22 Ekim 2012 Pazartesi

Dean R. Koontz - Kurbanlar

Bu kitabı nerdeyse bi 6-7 yıl önce okudum belki de daha fazla. Genel olarak bu tarz kitapları okumazdım Stephan King'in " O" romanına başladığımı hatırlıyorum hani şu üstünde koca iğrenç bi palyaço resmi olan kitap, büyük ihtimalle bikaç sayfasını okuyup bırakmışımdır ama hiçbir şekilde kitapla ilgili hiç bir şeyi hatırlamıyorum yani hala Dean R. Koontz'un Kurbanlar'ı bu dalda okuduğum ilk ve tek kitap.

Küçük bir kasabada ortaya çıkan garip bir yaratığın öldürdüğü yüzlerce insan.. Kitabın her kelimesinde ölesiye bir korku hissettiriyor Koontz insana.

Sıcaktan bunalmış bir yaz günün akşamını düşünün, etrafta koşan miniklerin cıvıl cıvıl sesleri, oynadıkları oyunların onlara ne denli haz verdiğini anlatan kahkahaları; orta yaşlıların grup grup oturup seslerinden mükemmel olduğu belli sohbetleri, henüz hava serinlememiş olduğu için evin açık olan nerdeyse tüm kapı ve pencerelerinin arasında yatak odasında cenin pozisyonunda oturan ben. Sebep? Çünkü korkudan altıma etmek üzereyim.

Her an pencerenin önünde belirebilir, elimi dahi kımıldatsam anında onu yakalayıp kesebilir, diğerlerine yaptığı gibi. Sürekli gözlerimin bakmadığı yönde olduğuna o kadar eminim ki. Tuvaletim geliyor ama korkudan ayağımı yataktan aşağıya indiremiyorum çünkü o kesinlikle yatağın altında, zaten okumaya başlamadan önce evin nerdeye tüm ışıklarını yakmıştım, kapıdan gelecek olursa onu göreceğim, kendimi savunmam için yetmez belki ama en azından beni öldüren iğrenç yaratığın neye benzediğini bilirim. Tuvalete de gitmem gerek, of kılımı bile kımıldatamıyorum korkudan ne tuvaletine gideceğim, en iyisi olduğum yerde oturmak. Biraz okumasam mı? Ama o zaman daha çok korkuyorum ve zaten çok da merak ediyorum neden okumayayım ki? Hem onu yakalayıp öldürebilirlerse belki ben de rahat ederim, en iyisi okumak.

Çıkırt! Anahtar sesi mi o? Hassiktir geldi, napçam ben şimdi, kımıldamamlıyım hatta nefesimi de tutsam iyi olur. Tak! Kapandı kapı. Allah kahretmesin ya neden dışarı çıkıp orda okumadım ki, farketmeme olasılığı var mı acaba beni? Ölmek istemiyorum, işkenceyle ölmek hiç istemiyorum. Ayak sesleri! Bu tarafa doğru geliyor, geldi. Baba yaaa. Neden bu kadar sessiz giriyosun ki içeri, ödüm patladı; bak zangır zangır titriyorum.

Ben hayatımda böyle bir kitap okumadım, ger saniyesi gerilim, her saniyesi korku. Delirtir bu kitap insanı.

Arkadaşım arkadaşından almış, ben de ondan alıp bi günde geri verdim yani malesef kitabın aslı bende değildi. Bikaç yıl hep aradım, girdiğim tüm kitapçılara sordum hiçbirinin haberi yok öyle bi kitaptan, en son 2008'de İstanbul Kadıköy'de bi kitapçıda buldum, sevinçten nasıl havalara havalara zıpladığımı anlatamam, sonuçta kesinlikle kitaplığımda olması gereken bi kitaptı. Ama onu bidaha asla okumaya cesaret edemedim.

Sevgiyle kal Dean.
Öperim
N.

12 Ekim 2012 Cuma

Sevişmek!

Su vücudumuzun 4/3'dür ve bizim için yaşamsal değerdedir. Kısa vadede su olmadan yaşayamayız, uzun vadede düşünürsek de yiyecek olmadan, di mi?

Kişisel olarak düşünürsek su ve yemeksiz bir hayat olmaz fakat bu, işin bencil tarafı. Arkadaşım, biz sevişmezsek su ve yiyeceğe ihtiyaç duyacak nesiller oluşamayacak o halde şu sonuç çıkar; su ve yemek şahsi olarak herkesin ana ihtiyacı; sevişmek ise dünyanın devamlılığının ihtiyacı su ve yiyeceklerden önce.

Sevişmekten güzel ne var diye düşünüyorum..
düşünüyorum...
hala düşünüyorum..
şunlara değişilir mi acaba;
Çok sıkıştınız altınıza işemek üzeresiniz, saatlerdir tutuyorsunuz ve ne işeyecek bir tuvalet ne de en az onun kadar uygun bir yer buldunuz derken.. aman tanrım işte işenecek bir yer ve işiyorsunuz, mükemmel derecede rahatlatıcı.
Yine çok sıkıştınız bu sefer büyük tualetiniz! Offf.. Patlayacaksınız, bu kadar berbat bir duygu olabilir mi, tutmakta nasıl zorlanıyorsunuz anlatamam... ve işte boşaltım sisteminizi rahatlatacak bir yer. Bu da eşsiz derecede rahatlatıcı.
Bu sefer fotoğraf çekiyorsunuz, modelinizi mükemmel bir pozda yakaladınız, içiniz titret. Bu zevki dünyada hiçbir şeye değişemeyeceğinizi düşünürsünüz ve tüyleriniz diken diken olmuştur.

Değişilir mi sevişmek, mithiş derecede rahatlatıcı yahut içinizi olabildiği kadar titreten şeylere?
Hayır. Çünkü sevişmek herşeyi içine alıyor.  Duygusallığı hissediyorsunuz, içiniz ürperiyor dokunuşlarda, zevkin ne manaya geldiğini her seferinde çok net hatırlatıyor size, üstün olma becerinizi ortaya çıkarıyorsunuz bu da sizi daha kendine güvenli bir insan yapıyor, dünya sorunlarıyla hiçbir bağlantınız kalmıyor, yenileniyorsunuz, tutkuyla hedeflerinize nasıl da rahat ulaşabileceğinizi yeniden ve yeniden kanıtlıyor size, aşkın mucizevi derecede herşeyi altüst edebileceğini söylüyor size her seferinde, doruklara ulaşmak için çabanın gerekli olduğunu ve asla vazgeçmemeniz gerektiğini anlatıyor, şefkati; önemsenmeyi; duyguların karşılıklı olduğunda nasıl da mükemmel bir yaşama sürüklediğini hatırlatıyor, arzunun önemini kavrıyorsunuz, gerektiğinde nasıl sert olabileceğinizi, ya da yumuşacık bir insana nasıl dönüşebileceğinizi öğretiyor. Dünya üzerindeki hangi eylemde var bunca kendini öğrenme ve uygulama? Hiçbirşeyde.

Sevişin gençler sevişin, zevkine payidarı yoktur bu işin. "Neyzen Tevfik"
Öperim.
N.

5 Ekim 2012 Cuma

Goran Bregoviç'e

Üzgünüm Goran Bregoviç, gelemedim seni dinlemeye. Sağlığım yerinde olsaydı da param olmasaydı keşke, içmezdim bi bira ama seni yalnız da bırakmazdım, eşlik eder müziklerine bağıra çağıra söylerdim şarkılarını, hoplayıp zıplar verdiğin coşuyu sonuna kadar hissederdim iliklerimde.

Bir daha ki sefere söz veriyorum, kesinlikle geleceğim.
Seni seviyorum,
Öperim
N.

22 Eylül 2012 Cumartesi

2050 de Robotlarla Sevişeceğiz

Dün onca şehit haberleri, balyoz davasının sonuçlanması vs arasında bi haber vardır.

2050'de robotlarla sevişecek mişiz. Acaba bu eşimizi aldatmak olur muymuş falan filan.

1- Hükumet işi böyle götürürse 2050 yi görebilecek miyiz?

2- Bu robotlar her eve dağıtılacak mı yoksa genelev gibi bi yerde mi toplancak?

3- Duyguları olmıcak di mi? Biz kadınlar duygusalız bize diğer erkeklerden daha nazik davrandı; kadın olduğumu hissettirdi diye aşık olabiliriz.

4- Bizi dinleyebilcek mi? Tamam cinsel temas da önemli bizim için ama malesef konuşma ihtiyacımız da var ve bunu gidermek zorundayız, bizi dinlese iyi olur.

5- Her istediğimizi yapabilcekler mi?

6- Madem bişey yapıosunuz hakkını verin. Robotlara nasıl yükleyebilirsiniz bilmiyorum ama hassas noktalarımızı öğretin ama önsevişmeyi uzun tutan robotlar yapın, parmaklarını bedenimizin neresinde gezdirmeleri gerektiğini kendiliğinden bilsinler ve allah aşkına sevişirken konuşamasınlar yoksa normallerinden hiç bi farkları olmaz. Kahır çekmek istemiyoruz biz sevişelim bitsin gitsin, ne biz arkamıza bakalım ne de o.

Birleştirilmiş bi metal yığını, çamaşır makinesi gibi bişey, fakat sizinle konuşabiliyor, sizi anlayabiliyor, sizi öpebiliyor, size dokunabiliyor. İnsan nasıl hisseder ki kendini acaba? Aşık olmaz mı ona? Hayatın boyunca beklediğin, istediğin herşey bu erkekte var, robot olması birşey değiştirir mi? (yaş ilerledikçe performans düşüklüğü olmaz işte fena mı )

Haberi okuduktan sonra 62 yaşıma kesinlikle gelmeye ve bu deneyimi yaşamadan kesinlikle ölmemeye karar verdim. :D

17 Eylül 2012 Pazartesi

Lütenitsa Nasıl Yapılır - Görsel açıklaması ile birlikte

 Evde canım sıkılıyo, kitap okumak istemiyorum, fotoğraf çeksem kompozisyon yaratmak lazım; o kadar düşünemicem, sohbet etsek; zü bursada kardeşimin de beli ağrıyo e uyumak da istemiyorum bari lütenitsa yapayım dedim.

İki lütenitsa tarifi varmış, birinde domates fazla (yani bu tarif) diğerinde de biber fazla oluyormuş, ikisinin de lezzeti farklı.

Malzemeleri,
6 kg domates
2 kg kırmızı etli biber
1 kg
patlıcan
Yarım kg havuç
4 çay bardağı sirke (Benimki biraz ekşi oldu iki bardak koysanız daha iyi olur sanırım)
2 baş sarımsak
2 yemek kaşığı tuz
4 yemek kaşığı sıvı yağ
2 tatlı kaşığı toz şeker

Yapılışı,

Önce her şeyi tek tek yıkıyorsunuz. Biber ve patlıcanları közlemeniz gerekiyor, aslında ateşte közlense çok daha lezzetli olacak da imkanınız varsa. En azından patlıcanların ateşte közlenmesi taraftarı ve bu konularda yetenekli bir anne veya kayınvalideye sahipseniz işiniz çok daha kolay, gönderiyorsunuz ona, o közlüyor size.
Közlendikten sonra bir kabın içine aldığınız patlıcanları streçle sıkıca kapatıyorsunuz ki kolay soyulsun; benim patlıcanlar pek kolay soyulmadı da neyse :)
Yıkadığınız biberlerin başlarını ve çekirdeklerini çıkarıyorsunuz, iyice kuruluyorsunuz; fırın tepsinine folyoyu güzelce yerleştirip biberleri diziyorsunuz, folyo koymazsanız fırın tepsiniz mahvolur. 200 derecede 40 dakika pişiriyorsunuz biberleri, ilk yirmi dk sonra yerlerini değiştirirseniz çift taraflı közlenir benim gibi çıkarmaya beş dk kala çevirmek aklınıza gelmezse iyi edersiniz :D fırından çıkarınca onları da folyoyla bir güzel sarıyorsunuz. İsterseniz 10 dk beklesin isterseniz yarım saat hiç fark etmez ama daha fazla beklerse daha iyi soyulur diye düşünüyorum. Benim bazı biberler, çok aşık olduğunu yada çok sevişmek istediğiniz bir erkeği ne hızla soyduğunuzu farkında olamamanız gibi hızlı soyuldu, bazılarıyla ise iki saat uğraştım.
Havuçları yumuşayana kadar kaynatmanız gerekiyor, dk veremiyorum çünkü ben annemden hazır kaynamış şekilde arakladım yarım kg :P
Domatesleri yıkayıp kabuklarını soyuyoruz, ben biraz bu tarz şeyler konusunda kör cahil olduğum için aldığım domatesler resmen soyulmuyodu iki saatte zor soydum. Nerdeyse bir buçuk kilo vardı domateslerden attığım çöp, yarısı gitti domateslerin yani :D
Sarımsakları soyuyoruz.

Domatesi, patlıcanı, biberleri, havuçları ve sarımsakları hallettikten sonra geçiyoruz rondolamaya. Hepsini rondodan geçiriyoruz. Ben annemden aldığım 19 kglık tencereye koydum malzemeleri, domatesi döktüm ardından patlıcan biber ve havuçları. En büyük tipte kısık ateşte bir saat kaynattım, ara sıra karıştırarak ama yüksek ateşte sürekli karıştırarak da yapabilirsiniz. Bir saat sonra karışım balon balon kaynamaya başladığında sirke, sarımsak, tuz, sıvı yağ ve toz şekeri ekliyoruz. Ortanca tüpe alıyoruz ve yüksek ateşte bir buçuk saat sık sık karıştırıyoruz. Karışımın seviyesinin tencereye koyduğunuz noktadan daha aşağı inmesi gerekiyor 3-4 parmak kadar falan, yani suyunun iyice çekilmesi gerekiyor.

290 glık 14 kavanoza denk geliyor hemen hemen.
Kavanozları iyice yıkayıp kurutuyoruz, küflenmiş kapakları hiçbir şekilde kullanmıyoruz.

Lütenitsayı 1,5 -2 saat soğuttuktan sonra kavanozlara döküyoruz. sıkıca kapatıyoruz kapaklarını ve hepsini alacak büyüklükte bir tencereye önceden kaynama seviyesine kadar ısıttığımız suyun içine diziyoruz hepsini, suyun tüm şişelerin üstünü örtecek seviyede olmasına dikkat ediyoruz ve kaynatmaya başlıyoruz. Sudan kabarcıklar çıkmaya başladığından itibaren 20 dk kaynasın. Sonra altını kapatın ve istediğiniz zaman çıkarın.

Lezzetli oluyor.
Ben nasıl yapmışım kısaca seyredebilirsiniz :D












Sevgiyle kalın.
Öperim.
N.


16 Eylül 2012 Pazar

Kardeşime

Abla sen bana metali sevdirdin ben de sana Maaruul fayfı.

Seni seviyorum kardeşim.
Ablan.
N.

Kim karrrdişiiim :D

15 Eylül 2012 Cumartesi

Çanakkale Türküsü'nde Oyun mu oynanır lan? :@

Anladık Çanakkale'lisiniz ama Kurtuluşumuz için savaştığımız, binlerce şehidimizin kanlarıyla sulanmış, ardından binlerce ananın oğullarını, eşlerini, babalarını kaybettikleri için gözyaşları dökülmüş fakat vatanları kurtulduğu için rahat uyuyabildiği topraklarımızın en mühim zamanları için yazılmış bir türküyle -hatta bi yerde ağıt da sayılır- nasıl kalkıp da bir düğünün ortasında halay malay ne boksa çekebilirsiniz?

Aklınızla zorunuz mu var sizin? Siktirin
gidin, Çanakkale'den gelen misafirler için şu şarkıyı çaldırıyoruz buyursunlar döksünler kurtlarını deyin. Ne demektir böyle bir savaş için yazılmış mükemmel bir türküde oynamak? İçinde bulunduğumuz durumdan haberiniz yok mu sizin? Her gün hiçbir şey yokken onlarca şehit veriyoruz, hiçbirinizin mi oğlu yok? Böyle giderse siz de elinizde silahlarla savaşmak zorunda kalabilirsiniz vatan bütünlüğümüz için, hiç mi aklınız ermiyor? Bu kadar mı kuş beyinlisiniz?

Ben tayyipe laf ediyorum, çok üzgünüm gerçekten. Bu vatanın evlatları böyleyse, bu adamın daha beterlerini yapması gerek. Hak ediyor bu insanlar. Bi de ayırıyorum, şu şehirlerdeki, bu şehirlerdeki insanlar daha bilinçlidir, daha fazla önem verirler vatan bütünlüğüne vs diye; ne safım.

Sinirden tir tir titriyorum aklıma geldikçe. Günah lan, bizim götümüzü yaya yaya yaşamamız için şehit olmuş 15 inden 80 ine binlerce vatan evladına hiç mi saygınız yok. Belki dedeniz var o şehitlerin arasında, kemiklerini sızlatmak hoşunuza mı gidiyor?

Ah bi de bunar gider şehitliğe -gidiyorlarsa tabi- dua ederler şehitlerimize. Sanki şehitlerimizin onların dualarına ihtiyaçları varmış gibi. Kimin kimin duasına ihtiyacı var acaba? Hadi bende yok, sizde de mi yok bir damlacık din inancı?

Hangi köyün köpeğisiniz lan?

Siktirin gidin bu ülkeden. Bu vatanı sizin gibi geçmişine değer vermeyen insanlar yüzünden kaybediyoruz.



Kuşlara beyinsiz dediğim için özür dilerim.
Tüm şehitlerimizin önünde minnet, saygı ve sonsuz sevgiyle eğiliyorum.
N.

12 Eylül 2012 Çarşamba

Bombalar Düşüyor

Yaşamakta olduğum yerleşim biriminin sağ önü hava limanı, sol önü askeriye arkası ise komple orman, hava limanına bir bomba, askeriyeye bir bomba ve ormana atılan küçük bir kıvılcımla yerle bir olacağız.

Sabahtan beri nerdeyse 15 dkda bir helikopter geçiyor tepemden askeriyeden gelen top atışlarını adedini sayamadım bile bunlar da yetmezmiş gibi hava limanına nerdeyse yarım saat bir saatte bir uçak iniyor.

Birkaç saat önce öğreniyorum ki Libya'da ABD büyükelçisi öldürülmüş hatta gece gerçekleşmiş saldırı da adamın öldüğünü yeni söylüyorlar.

Burnuma iğrenç kokular geliyor. Umarım, hükümetin yalakalığını yaptığı ve söz geçiremediği abd bizi savaşa sürüklemiyordur. Ne temenni ama, zaten Suriye'yle gerzek başbakan yüzünden savaşın eşiğindeyiz; hala nasıl umarım sürüklemiyordur diyebiliyorum ki?

Allah aşkına şu hükümeti indirelim, bu kadar mı körüz ey milletim? Anlamanız için her bizinizin mi evladı şehit olsun?

Bakma; gözünü, ruhunu, kalbini nereni açarsan aç ama gör. Gerçekler gün ışığı gibi ortada, bakmayı değil; görmeyi öğrenmen yeter.

Uyan Türkiye!
N.

11 Eylül 2012 Salı

Psikolojisini çözemediğim çözeceğime asla inanmadığım en iyi iki arkadaşımdan biri ki birincisi Vlat ikincisi ise bahsettiğim varlık Zü.
Dipnot: Kardeşimi en iyi arkadaşlar listesinde saymıyor olma nedenim onun en iyi arkadaşlarımdan biri olmaması değil kardeşim olmasıdır.

Bu kızın parası bok. Höt dese babası hemen o hötü alır, o derece yani. Bi de mimar bu. Bize karşı kullanmadığı ama dış dünyaya karşı daimi olarak kullandığı kalbi yerine beynini kullansa höt dedi mi o hötü kendisi bile alır ama biraz gerizekalılık var sanırsam, o beynini bi türlü kullanmak istemiyor, hep kalbi hep kalbi..

İlgiye ölecek gibi muhtaç, hayatının hiçbir zerresinden memnun değil, şakayı çok nadir anlar ve kaldır. Kardeşime yaptığımda alacağım çılgın ve umursamaz cevapla daha da çıldıracağım bir şakayı ona yaptığımda, iki saat af dilemek, bunun sadece ufak bi şaka olduğunu anlatmakla kaybediyorum zamanımı, ama inanıyorum ki günün birinde o da bizim gibi olacak. Bizden biri demiyorum, o zaten bizden biri; bizim gibi olmasından söz ediyorum; gülüşü, bakışı, algılayışı..

Vlat'ın onun için söylediği mükemmel bir söz var ve kesinlikle onu anlatıyor; "Tok evin aç kedisi". Bu insan gözünü bile kırpmadan incecik bir tişörte 80 lira verebilen, sonra onu anca 2-3 sefer giyen bir insan. Hadi anne babamızı, doğduğumuz ve yaşadığımız ortamı seçemiyoruz, ben buna çok küçükken takılıyordum neden diyordum fakat 23 yaşında olmasına rağmen buna hala takılan bir insan kendisi.

Yaşadığı şeyi atlatmak ciddi manada çok güç olabiliyor, hepimiz yaşadık bu gibi bir durumu ve aylarca sürdürdük de. Ben hatırlıyorum tam bir yıl boyunca kendime gelememiş, sürekli ağlamıştım; bir hiç için; ortada yaşanan ya da yaşanmış doğru dürüst birşey yokken hatta; ama şunu söyleyebilirim, insanı asıl yıkan kişiyle yaşadıkları değil asla, kesinlikle onunla ilgili gelecek için kurduğu hayaller, hayallerinin gerçekleşmeyeceğine üzülüyor ağlıyorsun, unutmuş olabilirim ne kadar ağlayıp üzüldüğümü ama onun kadar kendimi yıpratmadığıma eminim. Zamanla gerçekten gerçekleşmeyecek saçma hayaller peşinde koşmaya çalıştığını anlıyorsun gerçekleşen binlerce güzel şeyden sonra (gerçekleşen şeylerin güzel olduğunu fark etmen gerek) iyi ki de olmamış diyorsun. Bir gün onun da aynı şeyleri söyleyeceğine adım gibi eminim.

Her şeyden çok çabuk sıkıldığını iddia eder, "Sıkıldım kalkalım, sıkıldım gidelim, sıkıldım başka bişey yapalım, sıkıldım içmicem, sıkıldım yemicem." Sıkıldım dediği her an içimizden biri mutlaka dikkatini ona çevirir, neden sıkıldığını anlamaya çalışır; sıkılacak ne olduğunu merak eder, aslında kendisinin yaptığımız işi eğlenceli bulduğunu ifade eder, yani tüm ilgi Zü'ye döner o sıkıldım dediğinde. Zannediyorum bu sıkılma durumunun nedeni ilgiyi daha fazla üstünde hissetmek arzusu. Bu da demek oluyor ki bu insan daha fazla koşulsuz sevgi istiyor, kendine daha az soru sorulmasını, daha fazla tinsel  ve bedensel teması istiyor, kendini kendi kendine anlatmak isteyecek kadar rahat ve huzur dolu olmak istiyor, rahat bırakılmak istiyor aynı zamanda birilerinin -ki o kişiler sayılıdır- huzur dolu kollarının koşulsuz kendisine açık olduğunu bilmek istiyor.
Sohbet etmek istiyor. Abisinin "Neyin var gülüm." diye sorup sonra onunla ilgilenmemesini değil, ona neyin var diye sormayacak kadar onunla ilgilenmesini onun yanında olmasını istiyor. Ali bunu fark ettiğinde Zü çoktan buna alışmış ve kırılmış olacak.

Bu akşam parti yapçaktık, beni bırakıp gittin ama
Seni seviyorum Zü
N.

10 Eylül 2012 Pazartesi

Haftalar arası geçiş dönemi

Bir haftadır doğru dürüst arkadaşlarımızla görüşmüyorduk. Bir hafta önceki tüm yorgunluklarımızı geçtiğimiz haftaya taşımıştık. Ondan önceki haftaların yorgunluğunu da..
Nerdeyse tüm hafta burnumuzu dışarı bile çıkarmadan gece 3-3:30 lara kadar hep film izledik, işe çoğu hafta yaptığımız gibi bu hafta da daimi olarak uykulu gittik. Tüm hafta dışarı çıkmadık bari hafta sonu acısını çıkarıp eğlenelim dedik, ne mümkün; ülke aile facialarından geçilmiyor ki.. Boşa zaman harcamanın daha mükemmel bir yolu olamaz, gerçekten anlaştığın sohbet edebildiğin insanlar haricindeki insanlarla takılmaya çalışmaktan başka. Hayır Ali'nin katlanılmaz kendini beğenmişliğini, ben merkezciliğini
ve dünyanın en mükemmel insanı oymuş da sen at kıçına konan sinekmişsin gibi davranmalarını bile yeğlerdim, o derece kötüydü.
Dipnot:(Ben bu çocuğu neden sevemiyorum ya? Kardeşi en değişilmez iki arkadaşımdan biri ama onun nerdeyse hayatım için hiçbir değeri yok. En basit örnek geçen hafta sonu arkadaşlarından birinin fotoğraflarını çektik, iki gün sonra fotoğrafları çıkarılacak hale getirdim, biraraya gelelim insanlarla da vereyim diye bekliyorum; bu diyo ki bana ver fotoğrafları ben gösteririm onlara- o kadar ısrar etti hala da ısrar ediyor-, arkadaşım benim de emeğim var ben de neyi beğenip beğenmediklerini neleri onarabileceğimi söylemelerini ve diğer sefer daha iyi olmayı isterim onların düşünceleriyle, tongaya getircek alcak fotoğrafları ben muhattap olmıcam o insanlarla; oldu canım. Hatta sözde biz birlikteyken seçeceklerdi dün fotoğrafları ama adam vermiş bile, ben de bendekileri vermiş olsaydım çoktan iletecekti karşı tarafa benim de ruhum duymayacaktı. Ortak iş böyle yapılmaz bebeğim, herkesin çabası var; herkes aynı ölçüde eşit. Ben fotoğrafı öğrenmeye başladığımdan beri bu çevredeki insanların kendini beğenmişiğini, ben yapabiliyorum kimse benim gibi yapamazcılığını hiç bi yerde görmedim. Bi Faruk Atalayer; bi Erdem Çetinkaya, bi Levend Kılıç ki bunlar ordinaryus olabilecek seviyedeki adamlar, "Mühim olan istek, sen istersen en iyi şekilde öğrenir ve uygularsın fotoğrafçılığı." Coolpix P80 im için "En mükemmel fotoğrafçılar bile bazen proesyonellerini bırakıp kompaktlarıya çekiyorlar." deyip insanı yüreklendirirlerdi. Yapabilirim 'i yerleştirirlerdi insanın içine, sadece daha fazla pratik yapıp öğrendiklerini yerleştirmek ve görmeyi bilmek şartıyla. Burda ise gidip bikaç kıçı kırıktan sürekli, orası olmamış fotoşop yap burası olmamış fotoşopla düzelt, şu fotoşopu öğrenmelisin vs gibi sözler işitiyorum; arkadaşım ben doğal olmasını istiyorum, o yüzündeki ben ya da sivilce onun ruh haline, yüzüne yansıyor yani bana sana ve diğerlerine gerçekliği yansıtıyor. Çok sinirlendim yine.)


Asıl olarak eğlencesiz, uykusuz ve bol para kayıplı bir hafta sonu geçirdik, bu akşam deliksiz uyumayı, dinlenmiş olmayı yarına dinç uyanmayı planlıyorum çünkü yarın akşam parti yapıyoruz.

Dinç kalın Z.Ö. ve H.Ö.
Sizi seviyorum.
N.

5 Eylül 2012 Çarşamba

Sarıl bana ruhum

Birkaç gün önce düşündüm de, şu sıralar ön yargılarıma fazla kapılmışım hayır sadece ön yargı da değil kendi düşündüklerimi karşı taraf düşünüyormuş gibi lanse etmeye çalışıyorum kendime hatta çevremdekilere ve bu konuda oldukça başarılıydım taa ki fark edene kadar.

-Nadi sen ne kasıyorsun kendini bebeğim ya, hayat işte. Şimdiye kadar senden aldığı mükemmel güzellikte duygu ve hislerin yerini yenileriyle doldurmadı mı; yaşattığı kahrolasıca acıları değiştirip değiştirip yine çektirmiyor mu sana.
-Evet

-Eee, değişen bişey yok yani, ıkınsan da ıkınmasan da ne yaşaman gerekiyorsa yaşıcaksın; kimin ne yaptığını ne konuştuğunu neden dert ediyorsun hem belki adam öyle demek istemedi ya da söylediği şey senin düşündüğün yola çıkmıyor. Hani sen insanların söylediğinden fazlasını algılamaz ve düşünmezdin, eskide mi kaldı o zamanlar. Toparla kendini, sana ne elalemin ne düşünebileceğinden. Ben seni seviyorum ve senin mutlu olaman benim tüm dünyamın mutlu olması demek. Rahat ol. Yaşının, güzelliğinin ve yeteneklerinin farkına var. Dik dur, gülümse, saçlarını serbest bırak, gözlerini; beynini ve sağ işaret parmağını da. Geçmiş geçmişte kalmıştır, hatırlayıp üzülmeyi kes artık; şu an yaşadığın onca güzel şeyi yaşayamayan milyonlarca insan var. Etrafına bak, güneş, yemyeşil çimenler, birbirinden değerli iki kız kardeş ve kendisinden asla vazgeçmeyeceğin harika bir erkek kardeşin var. Onlarla daha sık görüş, iç, sohbet et ve yaşadığın anların içinde ol, zaman asla geri gelmeyecek.  .
-...
-Arkadaşlarına ve ailene hak ettikleri değeri göster Nadi çünkü her şey bittiğinde yanında sadece onlar kalacak. Seni seviyorum, nefesin tükenene kadar yanındayım, hatta belki daha sonrasında bile.

Söylediklerimi aklından çıkarma N.
Öperim.

N. Ruhun

27 Ağustos 2012 Pazartesi

Kırcaali

En sevdiğim. Bi de kiraz olsa yanımda, en sevdiklerim olacak.



Arda'nın barajı, gizli saklı anca bu kadar çekebildim; başımızda polisler bekliyor. Fotoğraf kesinlikle yasak.

Arda

 :D



İmeç








Son üç gündür Bulgaristan'daydım. Daha önce hiç gitmediğim bir yere gittim, Kırcaali.

Gözünüzü kapatın, ufuk çizgisine kadar aklınızın aldığı her yer sarı ve yeşil. Normal olarak bu mevsimde bile yeşil olurmuş fakat bu yıl kuraklık oldukça fazlaymış, sarıların nedeni de bu kuraklık. İnsanlar kıt kanaat yaşıyor, bağın bahçen varsa yetiştirip yiyorsun yoksa dışarıdaki hayat müthiş pahalı. O nedenle hangi kadını görürseniz görün yalnızdır. Eşlerin hepsi yurt dışında çalışıyor. Ancak o şekilde hayatlarını devam ettirebiliyorlar. Belki yılda bikaç sefer görüyor kadınlar eşlerini fakat buna hem alışıklar hem de artık yadırgamıyorlar, yoksa nasıl yaşanır? Bi markete ya da pazara çıktığınızda görüp görebileceğiniz her şeyin fiyatı bizdekiyle aynı, ekmek; süt; tuz; şeker vs vs(sadece içkilerin fiyatı bize göre çok ucuz ama onların gelirleri düşük olduğu için onlara içki de pahalı geiyor.) fakat biz asgari ayda 750 tl kazanıyorsak onlar 250 leva kazanıyor ve 1 leva -1 tl 15 kr. yani ayda 280 tl kazanıyorlar ve nerdeyse hiç iş yok. Gençlerin çoğu yurt dışına gidenler haricinde evde yatıyor.


Arkadaşım ne temiz havası vardır oranın ya! Ben burda bir iki sigara içince büyük tuvaletimi anca yapıyorum, orda ne sigara içtim ne doğru düzgün yemek yedim ama daimi olarak tuvaletteyim. (! 0,8 ve Zü'ye ayrıntılar ayrıca anlatılacaktır.) Oksijen zehirlenmesinden metabolizma alt üst oldu.

Biz böyle çıtı pıtıyız komple Türkiye halkı olarak, onlar topaç gibiler maşallah. Havasından mıdır, domuz etinden midir, yağından tuzundan mıdır bilmem. Yemeklere de çok fazla uyum sağlayamıyorsunuz. Damak zevklerimiz biraz farklı, biraz derken şöyle; yediğiniz yemek ne olursa olsun içinde allahına kadar yağ var, yağdan yemeği bulamıcaksınız nerdeyse.  Bi de ısrar ediyolar ye diye, fenalık geçirtiyolar bazen insana. Sebzelerin bir lezzeti var, allahım allahım; zaten dalından koparıp yiyosun, onun da zevki başka. O meyveler, ne bileyim cevizler, bademler hepsi yıkılıyo ağaçlardan, kimsenin umrunda değil. Daha yiyeceklerin kokusunu aldığınızda kendinizden geçiyorsunuz ki lezzetini nasıl tarif edeyim. Hormon da sıfır zaten. En büyük sorun kuraklıktan nerdeyse biçok ağacın hastalanmış olması.

Yerleşim yerleri birbirine ve şehir merkezlerine çok uzak ve 18 yaşını geçen hemen herkesin şahsi bi binek aracı var. Erkeklerden çok kadın kullanıyor nerdeyse araçları. Zaten en son Varna'ya gittiğimizde kardeşimle farkettiğimiz en şaşırtıcı ve güzel şey otobüs şöförlerinin %90 kadın olmasıydı. Burda da çok farklı değil.

İnsanlar müthiş dobra, en başta çok yadırgadım ama sonra alıştım. Ayşe size kızdı mı? Hemen yapıştırıyor lafı suratınıza, sen şunu neden böyle yaptın, şunu neden dedin vs. arkadan konuşmak diye bişey kesinlikle yok. İşin garip ve güzel olan tarafı da birbirine kızan insanların küsmemesi, konuşup; tartışıp problemi bi şekilde hallediyorlar ve sonra hayatlarına kaldıkları yerden devam ediyorlar.

İnsanların hepsi çok neşeli ve çok şakacı, mutlaka ki problemleri var ama eğlenmeyi de çok iyi biliyorlar.

Sabahtan beri nerdeyse on kahve içtim ama göz kapaklarım hala yarım açabiliyorum o da zar zor. Akşam eve gideyim saat 9 dedim mi yatçam yatağa, gelen misafirleri de kovcam :D Buna siz de dahilsiniz Zü ve 0,8.

Çok zevkliydin Kırcaali, bidahaki sefere kadar iyi bak kendine.
Öperim.
N.



20 Ağustos 2012 Pazartesi

Emir Kusturica - No Smoking Orchestra (WANTED MAN)



Yehhhhuuuuuuuuuuuuuuuuuuuuu.

Huzurlu ve özgürüm. Daha ne isteye bilirim. yihhhuu

16 Ağustos 2012 Perşembe

Van Der Özen






9 Ağustos 2012 Perşembe

Tanju Okan- Kadınım

http://fizy.com/#s/1aj3tq

Nefes alamıyorum.
Sevdiğim o koku yok artık,
Ne olur terk etme yalnızlık çok acı,
Bu renksiz dünyayı sevmiştik birlikte.

Hatırla o günü..
Seni öptüğümü ilk defa hayatta..

8 Ağustos 2012 Çarşamba

Don Kişot 2.Bölüm

Bölüm bir geçen gün anca bitti. Gözü aç olmasın bi insanının. On tane kitap duruyo masamda ve birini bile okumuyorum; bahaneler hemen hazır, allahım allaahım kışın çok soğuk, yazın çok sıcak..

Bana kalırsa gayet eğlenceli ve güzel geçti ilk bölüm, kafamda oluşan herhangi bir soru olmamıştı açıkçası.

İkinci bölüme geçtim tabi hevesle, ben hevesle geçtim ama Cervantes anladığım kadarıyla pek hevesle geçmemiş. Büyük olasılıkla ilk bölümün yayımlanmasından sonra fazlaca eleştiri oku saplanmış kendine ve canı yanmış, hevesi kırılmış; doğal tabi ki insanın yazar olması hiçbir şeyi değiştirmiyor; heves kimde olursa olsun her türlü kırılabilir bir varlık.



Açıklamalarla başlıyorsunuz bölüme, üzülmüş Saavedra, sinirlenmiş. Muhtemel ki eleştirmenler didik didik ettiler kitabı, nesi eksik diye akla karayı seçtiler ve sonunda Saavedra'yı üzecek, hevesini kıracak, yaptığı işten vazgeçmesine kadar gidecek olan boşluğa sürükleyecek eleştiriler sundular.

Saavedra, okuyucuların; (saygısını yitirmeden) bir bölümü aynı şekilde devam etmesini dört gözle beklerken Don Kişot'un; bazıları da fazla abartılı olduğunu yazılanların gerçeklikle hiçbir yakınlığının olmamasından artık yazmayı kesmesini yahut yazacaksa da daha gerçekçi yazmasını istediklerini söylüyor. Bikaç kişi bazı soruların yanıtsız kaldığını dile getirmiş, bazı şeylerin gereksiz olduğunu.

1- Sancho'nun eşeğini kimin çaldığı ve sonraki ayrıntıların yazmadığını; eşek yokken bir anda Sancho nun eşeğin üstünde belirdiğini iddia etmişler. Eşeği, kurtardıkları ve kendilerinden dayak yedikleri mahkumlardan biri çalışmıştı ve bi gün yolda eşekle birlikte görmüşler, almışlardı eşeği.

2- Yolda karşılaştıkları adamın aşk hikayesinin gereksiz olduğunu; macera içinde maceraya koşuyorlar ve bence bunda gereksiz hiçbir şey yok, çok güzel anlatılmış; birbirine çok güzel bağlanmıştı hikayeler.

3- Sancho nun şu aşık adamdan aldığı altınlardan bir daha bahsedilmediğini, adam aldı altınları attı cebine, daha nesinden bahsetsin?

Caanım Saavedra da içerlemiş olsa gerek ki tüm ayrıntılarıyla anlatmış anlamayan okuyucuya.

Zaten çok nadirdir destek olan insan, geneli köstek olmakta öyle ustalaşmıştır ki fark etmekte bile zorlanırsınız.

N.

7 Ağustos 2012 Salı

5 Ağustos 2012 Pazar

Vişne Reçeli Yapımı

Geçen bir kavanoz vişne reçeli alacaktım ve böğürtlen zaten meyveleri tane tane değil, böyle sıfır meyve; bal kıvamında reçeller içindekiler kısmını okuyorum; renklendiriciler; kıvam arttırıcılar vuhuuu havada uçuşuyo. Yahu dedim ben artık nirvanaya ulaşmış bir insanım, koskoca domates suyu yaptım reçel mi yapamıcam? Zararlı olan bi şeker bi de olsa olsa meyveler hormonludur :D ama en azından saçma sapan şeyler olmıcak ve daha az zarar görcez dedim ve iki kilo vişne aldım.

Vişne Reçeli Yapımı,
Temizlemeye başladım vişneleri. Yaklaşık bir saat sürdü otunu çüpünü ayırıp yıkamak. 03:15 te oturdum, çekirdeklerini çıkarmaya başladım 04:30 da biraz da hızlı olmaya çalışarak bitirdim. Tencereye yerleştirdiğim 2 kg vişnenin içine 2 kg şeker boşalttım ve uyuduğumda sa:05:00 dı. Gündüz 11:30 da çalan telefonla uyandım. Orta tüpte kısık ateşte bir saat kapağı kapalı şekilde kaynattım sonra en küçük tüpe aldım orda devam ettirdim 13:30 da tüpü kapattım. NOT: REÇEL YAPARKEN TENCERENİN KAPAĞININ KAPATILMAMASI GEREKİYORMUŞ.
Vişneler biraz çekmiş kendini, kapağını kapatmasam diri diri kalacakmış, bi dahakine tencerenin kapağını kapatmayacağım :)

Sonra daha önce kuruttuğum şişelere doldurdum reçeli,
8 kavanoz 290grlık şişe oldu. Çok lezzetli görünüyor ve tadınca da lezzeti hissediyorsunuz.

Tolga'ya söyliyim London'dan gelirken bana bir adet altın madalya getirsin, benim gibi bir insan domates suyu ardından da reçel yaptıysa kesinlikle hak ediyor demektir madalyayı. :D

Dip Not: Sevgili kardeşim ve Zü. Bana olmayan yardımlarınızdan ötürü bu reçelleri 5 tatlı kaşığıyla bir porsiyon oluşturmak üzere porsiyonu 5tl den satacağım size. Bu kadar.

Reçelli ve sağlıklı kalın.
Boğazınızdan geçen her lokma, aç uyuyan ve yemek bulamayan milyonlarca insanın da midesine insin. (Değişen, gelişen dünyada dileklerimiz de farklılaşır, kendimi bildim bileli değişmeyen tek dileğim budur benim, hangi dine inanıyorsanız inanın, sizce var olsun ya da olmasın Tanrı yahut başka birşey nolur dileyin onların da doymasını belki hep birlikte istersek gereçekleşir, Tanrı da ya evren; kim gerçekleştirirse gerçekleştirsin.)
N.

4 Ağustos 2012 Cumartesi

Domates Suyu Nasıl Yapılır?

Kendimi bildim bileli annemin evde hazırladığı lütenitsa, reçel, biber közlemesi vs vs için sürekli kızardım bağırırdım ona.

-Bu kadar uğraştığına değer mi, git al bakkaldan; üç beş lira kar yapçam diye çektiğin eziyete bak.(Asıl olarak bu kadar kızıp çemkirmemin nedeni de yardım istemesiydi sanırım :D ) Cevap şu olurdu;
-Yardım etmiyosun bari bağrınıp durma, git başımdan; yapınca yemezsin.

Ben haksızmışım gençler :D

Geçen bizimkiler Ersezgin Tarım' montaja gittiler, bunlara yedişer kasa domates vermişler hem de hormonsuz. Biz bi öğrendik, bağrış çağrış Remziye Abla ben ve Ender Abla birer kasa getirttik kendimize; tabi ikisi de domates suyu yapçaz cart curt dediler. Düşününce bana da çok mantıklı geldi, ben domatese hasta bir insan olarak yaz kış malesef hormonlu da olsa alıp yiyiorum domatesi. Benim neyim eksik ya ben de yapçam dedim. Öyle gazla benzinle çalışmıyorum genel olarak ama devreler yanmış bi kere.

DİPNOT: Tanıyan herkes bilir domates kesmeyi bile beceremeyen bir insanım, büyük doğrarım bunu hayvan mı yiyecek der kardeşim, küçük doğrarım senin dişinin kovuğuna girdi mi diye sorar. Heralde bu yemek konusunda başarısız olduğum kadar hiç bişey konusunda başarısız değilimdir. Keşke yemek yapmanın kriteri iyi sevişmek olsa, siz sevişirken Yemek; "ooo helal olsun gençlere ben hemen hazırlanayım da yorulmuşlardır bi yemek yesinler" dese :D

Domates Suyu Nasıl Yapılır?
Dün eve geldim saat 18:30. Bir güzel yıkadım domateslerimi, bi de kuruttum. Çıkardım blendırı, dörde bölüp bölüp rendeledim hepsini 5 kg domatese yaklaşık 5 yemek kaşığı tuz attım, daha doğrusu bi kasem var; o kase beş kere doldu ve her kaseye bir yemek kaşığı tuz attım. Sonra, kuruttuğum kavanozlarıma (kavanozlarım yalnız, ben doğurdum sanki :D) doldurdum yaptığım karışımı :D
5 kilo domatesten;
3 ad 750 grlık
3 ad 200 grlık ve
10 ad 290 grlık şişe doldu.



Konuşuyoruz bugün annemlesen domatesin do sunu doğrayamazdın gidip şimdi domates suyu mu yaptın deyip katlana katlana güldü. O halden bu hale geldim anlayacağınız :D

Hormonsuz kalın.
N.





28 Temmuz 2012 Cumartesi