yürüdük Belvedere 'e, yolumuzun üsttünde Türk büyükelçiliği vardı girişte de bir tabela, 1975 te  3 ermeni tarafından Daniş Tunalıgil burada öldürülmüştür diye. Görmüş olduk. Üzülerek.

Aynı istikametten devam ettik sonra yukarı doğru ve girdik Belvedere'e. Ana! Yanlış mı geldik? Aşağı Belvedere ve yukarı Belvedere diye ayrılıyor saray, Aşağı olan da küçük, herhalde dedim oraya geldik, tahminimden çok daha küçük bir bahçe ve saray. Yok doğru gelmişiz. O bahçenin içindeymiş iki saray da. Arkamı bir döndüm, asıl şoku o zaman yaşadığımı hatırlıyorum, bu ne? Bütün Viyana ayaklarımızın altında ve küçücük. Rathaus u görüyorum, Kunsthistorisches'i, Mumok'u görüyorum, nerdeyse hava limanını da göreceğim :D o kadar küçük.

Asıl amacıma doğru yürüdüm ve biletleri aldık, inanamazsınız o kadar pahalı ki Viyana'da müzeler, 22 euro mu ne verdik kişi başı girişe :D tl ye çevirmeyeyim kahrolurum :D Yürü, yürü, yürü.

Caspar David Friederich, ki hastasıyım kendisinin. Edvard Munch, Gustav Klimt'in The Kiss'i, Egon Schiele, Claude Monet, Edouard Manet, Eugene Delacroix 1834 Blumenstilleben'i. Rüya gibi anlıyor musunuz?

The Kiss büyüleyici, bıraksan günlerce her milimetresini incelerim. Tabi yapamadım :D

Çıktık bahçede yürüdük, vallahi baya küçük; fotoğraflar nasıl da yanıltıcı :D Manipülasyona ihtiyacınız yok, fotoğrafın kendi bir manipülasyon zaten.

Şuraya bi foti atayım siz de görün, karşıki dağlar jenderme yahu, koca Viyana işte bu kadar.


Dur bi şunu da anlatayım sonra akşamına geçeceğim. Ben nereye gidersem gideyim öyle sokak sokak haritadan inceliyorum önce, gidilecek galeriler, müzeler, kitapçılar; gidince de az yanılma payıyla avucumun içi gibi bulabiliyorum heryeri. Nasıl hastayım bu huyuma anlatamam. E o galerileri bulmak için çok fazla dolaştığımdan birçok yeri de biliyor oluyorum. Birkaç gün önce daha bir arkadaşımı gördüm instagramdan, Viyana'ya gitmiş, hemen bak şuraya git şu var buraya git bu var dedim, gitti vallahi hepsine, nasıl memnun oldum.

Hadi öptüm.

N.


Yaz bitti, ben daha yazı yazacağım

Hi guys!

Bu yaz; Viyana'ya, Kırcaali'ye, Berlin'e gittik. Biliyorsunuz ki bu benim rutinim filan değil. Tr içinde birkaç ile çekime gittim, yani her yıl gidiyorum ama yurt dışı benle ilgili değil.  Ama müthiş işler gördüm, Picasso'lar, Van Gogh'lar, Manet, Monet, Cezanne, Rembrandt daha neler neler.

Bak yazın başından beri sürekli hadi şimdi yazayım diyorum, gündüz çalışıyorum tamam, akşamları? Dışarı çıkmadıysak sosyal medya ve oyunların esiriyim. Kabul ediyorum cidden boş vaktim var akşamları ama yok bi batak atayım sonra yazcam diyorum ve hoop kalıyor.

Tamam tekrar deneyeceğim. Hadi Viyana'dan başlayayım. Unutçam yoksa anılarımı.

N.

19 Nisan 2019 Cuma

İyi ki doğdum

iyiki doğdum been. İyiki doğdum beeeen. İiyiki doğduğum, iyiki doğğduum, mutlu yıllar baaanaaa.

Doğum günlerimde çok coşkulu oluyorum.

İyi kötü yaşadığım her şeye,
iyi kötü vakit geçirdiğim herkese,
Bana yaşama sevinci katan,
yüzümü gülümseten,
zor şeyler yaşatan; bunlarla başa çıkma kabiliyeti kazandıran,
bana kahkaha attıran,
ağız dolusu beni güldüren,
beni kahreden,
üzüntüden perişan eden,
işimi sevdiren sevimli,
beni insanlıktan soğutan nemrut,
ağır eleştiriler aldığım,
hiç eleştiri almadığım; kilo aldığımda bile oh çok yakışmışçılar,
fotoğraflarını çektiğim herkes,
herşey,
ot,
çöp,
çiçek,
böcek,
çocuk,
bebek,
kadın,
erkek,
üstüme başıma bakıp burun kıvırıcılar,
yine üstüme başıma bakıp üst baş sevicileri,
kalbimi sevenler,
suratsız anıma denk gelip; bu ne biçim insan yahu diyenler,
tek bir insanı bile ayırmıyorum hepinize, binlerce defa teşekkür ederim.

Ama en çok kendime teşekkür ederim, kurbağayı görüp ne güzel vıraklıyor diyen dilime, tırnağım uzasa mutlu olan kalbime, tırnağım kırılsa gam duyan yüreciğime; kaybettiklerimden sonra ağlayabilen gözlerime; kazandıklarımdan sonra gülebilen yüzüme, şuncacık kötü niyet barındırmayan benliğime teşekkür ederim. Yaşadığım herşeye verdiğim tepkilerle, onların kıymetini oluşturan benim, ve hayatıma aldığım herkesten, yaşamayı tercih ettiğim herşeyden razıyım. iyi ki hepsini ve herşeyi yaşamışım, yoksa şu anki ben olmazdım.

Kendimi sevgiyle kucaklayıp öpüyorum,
Sizi de.

İyi ki doğdum.


16 Nisan 2019 Salı

E aynaya bakarken de yalan söylüyorum, nasıl bir saplanma bu?

Bak bak, habire kendini görememek, onu görmek bunu görmek hakkında yazmışım;

Kendimi görmüş müyüm peki? 

Saplantılı şekilde, sürekli bir şeyi düşünürken; aslında onu ne kadar düşünmediğime ikna ettim kendimi. Hiç de zor olmamış anlaşılan,  farkına bile varmadım çünkü. Gelecekle ilgili neredeyse her saniye kaygılanıp, geleceği hiç düşünmediğime, hiç umursamadığıma nasıl güzel ikna etmişim kendimi bilemezsiniz. Bunun farkına varmak şok edici oldu benim için. Nasıl yaparım. Ben! Geleceği hiç düşünmeyen ben! 

Daha geçenlerde bile yazdım işte, iki kuzenimin annelerine aynı davrandığını ama birinin kendi davranışını nasıl olur da görmediğini, bir de karşı tarafa sanki kendi hiç öyle davranmıyormuş gibi akıllar verdiğini, bi ayna tutabilsem; kendini bi görebilse! 

Ben! Ben! İşte ben de aynı şeyin içinde debeleniyor ve bunu zerre kadar farkına varmayan bir insan olarak yaşıyordum. Aynaya bakmaz olur muyum, baktım. Karşısına geçip dedim ki, gelecekte ne olursa olsun, gelecekte o da olsa bu da olsa, gelecekte, gelecekte.. bu güne hep şükretçem (Geleceğe gittim, ne olmuşsa olmuş ama olumsuz olmuş, bu güne şükrediyorum). Kafa hep gelecekte. Bu, bu günü yaşamak değil ki. 

İki tarafı ormanla çevrili bir yerde yaşıyorum. Şimdi balkona çıkacağım. Deriiin bir nefes alacağım, tam şu anda olduğumu hissetmek için çabalayacağım. Bunu her şeye uygulamak için gerçekten çaba sarf edeceğim. Mesela bu blogu gelecekte kim okursa okusun. Yazdıklarımından ne anlam çıkaracaksa çıkarsın. Bak yazarken bile gelecek kaygısı içindeyim. 

Şu an bunu yazmak beni rahatlatıyor, şu an. Şu an. Hiç kolay olacağını düşünmüyorum, zannettiğim gibi sadece ilişkimde yapmıyorum sanırım bunu. İşte az önce blogla ilgili de gelecek endişesi taşıdığımı akışta yazarken farkettim, kim bilir daha nelere yapıyorum. Gözlemleyeceğim.

Öperim.
N.




15 Nisan 2019 Pazartesi

Şu anda yaşamakla ilgili

Ben nişanlandım.

7 yıl kadar önce kötü bir ilişki deneyimi yaşamış ve kendi kendime şunu demiştim; geçmişi düşünmeyeceğim, gelecek de daha ne kadar kötü olabilir, ölüm haricinde. Bu güne odaklanacağım. (Bu arada herkese akıl vermişliğim de var, hiçbirşeyi umursama ne geçmişi ne geleceği!)
Öyle de yaptım, bi ilişkide ne bekliyorsam hepsini içeren bir ilişki yaşıyorum; ve hep diyorum ki kendi kendime; biterse hiç üzülmem, keyifli bir ilişki yaşadım, insana kıymet verilen bir ilişkinin nasıl olduğunu gördüm, önemsenmenin ne olduğunu hissettim, konuşarak halletmenin var olabileceğini, herkes ve herşeyle ilgili sevgiliyle sohbet etmenin nasıl olduğunu, yapmacık olmayan bir ilişkinin olabileceğini, beni tanıyabilen; içimi bu kadar iyi görebilen bir erkeğin var olabileceğini gördüm; o nedenle bi gün bitse bile ona minnettar olacağım ve bana bunların yaşattığı için teşekkür edeceğim. Hep şükrettim birbirimizi bir şekilde bulmuş olduğumuza; bu ilişkinin içinde olduğumuza, hala şükrediyorum.

Gelelim bu sabaha;
Aylin, neden ilişkinle ilgili birşeyler yazmıyorsun hiç dedi. Bunu bilinçli yaptığımı söyledim, kendimce de iki neden sundum; bunlar üzerinden sohbet etmeye başladık. Bi süre sonra bana ne dedi biliyor musunuz?

NEDEN İÇİNDE BULUNDUĞUN ANI YAŞAMIYORSUN?

Okkalı bi tokat yemiş gibi oldum.

Kim?
Ben mi?
Ya ben şu anda yaşıyorum zaten.
Diyemedim, devam etti;

NEDEN GELECEKTE OLACAKLARI DÜŞÜNÜYORSUN, PLANINI BİLE YAPMIŞSIN.

Evet.
Ama ben bunu farketmedim ki hiç.
Ve bana tam olarak ne yaptığımı, anlattı; ona hiç anlatmadığım şeyleri. Yaptığım şeyleri söyledi bana, anlatmadım, bilmesinin imkanı yok. Ama söylediği herşey doğruydu. Ben şu anda yaşamıyorum.
İnanamıyorum, BEN ŞU ANDA YAŞAMIYORUM.

Şimdi ilk paragrafı tekrar okuyun.
Gelecek üzerine kuruluymuş yazdığım herşey, inanamıyorum.

Bunca zaman, şu anda yaşadığımı zannettim bi de bi ton maval okudum bununla ilgili. Sabahtan beri aklımdan çıkmıyor.

Bi gun biri bana terapiye asla gitmeyeceğini söylemişti. Birinin, hakkımdaki bir sürü gerçeği öğrenmesini istemiyorum, kendim de öğrenmek istemiyorum hakkımdaki sarsıcı gerçekleri demişti. Kendimi hırpalamak istemiyorum da demişti.

Sarsıcı gerçekleri öğrenmenin, hazmetmenin zor olduğu konusunda haklıymış. Ama öğrendim artık, napalım, başa çıkmak için çabalayacağım. Hadi becerebilirim inşallah.


Öperim.
N.