21 Temmuz 2011 Perşembe

Sakalına da tüküreyim bıyığına da..

Şu birkaç gündür netleme çemberim bozuk, hayatımdaki hiçbir şeyi netleyemiyorum. Ne uzağı ne de yakını, her şey ama her şey flu.

Bunda en büyük pay sevgili(?)min ve şirketteki iki gereksiz insanın. Hadi işi şirketten dışarı adımımı attığım an geride bırakıyorum, sevgilimi ne yapacağım? Atacak mıyım, satacak mıyım, kovacak mıyım?

“Sen üzerime geldikçe yalnız olduğum günlere olan özlemim kat be kat artıyor. Ben huzur istiyorum, bana neden huzur vermiyorsun ey sevgili!? Neden lanet ettiriyorsun seni tanıdığım güne? Amacın ne? Stresli misin? Moralin mi bozuk? Eğer öyle ise neden bana bunu anlatmıyorsun da bağrınıp çağrınıp kıçını yırtıyorsun saçma sapan şeylere. Neden elinden geldiği kadar üzüyorsun beni? Kötü olduğunu söylesen ben sana sarılmayacak, yanında olmayacak mıyım? Neden kendi kendinin defterini dürüyorsun? Niçin alçaltıyorsun gözümde bu kadar kendini?

Çizmeyi fazlasıyla aştığının farkında değil misin? Herkesin bi sabrı var hatta benim sabrım herkeste olandan daha az. Biraz sakinleş, biraz yavaşla; çok yoruyorsun beni.

Yeter.
Gidelim Splintr.

Nadejda ivanova”

Durum bu. Sevgiliniz yoksa sıkmayın canınızı, genel olarak konuşursam ve tabi kendi hayatım üzerinden; sevgilisiz günler daha rahat, daha özgür, daha kafa ağrısız geçiyor, neden sevgilim yok diye üzülen kafama sıçayım. Varlığı yokluğundan beter. Yokken neden yok diye üzülürsün, nerde hata yapıyorum diye üzülürsün, varken bi bok yapamazsın, seni özlüyorum benimle kal der, sürekli arar; arama dersin sesini duymak istiyorum der, sürekli giydiğin bir şeyi giyersin; ya hayatım onu giyince rahatsız oluyorum benim yanımda giy de benim olmadığım yerlerde giyme der sanki düşünecek olan insan her türlü düşünmezmiş gibi. Sarılır marılır sıkıca çok hoşuna gider, kışın ısınırsın ona sarıldığında hatta benim gibi kışın parmakları üşümekten bembeyaz kesen bir insansanız o erkek altındır sizin için. Bi şeytan dürttü mü erkeklik hormonları kabardı mı dövecekmiş gibi gelir üstüne bazen sözleriyle beter eder seni, sen kimsin lan dersin daha çok sinirlenir –Hakkaten, sen kimsin?- . Sıçarım böyle erkekliğe. Ben hiçbirine muhtaç olmadım sana da olmam, huzur istiyorum vereceksen buyur vermeyeceksen kapı orda; üç gün üç hafta en fazla üç ay üzülürüm, sonra fifiii gel oğlum.

Kime bu artistlikleri? Beden güçlerine mi güveniyorlar? Bu mu erkek olmak? Erkek olmadan önce insan olmayı öğrenin mümkünse. Erkek olmak bi fermuara bakıyor, düşürmeyin bu kadar kendinizi.

Cinlerim tepemde.

20 Temmuz 2011 Çarşamba

Fikir ve Kalıp

Söylediğim gibi, hiç böyle hayal etmemiştim Georgiova’yı. Hatta hayal bile etmemiştim, gerek yoktu. Muhtemelen aynı kalıplara sahiptik çünkü.. Hiç de öyle olmadı. İki gecedir başımızı koymakta zorlanıyoruz yastığa, daha fazla zamanımız olsa da paylaşabilsek fikirlerimizi; bi bu konuda hemfikiriz zaten.

Gül’le birlikte oturduk üçümüz, çok taze ve bir o kadar kahredici(sadece bu değil, bundan önce olanlar da öyleydi.) bir olayı konuşuyoruz, 13 Şehidi.
Georgiova: Sosyaizm, eşitlik için her şeyi yaparım; adamlar isteklerinde haklı, sonuna kadar desteklerim.
Ben: Ülkemin bütünlüğü bozulduğu an; kim kaçarsa kaçsın umurumda değil, koşarak giderim savaşa.(Neden savaş olsun ki? Diyor Geo; Ben miyim bi başkasının ülke sınırlarını bozmaya çalışan? Irkı neyse ne, çok devlet istiyorsa sktrsn milletinin olduğu devlete, ne gelip benim huzurumu bozuyo? ) Din olgusundan falan çok da önde gelir vatanım benim için.
Gül: Ben evladımı hayatta bile bile ölüme göndermem.
Üçümüzün de hiçbir konuda hiçbir şekilde aynı kelimeler çıkmıyor ağzımızdan. Ortak olarak tek arzumuz hükümetin el değiştirmesi. Onun dışında hiçbir düşüncemiz uymuyor.

Fikir ayrılıkları konusunda kesinlikle net düşüncelerim vardı, özellikle Atatürk konusunda uymuyorsa düşünceler muhabbete bile gerek duymazdım. En azından şöyle düşünüyorum şimdi, belki karşı tarafın bildiği çok yanlış şeyler vardır ve kişi kalıplara sokmamışsa beynini; az dahi olsa bildiği gibi olmadığını anlatabilirim. Renkler ve zevkler dahi her şey tartışılabilir, her şey. Farklı düşünce tarzlarını öğrenmek gerekiyormuş ki gelişebilsin insan. Sorgulayabilsin.

Umarım iş bulurlar ve kalırlar burada. Onlarla tartışmak, sohbet etmek çok keyifli tabi bunda üçümüzün de dinlemeyi bilen insanlar olmasının fazlasıyla etkisi var.

Not: Az önce şirketin deposundaydım. Ara sıra olduğu gibi yine bir kuş içeride kalmış. Onca kapı olmasına, rüzgar esmesine rağmen sadece camdan dışarıyı gördüğü yerde deniyor şansını. Kim bilir kaç saattir içeride. Gözümün önünde öyle bir vurdu ki cama kendini, pat diye düşüverdi yere. Tutup dışarı bıraktım, ilk defa bir serçeye dokunuyorum.
Depoda kalan kuşlardan şunu öğrendim ve her seferinde tazeleniyor öğrendiğim; dışarıyı görmediği hiçbir yerin yanında dahi geçmiyor. Mühim olan gördüğü şey. Görmediğinin varlığını bile sorgulamıyor. Ne çok insan var di mi; Gördüğüyle yetinen, görünenin ötesinde bir şeyin mümkün olmadığını düşünen, camlardan başka karşıya geçebileceği bir yol olup olmadığını sorgulamayan. Kuş beyni dedikleri bu olmalı. Ama keşke kuşlar gibi cesur olsalar, inatla gördüğüne ulaşmaya çalışan kuş canı pahasına olsun vuruyor cama kendini. Belki birgün biri kırmayı başarır camlardan birini, kim bilir.

Sevgiyle kal Vladimir Valentinov.
Seni çok özleyen,
Svetoslavova

19 Temmuz 2011 Salı

Fikir ve Saygı

On yıl olmuş birbirimizin yüzünü göremeyeli, dokunamayalı birbirimize, sohbet edemeyeli.. Kendi kendime şekillendirmişim seni, olmanı istediğim gibi hayal etmişim hep. Farklı bir kişilik olduğunu düşünememiş, kendimle özdeşleştirmişim varlığını.

Pazar gece geldi bir arkadaşıyla birlikte Georgiova, beklerken gırgır yapıyorduk Ahmet’le, ben topuklu giymez diye düşündüm içimden, sonra saçları siyah bir kız geçti “Bu mu?” dedi Ahmet, “Hayır o boyatmaz saçlarını” dedim. Geldiğini gördüm, ayağında topuklular, saçları boyanmış :D

Sohbet ettik dün akşam, düşüncelerimiz arasında neredeyse uçurumlar var, benim ak dediğime hanımefendi kapkara diyor. Tartıştık, fikirlerimizi sunduk; doğru bulduklarımızı, yanlış bulduklarımızı aktardık birbirimize; dikte etmeden.

Fikirlere saygı duymayı Mustafa Abim’den öğrendim ben, kuzenim kendisi. Çok tartışırdık(hala tartışıyoruz) siyasi düşüncelerimiz, dini görüşlerimiz, Türkiye’nin geçmişi, geleceği; devlet adamları vs vs küçüklük ve küçüklüğün verdiği bir salaklık olsa gerek nefret ederdim ondan, bana ters düşen düşünceleri nedeniyle. Konuşmadım uzun bir süre onunla, sonra bir gün beni çağırdı. Oturduk, “Bak gülüm, biz kardeşiz; aramızdaki bağı ne siyasi meseleler ne dini meseleler ne de düşüncelerimiz koparabilir, istemesek de birbirimizle kan bağımız var, ne olursa olsun her şeyin önündedir bu bağ benim için. Siz benim elimde büyüdünüz, benim çocuklarım gibisiniz ve senin benimle konuşmuyor olman beni çok yaralıyor; düşüncelerimizi bir kenara bırakıp birbirimizi olduğumuz gibi seversek zaten batmaz fikirlerimiz, herkesin kendi düşüncesidir her şey. Senden istediğim aramızdaki hissiyata devlet işlerini karıştırmaman.” Diye güzel bir konuşma yaptı bana. O gün bu gündür fikirlere müthiş saygım var, düzgün bir şekilde aktarıldığı sürece tabi. Bu hislerle dinledim Georgiova’yı. Beni en çok mutlu edense aramızdaki bunca düşünce ayrılığına rağmen onun da beni müthiş sükunet ve saygıyla dinlemesiydi, o nasıl öğrendi fikirlere saygıyı bilmem ama ben minnettarım Mustafa Abim’e. Hakikatten ağabeylik yapıyor bana.

Fikirlere saygılar diliyorum, ülke sınırlarımıza ve bütünlüğümüze zarar gelmeden tabi.
Not:"Akıl fukara olunca, fikir ukala olurmuş." Namık Kemal

N.Ö.

9 Temmuz 2011 Cumartesi

Çocuklara Özgürlük!

Son zamanlarda takip ettiğim bir şey var; http://www.kendimdenhikayeler.com/ . Ne kadar yabancıyız artık birbirimize değil mi?

Çok eskiye dayanmıyor çocukluğum ama hatırlıyorum, bütün gün sokaklardaydık. Saklambaç oynardık, futbol oynardık; erkeklerin bacaklarına top diye vura vura, bebeklerimizle oynardık; kıyafet dikerdik onlara –mükemmel olurdu hepsi-, o yaşta südyen müdyen nerden bilelim biz; memelik derdik südyene . Bizim zamanımızda öyle çocuk kaçırıcıları, organ mafyaları falan yoktu, varsa bile biz bilmiyorduk; içimiz çok rahattı, en fazla kötü olan birgün kadının birinin kendini evinin üzerine asmasıydı ve iki kardeşin bisiklet sürerken kamyonun altında kalmalarıydı –ki (benden dört yaş küçük bi kardeşim var kendisi için her şeyi yapabileceğim- okuyorsa götü kalkmasın lütfen) kardeşimle hep bisiklet isterdik hep de bu maalesef ölen çocuklar nedeniyle almadılar bize bisiklet falan, hala içimizdedir-. O orman senin bu orman benim hep keşifteydik, “Ooo, ormana saha mı yapmışlar?” “Hadi gidelim” Nerde macera orda biz. Ben ve etrafımdakiler insan ilişkileri çok güçlü çocuklar olarak yetiştik, şimdilerin temeli çok önceden atılmış yani. Genelde de hepimiz kitap okumayı araştırmayı seven çocuklardık. Stormy Brezilya’da, Stormy Hindistan’da, Pal Sokağı Çocukları, Robinson Cruse… lise bitince bu kitaplarımın hepsini çocuk esirgeme kurumuna bağışladım, içlerinde ufacık notlarla, okuyup bizim gibi özgür olmayı ilk önce çocukluklarında öğrensinler diye, o küçücük yüreciklerinde boşluklar varsa eğer yanlarında olamasak, onları tanımasak da her daim dualarımızın onlarla olduğunu bilsinler diye. Gece 1’lere kadar sokak, çocuk cıvıltılarıyla doluydu; yaşlılardan(30 yaşın üzerindekilerdi o zamanlar) fırça yiyince oturur sohbet ederdik. Kendi kendimize çok sorduğumuz bir şey vardı, nesnelerin anlamları. Kapıya neden pencere dememişler mesela ya da güneşin ismi neden ay değil; saatlerce kafa patlata bilirdik bu konuda, hiç de sıkılmazdık.

Artık hiçbir şey o zamanlardaki kadar özgür değil, korku kol geziyor. Anneler çocuklarının kıçlarının dibinden bi an olsun ayrılmıyorlar, çocuk yere dahi düşemiyor –kendine iyilik yaptığını zanneden annesi duvar örüyor ona- kaldı ki artık dışarı çıkıp hayatı keşfetmek isteyen çocuk sayısı oldukça az. Her şey bilgisayar başında hallediliyor. Bu şekide yetişmiş bir nesli düşünemiyorum.

Faydası yok mudur bu sanaliyetin. Var tabi. Oturup sohbet etmenin, onca şeyi paylaşacak güveni senelerce temellemenin, bir araya gelebilmenin çok zor olduğu insanlarla düşünce alışverişi yapabiliyoruz. Ağzımızı doldurana kadar gülebiliyoruz benzerliklerimize, zıtlıklarımızdan kendimizi tartabiliyoruz; ben yanlış düşünüyor olabilir miyim? Acaba onlar mı haklı? Diye.

Kim ne derse desin, ben sevemiyorum sohbetlerin azalmasını, bağımlılığı sanaliyete. Özellerin bu denli sıradan olabilmesi insan içindeki coşkuyu öldürüyor.

Hayattan istediğim sayılı şeylerden biridir. Her akşam yaptığımız gibi toplanalım bir araya, yerleşelim bulduğumuz bir masaya ve kaldıralım biralarımızı tokuşturmaya.

Gidelim Splintır!

En ağır özlem duygularımızla.
Vlat ve Ali’ye.

Nadejda.

7 Temmuz 2011 Perşembe

Dokuz'da dokuz.

Benim dostlarım iki elimin parmaklarını geçmiyor. “Nerde çokluk orda bokluk” atasözü’nü hemen hemen 19 yaşımdan beri şiddetle benimsemişimdir. O yaşa kadar herkesin samimi, içten pazarlıksız vs vs olduğunu düşünürdüm, e insan herkesi kendi gibi sanırmış. Saflık işte, ama ben bu saflığımı hep çok sevdim ve hala çoğu zaman saf ayağına yatıyorum, kime ne benim neyi bilip neyi bilmediğimden. Bırak saf sansınlar.

%100 den başlatırdım insanlara olan güvenimi, onlar kendileri düşürürdü % lerini. Sonra bigün Gülsen Ablam dedi ki, “Sen içinin temizliğinden yapıyorsun bunları ama büyüdükçe insanların sandığın gibi olmadığını öğreneceksin; sana bi tavsiyem var % 0 dan başlat insanlara güvenini; sıkıyorsa kendi arttırsın %sini.” Ne gerek var deyip geçmiştim. Hakikaten haklıymış Ablacım, büyüdükçe insanların sandığım kadar masum, samimi, güvenilir olmadığını çok sancılı şekillerle öğrendim. Öğrendikçe güvenmemeye başladım, öğrendikçe insanlardan kaçmaya başladım; hatta bi ara herkesle muhabbeti kesmiştim, merhaba bile demiyordum kimseye. Sonra düşündüm, “Hatalı olan kimse yok, herkes kendi karakterini yaşıyor, o karakter sana uygunsa onunlasın, değilse ondan uzakta.” Çok çok daha seçici olmaya karar verdim, bi manası yoktu karakterime yakın olmayanlarla muhatabın. Yavaş yavaş etrafımdakilerle şaşılacak derecede ortak yönlerimizin olduğunu gördüm, tesadüf diye bir şeye asla inanmadım; inanmam da, her şey tamamen seçimlerle alakalı. Farkında olmadım belki ama ben şekillendirdim çevremde olanları. Gurur duyuyorum kendimle.

Yaptığım, yaşadığım hiçbir şeyden pişmanlık duymadım. Yaşanmış olması gerektiğine içtenlikle inanıyorum her şeyin, yoksa ayırt etmek çok daha zor ve sancılı olurdu benim için bu saatten sonra.

İnsanlar benim gözümde üçe ayrılıyor artık, akrabalar; dostlar ve tanıdıklar. Keskin hatlarla ayrık hepsi birbirinden ve dostlar hep eskilerden gelenler; tanıdığım; huyunu suyunu iyi bildiğim, bu nedenle kızıp kırılamadığım insanlar. Yenilerini tanımaya, onlara zaman ayırmaya hiç tahammülüm yok.

Seni çok özledim Vlat.

Nadi.

27 Haziran 2011 Pazartesi

Wisconsin Dells - İzmir

İzmir'desin, Haziran 27; yazın ortası olmalı ve deli sıcaktan kavrulmamız gerekirken bu kıç donduran soğuk niye? Ben hiç mi buz gibi bira içemeyeceğim?

Bu soğukta diken diken olacak bir tüyüm bile yok, ne cesaret; helal olsun bana. Kendimle gurur duydum bu akşam.

Seni çok özledim Vlat.

+1 Yıl, Özlemek varken, tüm çırpınışlar çaresiz.

Ufaklığımdan beri hayatımdaki hemen herkesin doğum gününü öğrenmiş ve burcuna göre, “Şu şunu yaparsa kızmamak lazım, e doğasında var napalım.” Derdim. Hepsinin de doğum gününü kutlar şaşırtırdım onları, nerdeyse 365 gün kutlanacak bir doğum günü vardı. Mutlu olduklarını hissederdim ve ben de haz duyardım onlara bunu yaşattığım için. Sonra baktım ki nerdeyse 10-15 yıla yakın hep doğumunu kutladığım insanların beni pek umursadığı yok. Başlarda karşılık beklemezdim yani son iki yıla kadar, sonra “Bu insanlar hiç mi merak etmez, bunca yıl tek bir sefer kaçırmadım; insan biraz nezaketli olup bana da bir mutlu yıllar demez mi?” diye düşünmeye başladım. Çok da bir önemi yoktu belki kutlamalarının ama, nezaket bekliyordum işte. Vazgeçtim bu işten. İki yıldır bana yakın nerdeyse sadece 9 kişiden başka hiç kimsenin doğum günü umurumda değil. Hatta baktım kim hiç kaçırmadığım doğum günlerini artık hatırlamakta zorluk çekiyorum.

Hepimiz büyüyoruz, farkındalıklarımız gelişiyor, değişiyor; eskiden müthiş önemli olan şeylerin artık hiçbir ehemmiyeti yok. İnsanlar unutuluyor, yaşanmışlıklar, paylaşılmışlıklar unutuluyor.


Haziran 9’dan beri içtiğim biralar öyle acı ki.. Arpası Ankara’nın mıdır, İstanbul’un mudur Yoksa özlemenin midir bilmem.


Sevgi, sağlık ve güvenle kal Vladimir Valentinov Sergeyev.

Seni çok seviyorum.

Nadejda Svetoslavova İvanova 

24 Haziran 2011 Cuma

Kadınlar Erkekler İlişkiler ve Çelişkiler - Kaan Erkam


Geçen gün bir mail geldi Grupfoni’den. Fransız Kültür Merkezi’nde bi oyun varmış(Bizim kendi insanımızı ağırlıcak Kültür Merkezimiz yok da Fransizlar ağırlayıveriyor..) Daha önce ne yalan söyleyeyim adını duymadığım ya da dikkat etmediğim bir adam yazmış; Kadınlar Erkekler İlişkiler ve Çelişkiler. Bi de bi not: yazan ve sahnede iki saat ter döken ben gibi birşey. Ben zannediyorum adam da oynuyor, ekipte 3-4 kişi falan var ha diyorum kesin bi kadın oynayacak da, kaç erkek oynayacak acaba? Bilet %60 indirimli. 25 TL yerine 10 TL olmuş, kaçar mı? Zaten Devlet Tiyatrosu da perdelerini kapadı, koca kış topu topu dört oyuna gidebildim; iş çıkışlarım çok geçti o sıralar hep ağlardım gene gidemicem oyuna diye, en son Mart’ta gitmişim Jeanne D’arc’ın Öteki Ölümü, harika oynamış Şebnem Doğruer. Ha sonra gitmedik mi oyunlara gittik tabi ama Devlet Tiyatrosu gibi olmuyor, giriş uzuyor çıkış uzuyor, oyunda konuşan, telefonu çalan, hatta oyun ortasında kapıdan içeri giren… ne ararsan, o nedenle Devlet Tiyatrosu’nun disiplinini çok seviyorum..
Dün oldu gittim F.K.M’ye. 5 dk kalmış oyuna içeri gireceğiz tam, önümde Harley Devitsın gömlekli bi adam gidiyor bi de deri ceket var üstünde, iri yapılı sakallı bişey. Ben hayvani bir ön yargıyla “Helal olsun adama, kim buna Tiyatro seyredecek tipi var diyebilir” diye düşünüyorum içimden. Kapıda Grupfoni’den bilet alıp rezervasyon yaptırmayan arkadaşlar ve görevliler arasında çıkan sürtüşmeler uzadı ve oyun anca 21:00’ doğru başlamış bulundu

Sahneye bi adam çıktı önce. “Bir sanatçı böyle mi karşılanır” dedi girdi içeri yeniden çıktı. Konuşuyor, hayatından; oğlundan bahsediyor, çok eğlenceli şeyler anlatıyor ve ben kendi kendime yine “Bunları bu kadar eğlenceli anlatıyorsa kim bilir oyun ne komik olur” diye düşünüp artık başlaması için yalvarıyorum. (23:38’de salondan ayrılana kadar başlamadı oyun :D) belki kahkahalar içinde bi on dk geçtikten sonra fark ediyorum ki bu, dışarıdaki harley devitsın gömlekli deri ceketli oyunu izlemeye gelen adam? Ön yargıma bak :D Bu tip tiyatro seyretmeye gelmiş vaaay derken adam oyuncu çıktı. J Sonra “Sanatçı böyle mi karşılanır” tripleri sanatçı böyle karşılanmaz evet  ama aynı zamanda sanatçı dediğin da senin gibi insanların arasında fink atmaz, kuliste saklanır; kaçar halktan; normal insan sandık seni napalım, sana yanlış öğretmişler. :D

Gülmekten kendime zor geldim. Koç burcunu bir anlattı, ben bu adamla bişey yaptım da haberim mi yok dedim resmen :D Bi insan hiç beni bu kadar net tanımlamamıştı açıkçası :D . Baba dedim büyüksün, çok görmüş geçirmiş bi adam besbelli. Tecrübeleri oldukça sabit.

Şiddetle tavsiye ediyorum ha biz özgür bi kent olduğumuz için bize sansürsüz oynadı, size nasıl oynar bilmem ama bilgilerini vereyim, imkanınız varsa gidin; hem de koşarak :D




http://www.kaanerkam.com/

http://www.odatiyatrosu.com/flash.html

Saygıyla Eğiliyorum Kaan Erkam.
Teşekkürler

21 Haziran 2011 Salı

..


Durduramam kendimi bazen içimde deli gibi ağlamak isteyen bir şey sürekli dürter beni. Nedenini bilemem ve rahatsız eder beni bu şey. Nedenini bilmediğim için çaresini de bulamam maalesef. İçimi sıkıştırır, özellikle göğüs kafesi kısmımı; nerde geleceği hiç belli olmaz bu şeyin; hiçbir açıklaması yoktur. Yalnızlık mı? Özgürsüzlük mü? Belirsizlikler mi? Yaşayabilmek için içinde bulunduğum zamanı yaşayamamak mı, ya da hissedememek mi yaşadığımı? Sıkışmak mı, arzularım ve insanların o arzularımı tabuları nedeniyle onaylamaması arasında? Bugünün tadını çıkarmak varken geleceği düşünmek mi? Ne istiyorum? Neden var yüreğimdeki bu sıkışıklık?

Ne güzel özetlemiş Sebahattin Ali;
..
“Anlayamam kederimi, bir ateş yakar derimi”
..
“En sevgili emellerim, önüme ölü serilir.”

“Ne bir dost, ne bir sevgili;
Dünyadan uzak bir deli,
Beni sarar melankoli,
Kafamın içersi ölür.”


Ne istediğini bilememek ne kötü..

14 Haziran 2011 Salı

+1



Abimleredeydik dün akşam kuyrukçu olduğum güzel bir bataktan sonra- ki ortalarda olmayı pek sevmiyorum ya en sonda ya en başta olmalıyım; bunu her şey için başardığımı söyleyemem ama, sevmiyorum işte ortalarda olmayı- eve geldim.

Arkadaşı gelmişti kasabadan, abisine anlatacaktı aslında Stephan’ın baldızıyla evlenmek istediğini ama fark etti ki abisi ona eskisi kadar sıcak değil. Vazgeçti. Stephan’a doğru yola koyuldu nasıl anlatacağını düşüne düşüne o sırada da uykum geldi, kapattım kitabı koydum komidine. Saat, 00:27’ydi, sağa dön sola dön bir türlü uyuyamıyordum, ne koymuş yengem bu türk kahvesinin içine de uyuyamıyorum diye düşünürken heralde sızmışım. Gözümü açtım telefon acı acı inliyor,  İngiltere mi? Yok canım, onun bildiği numarayı kapattım ya, Almanya da değil bu; +1 yazıo burada; ABD. Valem mi arıyo?

Büyük bi heyecanla;
-Efendim!
-Canım.
-Aaaaaaa inanamıyorum, çok özledim seni :’(
-Ben de seni çok özledim canım, uyandırdım mı; bu saatte uyumazsın diye düşündüm.
-Hayır uyandırmadın(Oha, nasıl 180 derece döndüm :D). İyi misin? Bi aksilik yok ya?
-Yok yok, iyiyim, biraz sorunlu oldu ama yerleştik, Ali işe gitti bugün ben de yarın başlayacağım.
-…
-….
-…
-Ben seni ararım yine, seni seviyorum.
-Ben de seni çok seviyorum.

Saat, 00:45, demek daha yeni uyumuşum..

Yoksun ya şimdi, yokluğunu biliyorum ya; çok daha çok özlüyorum seni. Her an ağlamaklıyım her an oturup  içesim var. Yanında olabilmeyi o kadar çok isterdim ki… Hiç kimse zerresini bile dolduramıyor boşluğunun. Ben başka arkadaş istemiyorum, seni istiyorum.

Çok az keşke-m oldu biliyorsun, şimdi bu da dahil onlara; Keşke kuş olup uçabilsem yanına; bana ait her geceyi, senin tüm gündüzlerinle geçirebilsem..

Seni seviyorum Vlat.
Nadejda.



13 Haziran 2011 Pazartesi

Sükut altınsa, tonlarca altın istiyorum.



Erkek cinsi ikiye ayrılıyordu benim için; maalesef abiler kısmı ve erkekler.

Maalesef abiler, zekası; kültürü; yaşam tarzı; samimyeti; sevecenliği; vücut yapısı; kaşı gözüyle, kahretsin neden kan bağım var dedirtecek seviyeye ulaşmış insanlar benim için. Onlarla sohbet etmek, oyun oynamak, film izlemek, içmek bu derece mi keyif verir bir insana. Sana hiç seni sevdiklerini söylemezler çünkü söze gerek yoktur, zaten bilirsin seni çok sevdiklerini. O kadar çok isterdim ki erkek cinsiyle abilerimin yer değiştirmesini ama maalesef işte.

Erkekler ise, illallah. İnsan hayatında, özellikle de kadınların hayatında hiç mi hiç olmaması gereken yaratıklardır. Sohbet etmez, kültürü uçkuru ile sınırlı, zekası uçkuruna çalışır, yaşayışı uçkurca.. Sana, ilk günler yahut ilk haftalarda defalarca seni çok sevdiğini söyler lakin kelimeleri ne düşünceleri ne de davranışlarıyla uyumludur. Sen gayet net anlarsın seni sevmediğini sana aşık falan olmadığını ama içindeki, saçma; diğerlerini geçiyorum ama ya bu doğru söylüyorsa düşüncesinden kopamazsın. “Yok yok, bu kesin seviyor.”…. Hoppala, ee hani seviyodu? Sohbet ediyo mu senle, ortam ayırt etmeden sana herkesin yanında aynı mı davranıyo,  aptal değilsindir; aptalsan bile şimdiye kadar yaşadıklarından öğrenmiş olman gerek değerli yahut değersiz olmanın nasıl bir şey olduğunu, sana değer veriyo mu? Düşüncesini, kalemini, kağıdını, ekmeğini, suyunu; lafını bile etmeden paylaşıyo mu seninle? Hayır. Öldün mü erkeksizlikten? Arkana bile bakmadan çekip gitsene, birazcık güven kendine. Abim bana çok değerli bir şey söylemişti, “Bigün bi erkek seni terk ederse; tabi umarım bunu yüzüne söyleme cesareti vardır; ona asla nedenini sorma, tamam de geç. Üzüntüden ölsen bile sakın hiç birşey sorma, söyleme; o adam sana er ya da geç döner.” Abim bana her daim doğruyu söyler, tecrübeyle sabit.


12 Haziran 2011 Pazar

Genel seçim mi?

Erdoğan, hep başbakan; başbakan, hep Erdoğan!..

Akıllanmıcak bu millet arkadaş. Yumurtayı illa kapımıza beklicez.

9 Haziran 2011 Perşembe

Vladimir Valentinov Out!

Hep söylerdin. Hep gideceğim derdin; “Bu sene de başvurdum, çıkar mı acaba?”. Tabi her şeye olduğu gibi , buna da dahildim ben. “Sen de başvur birlikte çıkarsa gideriz”.. Tamam. Birlikte yaşayacaktık orda, tartışacak, eğlenecek, hayıflanacak, bağırıp çağıracak sonra yine birbirimize sarılacaktık; deli gibi ağlayacaktık muhtemelen. İkimizden başka hiç kimsemiz olmayacaktı.

Ben sana hiç inanmadım biliyor musun Vale. Hep, bunların da senin hayal dünyanın ürünü olduğunu; böyle bir şeyin asla gerçekleşmeyeceğini düşünürdüm, ne büyük hata. Hakikaten bir hayal ürünü yarattın şimdi ve gittin. Çooook uzaklara. Hem de bensiz, ben evlenme öncesinde saçma sapan işlerle uğraşırken sen, başını da aldın gidiyorsun anasının Am-erika! ına. Bütüüüüün hayallerinle birlikte. Ne manzara ama. Ben ardından bile bakamadım, çünkü hiç hayallerimin arasına dahil etmedim ben orayı, orda yaşamayı.. Sadece sen söylediğinde ufacık bir kısım canlanıyordu, o da böyle bir şeyin olmayacağını düşünerek; e ne ekersen onu biçersin.

Bu aralar epey boşladım ben hayallerimi, hatta hiç hayal kurmuyorum desem yeridir uzun zamandır. Bundan sonra hayallerimi yeniden alıyorum dünyama onlarla kucak kucağa yaşamaya devam edeceğim eskisi gibi. Bi de çok iyi öğrendiğim bir şey var Valem, sen “Dünyayı yakacağım.”  Bile desen inanacağım. Şimdi gitmiş olman, üç aylığına dahi olsa kalbimi parçalara bölüyor. Sen benim en yakın arkadaşımsın, senin yerini kimse dolduramaz; beraber yaptığımız kahvaltılar, gezmeler, muhabbetler, ton balıklı makarnalar (uzun zamandır bunları yapamıyor da olsak) , tekme tokat birbirimize girişlerimiz, 24 saati asla geçemeyen küslüklerimiz, hiç birşey olmamış gibi “Nadi ne duydum biliyor musun?” deyişlerimiz..
Uzay’da bugün nolmuş, yoook artık.. Astral seyahatlerimiz…

Yokluğunu biliyorum ya, şimdi çok özlüyorum seni çok..

Not: Zencilere fazla bulaşma, aman diyim :D, bi de ters bişey olursa hemen atla gel tamam mı? Orda seni bağlayan hiç birşey yok ama burada sana bağlı bir insancık var.


Bu sefer sağlıkla kal.
Seni çok özleyecek olan insan,
Nadi.

18 Nisan 2011 Pazartesi

Nisan 18 1988-2011

Vayyy!
Kimlerin doğum günüymüş bugün. Yeeeeep tabiki de benim :D
Ne biçim geçiyo seneler be, küçükken neler yapıyoduk; ne hızlı yaşıyoduk; ne dehşet dönüyodu dünya etrafımızda. Nasıl temellendirmişik ama geleceği, ayaklarımız nasıl sağlam basıyo yere; arkamızı kendimiz topluoz, paramızı kendimiz kazanıoz, avuç kadar arkadaşımız var dünyalara bedel.
Evrenin hiçbir şeyi gerekmiyormuş meğer bize birbirimizden başka, içer şarabı bulurmuşuz kafaları; sonra bize güzel her şey.
Bak bi de Berkay çalcakmış bugün, doğarken poposuna benim kadar bal sürülmüş tek bir canlı var mıdır acaba? Sanmıyorum.
Eskiden plan yapardım; şunu yapsam bunu yapsam.. şimdi plan yapmıyorum, bana öyle şeyler getiriyor ki hayat baktığım zaman elimdekilere, sevinçten hıçkıra hıçkıra ağlatabilecek kadar hem de.
Biraz dedemi özledim galiba. Görüyordur di mi beni? Her an görmese iyi olur tabi de, neyse :)

16 Nisan 2011 Cumartesi

Büyüyünce

Küçükken her şey çok farklı. Dünya küçücük görünüyor gözlerine. Bi kadın seçiyorsun; putlaştırıyorsun onu, nasıl öyle olduğunu merak ediyorsun, ne kadar mükemmel göründüğünü hayran gözlerle seyrediyorsun, yaptığı her şeyle ilahlaştırıyorsun onu, onun gibi olmak için can atıyorsun, örnek alıyorsun davranışlarını; anlayabildiğin kadarıyla benimsemeye çalışıyorsun düşüncelerini, kıyafetleri; duruşu; konuşması; endamı her şeyiyle idolün oluyor o kadın.

Bi adam seçiyorsun; dev gibi görünüyor sana, ulaşılmaz. Nasıl yaratıldığını soruyorsun kendine ya da Tanrı’ya, bakışı dünyanın her şeyinin üzerinde yakıyor seni, inanamıyorsun böyle bir varlığın olduğuna, onunla evlenmek istiyorsun ya da onun gibi çocuklarının olduğunu hayal ediyorsun, henüz sen bile çocukken. Bilgisi, kültürü, yaşayışı kenetliyor seni ona, ona ulaşabilmek için, onun gözünde azıcık olsun değerinin olması için kendini geliştirmeye çalışıyorsun: “Bak! sen biliyorsun ama ben de araştırdım, ben de öğrenmeye çalışıyorum lütfen beni destekle ve sev.” Diyorsun haykıra haykıra, o duyuyor mu bilmiyorsun ama. O kadar dev ki o senin gözünde, kendine bile anlatamıyorsun bunu. Gelsin, film izleyelim; anlatsın; sohbet edelim; sarılsın istiyorsun çünkü o mükemmel.

Bi film seçiyorsun; müziği kanını donduruyor, oyuncuların yaşadığını görüyorsun sahneleri, gerçekliğine hayran oluyorsun. Ağlıyorsun, gülüyorsun, herkese izletmek istiyorsun; “Bak adamlar ne mükemmel bir şey çıkarmış ortaya, ne kadar gerçek.” Diyorsun, tabi senin kadar beğenen olmuyor yapıtı. Hayatının öyle olması için elinden geleni yapacağını hayal ediyorsun, her şeyi değiştireceğini düşünüyorsun. Karakterlerin yerine koyuyorsun kendini, düşünsene ne mükemmel olurdun o zaman.

Hayatındaki her şey, herkes senin için dev, müthiş birer heykel (ucube olmayanından) halini alıyor. Tapıyorsun hepsine.

Sonra büyüyorsun, dünyanın sandığın kadar küçük olmadığını görüyorsun. Taptığın heykellerin aslında yıkık harabeler olduğuna şahit oluyorsun, sen de yıkılıyorsun onlarla birlikte, “Böyle mi hayal etmiştim, müthiş değiller miydi, tek bir kusurları yoktu..” diyorsun. İnsan olduklarının farkına varıyorsun, onlar mükemmel değil. Nasıl olur diye düşünüyorsun, inanmakta güçlük çekiyorsun gördüklerine. Büyümenin acı verdiğini görüyorsun, hem de apaçık. Her şeyin gözlerinin önünde yıkılışını seyretmek ne elemli… Hiç kimse mükemmel olmadı, olmayacak da bunu bilerek yaşamaya çalışıyorsun büyüdükçe.

Belki onları mükemmelsizleştiren benim de onlar gibi bir irade, saygınlık, ruh ve beden güzelliğine sahip olabildiğimi görmemdir. Nedeni her ne olursa olsun küçükken, o umarsızlıkla herkes ve her şey o kadar harkulade ki, büyümeseydim keşke dedirtiyor bana

7 Nisan 2011 Perşembe

..

Karmakarışık duygularım, ne; ne hissettiğimi çözebiliyorum ne de rahatlata biliyorum kendimi. 

4 Mart 2011 Cuma

Mete Horozoğlu




“Birçok  kadın var peşinizde, farkında mısınız?” diye sormuş gazeteci; kimdir nedir bilmem ama ya Sabah Gazetesinde idi ya da Hürriyet. Önceki gün yapılmış anladığım kadarıyla röportaj ve Horozoğlu da demiş ki; “Ben bu üne sahip olmadan önce nerdeydi o kadınlar?” Cevap veriyorum: “Çok sevgili, tek bir mimiğine kurban olduğum, fotoğraflarını çekmek için yanıp tutuştuğum Mete Horozoğlu. Neden fark etmemiş olabilirim seni biliyor musun? Oyunlarını seyretmediğim, o; kadınların erkeklerin yüzlerinde görmek isteyeceği mükemmel mimiklerini göremediğim için; İstanbul’da yaşamadığım için, seninle aynı dönemde benim biricik Eskişehir’imde bulunamadığım için; (çünkü orda olsaydım, oyunların hemen hiçbirini kaçırmadığım için mecburen seni de izler ve muhtemelen top sakalsız halini görür, oyunu yaşadığına tanık olabilirdim, müptelan olurdum. Sen de sonra çıkıp “Nerdeydi o kadınlar?” diye nutuk atamazdın.); anlayacağın hemen hemen tüm insani ilişkiler, aynı ortamda bulunmak ve muhabbet etmekten geçtiği için.

Haklısın kişiliğini bilmem, ev halini, insanlara karşı tavrını, hangi konu olduğu mühim değil; görüşlerini bilmem. Kibirli misin, kıskanç mısın, özgür müsün, bağımlı mısın, dinci misin, dinsiz misin bilmem, hakkında bildiğim tek şey işini fazlasıyla iyi yaptığın. Tanısam belki seni, o tüm dış güzelliğin; çekiciliğin bir anda yok olacak yahut içinden çıkılmaz bir karmaşaya sokacaksın beni.

Genç yaşını istemezdim, daha toy o zaman insan; oturmamış hiçbir şey, hiç deneyimin yok ve neyin nasıl olabileceğini, neyi nasıl yaparsan senin için daha iyi olacağını hep deneyerek öğreniyorsun; bazen istemediğin sonuçlar elde ediyorsun bazen de istediğin. Her şeyden kaçıyorsun gençken; özellikle erkekler diyelim. İstediğin her şeyi yaşamış ol, birlikte olmak istediğin herkesle birlikte ol, ben sana sonra geleyim isterdim. Her şeyin daha kıymetli olduğu zamanında, farkındalığının yüksek olduğu zamanında; ama galiba bu bencillik olacak.

Bilmek isterdim, kimlerin seni kırabileceğini, hangi davranışların seni üzdüğünü, nelere kıymet verdiğini, neleri sakladığını, hangi duygunu insanlara göstermeye çekindiğini, nelerle mutlu olduğunu, hangi kitabı sevdiğini, nasıl kadınlarla sevişmekten hoşlandığını ki üzülürken; sevinirken yanında olayım, iyi de olsa kötü de olsa yaptığın her şeyde hisset isterdim varlığımı. Yargısız infaz edilmeyeceğin tek demokrasi olmak isterdim.

Empyrium-Fossegrim çalalım, bi elin belimde; diğeri sırtımda ritme uyalım isterdim, kokunu duyabileceğim ve sıcaklığını hissedebileceğim… ne güzel. Mükemmel değilsin muhtemelen, ben de değilim(sen mükemmel değilsen Bret Pit hiç değil). Ama uyum sağlamaya çabalamadan tanımak seni, ötekileşmeden; kendimiz olarak bağ kurmak.. her halde arzu edilecek en hoş şeylerden.

Tutup da “Nerdeydi o kadınlar?” deme anlayacağın, her şey iletişim kurmakla oluyor maalesef, çift ya da tek yanlı fark etmez. Eskiden daha az kadın tanıyordu seni daha doğrusu varlığından haberdardı, şimdi ise çok daha fazlası. Kabul ediyorum belki birçoğu görüntün nedeniyle peşinde ama daha fazlasına da birçoğunun fırsatı olmayacak maalesef.

Şimdi seni tanımak güzel olmaz mıydı Mete Horozoğlu? Hem de ne güzel olurdu.

Sevgiyle kal.

3 Mart 2011 Perşembe

Hangi ülkede var böyle bişey?

(DİGİTÜRK NEDEN ŞİKAYET ETTİ?
İşte bu sorunun birinci ağızdan yanıtı:
Diyarbakır 5. Asliye Ceza Mahkemesi'ne başvurarak, Google'ın ücretsiz blog servisi blogspot hakkında 'kapatma kararı' alan Digiturk, yaptığı açıklamada, yayın hakları Lig TV'ye ait olan futbol maçlarını gerekçe gösterdi.

İşte Digiturk'ün açıklaması:

"Tüm kamuoyunun bildiği üzere Digiturk, Türkiye Futbol Federasyonu'nun yaptığı ihale neticesinde yıllık 321 milyon dolar ödeyerek süper toto süper ligi maç yayın haklarını almıştır.

Yayın hakları Digiturk'e ve Lig TV'ye ait olan maçlar, bazı internet siteleri tarafından kanunlar hiçe sayıla
rak yayınlanmaktadır.

Kanunların kurumumuza yüklediği bütün yükümlülükler eksiksiz yerine getirilip içerik ve yer sağlayıcılar defalarca uyarılmasına rağmen internetten illegal yayın yapılmasına son verilmemiştir.,

Son çare olarak yüce Türk mahkemelerine başvurulup illegal yayınları yapan sitelerin verdiği zararın durdurulması talep edilmiştir. Mahkeme yasal olarak her şeyin yapıldığını ve ihlalin hala durdurulmadığını tespit ederek bu sitelere erişimin engellenmesi kararı vermiştir. Bu kararın uygulanması ile birlikte blogspot'ta bazı bloglar'a da erişimde problemler ortaya çıkmış olup, bu problemlerin tek sorumlusu uyarıldığı halde illegal içerikleri yapan sitelerin yayınını ısrarla durdurmayan Google ve Blogspot'tur.

Halkımızdan almış olduğumuz destekle Türk futboluna yaptığımız yatırımlarla birlikte, illegal maç yayınlayan kişi yada kişilerle mücadelemiz devam edecektir. Kamuoyuna saygılarımızla sunulur.") Türk Time'dan alıntıdır.


Adamlara bak! İnternet bu; her şeye tonla para vererek ulaşmıyoruz burdan; oldukça makul(dünyanın en pahalı internet bağlantısı bizde.. neyse) bi fiyata; ne dünya dizilerine; ne dünya futboluna; ne dünya gazetelerine ulaşıyoruz... Adamın kıçı kırık maçları yayınlanmış; erişimi engelletiyo. Sıçarım sizin yaptığınız işe.

Dağılın!

2 Şubat 2011 Çarşamba

Defne Joy Foster :'(

Sabah sabah sadece "Hassiktir" "Yok artık" vs gibi kelimeleri kullanabildiğim iğrenç bi haber. "Defne Joy Foster evinde ölü bulundu." Umarım kötü bi şakadır.

Şahsen tüm neşemi, canlılığımı alıp götürdü böyle birşeyi duymak. Galatasaray eski başkanı Özhan Canaydın'ın ölümünü nerdeyse  bir yıl sonra öğrenmiş bi insan olarak sıcağı sıcağına böyle bir haber çok daha fazla kalbini yoruyormuş insanın. Ki Özhan Canaydın'ın ölümünü öğrenmem üzerine de tam bi hafta "Yok artık" deyip gezmiştim. Şimdi ise hislerimi aktaracak cümle bulamıyorum..

14 Ocak 2011 Cuma

Hymen (?)

Çok küçüksün üstelik de bu durumla ilgili çok da bilginin olduğu bir zaman değil. Ben henüz hakikaten bokumla oynarken meğer sen nelerle uğraşıyor, ne güç durumlar yaşıyor muşsun. İnsan onu kaybetmeden anlayamıyor aslında hiç de değerli bir şey olmadığını, onsuzluğun; ölüm, utanç yahut tiksinti olmadığını. Ama işte kaybetmeyene kadar, sonra bunu kaybetmiş ve hoş kaybetmemiş insanlara acı verdiğini de anlamıyor insan konuşurken, hem de hiç.




Tamam o güven kolay oturtulmuyor ama neden söylemedin bunu bana, nasıl onca zaman içinde tuttun, seni için için kemirmesine niçin izin verdin?



Bizim toplum öyle çok da çocuğun, eşin, arkadaşın psikolojisini düşünen bi toplum değil; konuşur boşa doluya; nasıl incittiği; ne derecelere kadar insanı kırıp döktüğü umurunda değildir; vurduklarında duymayacaksın bizim toplumda, kulaklarını tıkayacaksın söylenen şeylere; yoksa zor o sinirin, sabrın dayanması.



Bunu öyle yaşamamanı isterdim, çünkü ben çok korkuyordum; kötü olur ve hayatımı komple etkilerse, en değerli olması gereken şey en harap olursa diye, insan bu toplumda yaşayınca böyle bir şeyin altından da kolay kalkamaz, ne kadar vurdumduymaz olursam olayım bu beni mahveder diyordum hep.