28 Ağustos 2011 Pazar

Kadın gibi davran- Erkek gibi düşün

Bir kadının tümüyle tatmin olması için dört erkeğe ihtiyaç varmış, biri yaşlı; biri çirkin; biri mandingo ve biri de eşcinsel.


Tavsiyen için teşekkürler.
Sevgiyle kal Kendimden Hikayeler

N.Ö.

24 Ağustos 2011 Çarşamba

Kürk Mantolu Madonna - Sebahattin Ali




Hiçbir kadın, ihtiras halindeki bir erkek kadar aciz ve gülünç olamaz. Buna rağmen bu hallerini bir kuvvet tezahürü zannedecek kadar yersiz bir gururları vardır.

Kürk Mantolu Madonna-Sabahattin Ali

23 Ağustos 2011 Salı

Kürk Mantolu Madonna - Sebahattin Ali




Etrafını bu kadar iyi tanıyan; karşısındakinin ta içini bu kadar keskin ve açık gören bir insanın heyecanlanmasına ve herhangi bir kimseye kızmasına imkan var mıydı? Böyle bir insan, önünde bütün küçüklüğü ile çırpınan birine karşı taş gibi durmaktan başka ne yapabilirdi?
Bütün teessürlerimiz, düş kırıklıklarımız, hiddetlerimiz; karşımıza çıkan hadiselerin anlaşılmadık, beklenmedik taraflarındadır. Herşeye hazır bulunan ve kimden ne geleceğini bilen bir insanı sarsmak mümkün müdür?

Kürk Mantolu Madonna/Sabahattin Ali











22 Ağustos 2011 Pazartesi

Louise L. Hay - Düşünce gücüyle tedavi 2

Sorun yaşanan bölge – Sorunun nedeni

Akıl dişi(yirmilik diş) – Sağlam bir temel oluşturmak için gereken zihinsel hazırlığı yapmamak.
Asabiyet- Korku, kaygı, mücadele, acelicilik. Yaşamın akışına güvenmemek.
Astım – Aşırı ve baskıcı sevgi.Soluk almayı kendinde hak görmemek. Boğulmuşluk duygusu. Bastırılmış gözyaşı.
Baş ağrıları- Değersizlik duygusu. Korku.
Bayılmak- Korku. İletişim kuramamak. Baş edememek.
Beyaz saç- Stres, baskıya ve zorlamaya inanç.
Depresyon- Sahip olma hakkını kendinde hissetmemekten kaynaklanan öfke.Çaresizlik.
Dişler – Uzun süreli kararsızlık. Karar vermek için düşünceleri analiz edememek.
Göz sorunları – Kişinin kendi yaşamında gördüklerinden hoşlanmaması.
Astigmat- “Ben” sorunu, kendini olduğu gibi görme korkusu.
Miyop- Gelecek korkusu. Geleceğe güvenmemek.
Kan basıncı; Yüksek tansiyon –Uzun zamandan beri çözülmeyen duygusal sorunlar.
Düşük Tansiyon- Çocukken yaşanan sevgi eksikliği.Yenilgi. Ne yararı var? Sonuçta bir şey değişmeyecek düşüncesi.
Kötü kokan nefes- Dedikodu. Yanlış düşünceler.
Selülit- Bastırılmış öfke ve kendini cezalandırma.
Tırnak yemek- Çaresizlik. Ebeveyne öfkelenmek.
Varis- Bulunduğu durumdan nefret etmek. Cesareti yitirmek. Aşırı yük taşıdığını ve çok çalıştığını hissetmek.

21 Ağustos 2011 Pazar

Sevgili dişlerim

Kendimi bildim bileli dişlerime çok özen gösteririm. Evet çarpıklar hatta belki bunun verdiği psikolojiyle(eziklik de diyebiliriz) sürekli beyaz ve temiz tutmaya çalışmışımdır kendilerini. 19 yaşlarımda doktora gittiğimde beni müthiş hazin bir son bekleyeceğini bilmeden yaşadım hep. Üç dişime kanal tedavisi yaptılar, altı dişe dolgu, iki yirmilik dişim; biri çok ağır olmak üzere(İlk defa böyle bir işe kalkışan gerzek öğrenciler yaptı, ağzım tam iki saat açık kaldı ve sürekli gerzek insanların toplamda beş tane eli ağzımdaydı –ağzım kaç el alacak diye deniyorlardı sanırım- tepemde yirmi kişi çektiğim acıyı seyrediyordu, gerçek doktor da karşıdan; mal öğrencisine komutlar vermekle meşgul; adama resmen yalvararak baktım yardım etsin diye ama nafile. Bi ara ağzımı kapatabildim ve bana doktor getirin diye bağırdım; gerzek öğrenci biz neyiz burada diye cevap verdi, geçircektim ağzına bi tane. İnsafa gelen doktor hemen gelip kopardı dişimi, hadi çıkarın dedi öğrencilere; salaklar dişi boğazıma kaçırdı; aklıma geldikçe cinlerim tepeme çıkıyor; aylarca ağrısını çektim) ameliyatla alındı. Şu sıralar o dolgulu dediğim dişlerimden birine daha kanal tedavisi yapıyorlar aksilik olmazsa bu perşembe bitecek. Üstteki dört dişim çarpık, alttakiler de biraz çarpık ama hiç olmadı hepsinin alttakiler gibi olmasını yeğlerdim. Dişlerine bu derece önem gösteren birinde bu sorunların yaşanması hemen hemen sadece genetikle ilgiliymiş. Genetiğime…

Annem sürekli bana kararsızsın der. Sadece bana söylemekle kalmaz insanların yanında da söyler bunu ve kendimi deli gibi savunmak zorunda bırakır beni. Ben kararsız değilim diye saatlerce açıklamaya çalışırım hem anneme hem insanlara. Çıldırtır beni. İnkar ediyorum işte ne diye sürekli kararsız olduğumu söylersin ki?

Louise Hay denen bir kadın var bilir misiniz bilmem. Araştırmalarına göre diş ve dişlerle ilgili sorunların ruhsal sebebi kararsızlıkmış. Çok büyük yıkıma uğradım okuyunca. Hayır, kararlıyım desem; dişlerinle ilgili sorunlar nerden çıktı diye sormaz mı bilenler. Ayıkla pirincin taşını. İnsanlara açıklamaktan çok bunu kendime açıklamak zor geliyor açıkçası, hep kendimi kararlı ne yaptığını bilen bir insan olarak tanımlardım. Hadi elalemi kandırdım; kendimi nasıl kandıracağım?

Artık elimden geldiğinden daha fazla irdeleyeceğim kararlı olup olmadığımı, kafa yoracağım; kararlı mıyım değil miyim …. konusunda diye düşünemeye vakit ayıracağım ve iyi ya da kötü herhangi birine acilen karar vereceğim. Çünkü dişlerimi çok seviyorum ve beni terk etmelerinden korkuyorum.


Çarpık, dolgulu, kanal tedavili de olsanız; sizi çok seven sahibiniz.
N.Ö.

19 Ağustos 2011 Cuma

Rüya

Gece gördüğüm rüyada Ali ve Vlat vardı. Uuzun bir rüya ve hatırlamıyorum tamamını ama sonlara doğru Vlat'la bulunduğumuz binanın bir alt katına iniyorduk ve orası Am-erika'ydı. Karşı caddeden de bizim buralarda oturan enine boyuna bir adam var onu gördüm hatta göz-göze geldik. O kadar.

Sabah hazırlandım işe gidiyorum, o adam. Ve göz-göze geldik. Allah allah bi iş var bu işte; kesin bişeyler olacak da Vlat'ın gelmesi gibi bişey olamaz ki; bugün mü gelcekti falan filan diye düşünüyorum.. bi yarım saat sonra hararetli bir tartışma, küfür kıyamet ve ayrılıyoruz domuz sevgilimle. Tabi ben o sinire hayatımızın bir parçası olan feysbuktan ilişkimizi bitirdim (ne mükemmel di mi, ne salağım :D) neyse hemen telefon geldi, neresi lan orası? +8 gibi bişey, açtım. Vlat telefonda, canım benim. Sen üzülme biz varız dedi nasıl teselli etmeye çalışıyor beni canım kuzum. Zamana bırak lütfen acele kararlar verme diyor.

Geçen kardeşim abla len rüyalar ilerde yaşıcaklarımızın da ipucunu veriomuş dedi, bok var da söylüon; biz bilmioz sanki.

Çok kederli bir kendimden hikayeler var; erkeklerle bi türlü bağlantı kuramıyomuş; "Ya sana ne erkeklerden, yalnızlığının; özgürlüğünün tadını çıkarsana; mal mal her şeyi sorgulayan, meraktan kıçı yırtılan bi insan olması güzel mi hayatında?" Bıktım ya. Nerde o başıma buyruk, gezip yiyip içip sıçtığım zamanlar.

"Ben bu dünyanın devri devranını, izzeti nefsini sikeyim.
Yansın bu ibneler, itfaiyenin hortumunu sikeyim.
Mecnun muyum, bir am için çöllere düşeyim,
Verirse verir, vermezse Leylayı da sikeyim." Neyzen TEVFİK

Tezer gibi sinirden toparlıyamıyorum ağzımı. Geçen çok sevgili bir insan yorum yapmış yine, nasıl sevinçliyim nasıl. Cinsimi bilmediği için hitap edememiş. Bayanım. :D Bazen belli olmasa da.

Seni seviyorum Vlat.
Onca km'den yine ilk yardımıma koşan sensin.
Sensiz içtiğim her bira artık iyice iğrençleşmeye başladı.
Dön!

Nadya İvanova.


12 Ağustos 2011 Cuma

Sakin

Geçen cumartesi gecesi bir film izledim, klasik Batı Avrupa, Güney Avrupa filmlerinden; hayattan kesit gibi bişey. Başı yok sonu yok, devamı için hep bi merak içindesin. Müthiş duygu yüklü müthiş sakin bir film. “La Stanza Del Figlio” Ailenin erkek çocuğu ölüyor. Ona rağmen fertler ne ağlarken gürültü çıkarıyor, ne cenaze kaldırırken. Aynı şekilde hayatlarına devam ediyorlar ama acıdan kıvranarak, hissediyorsunuz bunu.

O koştura koştura giden hayatıma baktım; neyim eksik? Maddi olarak değil da sanki maneviyetta bi boşluk buldum. Mesela 23 yaşındayım ama hala sevgiyle başımın okşanmasını, bana küçük bir kız çocuğu gibi davranılmasını arzuluyorum. Sevgi istiyorum. Sağ olsun günde yüz kere beni sevdiğini söyleyen bir sevgilim var ama lafla peynir gemisi yürümüyor. Okşanmak istiyorum şefkatli bir el tarafından.

Üniversitede çok sevdiğim bir arkadaşım vardı, (onunla yıllar sonra yeniden buluşmamız ayrı bi yazı konusu zaten de neyse) birlikte uyurduk. Nasıl yürekten sarılırdı bana, sıkı sıkı. Hiç sevgisizlik çektiğimi bilmem onun yanında ve ordayken o kadar sakin bir insandım ki, çok özlüyorum o sakinliğimi. Tamamen sevgiye bağlıyorum bu sakinlik işini. Filmde de öyleydi zaten, müthiş bi sevgiyle bağlıydı aile bireyleri birbirine, kavga gürültü yoktu evde, tartışma vardı ama sessiz sakin, taraflar birbirini sonuna kadar dinliyor ve söylenene kesinlikle inanıyorlar. (Bu konuda ben de çok iyiyim, karşı taraf bana ne söylüyorsa benim için doğru olan o’dur. Tabi bu mükemmel huyuma alışık bir toplum olmayan Türk halkı da sürekli benimle alay eder.) Sakinlik… Ne kadar muhteşem.

Sebahattin Ali vardır, herkesin bilmesini şiddetle tavsiye ettiğim. Bi de onun “Kürk Mantolu Madonna”sı. Raif Efendi’nin sakinliği mahvediyor beni, bütün yaşama nedenlerimi ortadan kaldırıyor.

"Bütün teessürlerimiz, inkisarlarımız (düş kırıklıklarımız), hiddetlerimiz, karşımıza çıkan hadiselerin anlaşılmadık, beklenmedik taraflarıdır. Her şeye hazır bulunan ve kimden ne gelebileceğini bilen bir insanı sarsmak mümkün müdür?" (s.23)

"İnsanlar birbirlerini tanımanın ne kadar güç olduğunu bildikleri için bu zahmetli işe teşebbüs etmektense, körler gibi rastgele dolaşmayı ve ancak çarpıştıkça birbirlerinin mevcudiyetinden haberdar olmayı tercih ediyorlar." (s.32

"Dünyanın en basit, en zavallı, hatta en ahmak adamı bile, insanı hayretten hayrete düşürecek ne müthiş ve karışık bir ruha maliktir!... Niçin bunu anlamaktan bu kadar kaçıyor ve insan dedikleri mahluku anlaşılması ve hakkında hüküm verilmesi en kolay şeylerden biri zannediyoruz? Niçin ilk defa gördüğümüz bir peynirin evsafı hakkında söz söylemekten kaçtığımız halde ilk rast geldiğimiz insan hakkında son kararımızı verip gönül rahatıyla öteye geçiveriyoruz?" (s.38)

"Bilhassa tahammül edemediğim bir şey, kadının erkek karşısında her zaman pasif kalmaya mecbur oluşu... Neden? Niçin daima biz kaçacağız ve siz kovalayacaksınız? Niçin daima biz teslim olacağız ve siz teslim alacaksınız?Niçin sizin yalvarışlarınızda bile bir tahakküm, bizim reddedişlerimizde bile bir acizlik bulunacak?" (s.97)

Kahretsin ki kitabımı birine vermiştim, son verdiğim kitap oldu ama; sonuçta geri alamadım, onca notum vardı orda; altı çizilmiş tonla cümle. Evde biyerlere yazmış olmam lazım, akşam arıcam yazarım.

İşin özü şu ki, çok sıkıntılıyım bu aralar, çok stresli ve de çok sinirli. Ben de bir “La Stanza Del Figlio” ya da Raif Efendi olmak istiyorum.

Rengin'e kucak dolusu sevgiyle.
Umarım bana Münster'den birşeyler getirirsin.

Seni seviyorum.
Nadi

9 Ağustos 2011 Salı

Şahin'ler

Ö.Ş. Evleniyor Y.A. ile, ben de nikah şahidiyim. O kadar heyecanlıyım ki anlatamam, öğrendiğimden beri elim ayağım titriyor. Çok komikti. Aradı beni Kıprıs'tan böyle böyle sen de nikah şahidim olcaksın dedi. Gık gık, konuşamadım :D toparlayamadım iki kelimeyi; sadece tamam diyebildiğimi hatırlıyorum. :D Harika bi duygu.

Şahin'lerin en çekirdek olacak ailesine öpücükler. :D

Nikah şahidiniz.
N.Ö.

3 Ağustos 2011 Çarşamba

Kardeşim'e Saygıyla

Yapma şunu benim geri zekalı kardeşim. Görüş açımı mahvediosun. İki dakkada on kere girip çıktın.

Defol.

Gidelim Splintır.
Kardeşinin Ablası

Baba Vanga Kehanetleri-Özür dileyerek 3

01.08.2011 tarihli yazımda; "Mezarında böceklerin gezmesini istediğim birkaç kişi var." demiştim.
Çok üzgünüm birini unutmuşum.
5- a.öcalan; kişi hakkında hiçbir yorum yapmak istemiyorum. Dünyadaki olmuş olabilecek tüm lanetleri ediyorum sadece o iğrenç yaratığa.

2 Ağustos 2011 Salı

Baba Vanga Kehanetleri-2

1940-1945 yılları arasında yaptığı kehanetlerden bazıları şöyle;

1. 2008 - 4 ulkenin 4 devlet baskanina suikast girisiminde bulunulacak ve bu 3.dunya savasinin baslama nedenlerinden biri olacak. dunyada surekli kargasalar yasanacak.
2. 2010 - 3.dunya savasi kasim 2010 da baslayacak ve ekim 2014 yilina kadar surecek.
3. 2011 - radyoaktif dalgalarinin yogunlasmasi yuzunden hayvanlar ve bitkiler yok olma noktasina gelecek. musluman ulkeler kimyasal savas ile avrupalilari yok edecek.
4. 2014 - insanligin yarisi deri ve diger organlarin kanser hastaligi ile bogusacak.
5. 2016 - avrupa nufusu yari yariya azalacak.
6. 2018 - dunyanin yeni hakimi cin'e gececek ve ekonomik olarak cin cok guclenecek.
7. 2023 - dunyanin yorungesinde hafif bir degisiklik olacak.
8. 2025 - avrupa da nufus daha da azalacak.
9. 2028 - tukenen petrol ve diger yeralti kaynaklarinin yerine yeni bir enerji kaynagi bulunacak.
10. 2043 - musluman bir devlet yeniden avrupanin tek hukumdari olacak.
11. 2046 - tedavi edilmeyecek organ kalmayacak. gelistirilern yeni buluslarla hatali, hastalikli organin yerine yenisi (birebir) yeniden yapilacak.
12. 2076 - butun dunyada "sinifsiz" komunizm sistemi yerlesecek
13. 2084 - tabiat kendini yenileyecek
14. 2088 - butun hastaliklar bir kac saniyede tedavi edilecek.
15. 2097 - cabuk yaslanmanin onune gecilecek.
16. 2167 - yeni bir din
17. 2299 - fransiz partizanlar islam dinine karsi ayaklanacaklar.
18. 2304 - ay'in sirri (gizemi cozulecek)
19. 3797 - end of the world - dunyanin sonu... baska bir gezegende insan yapimi yeni bir hayat baslayacak.


1. Herhangi bir fikrim yok fakat şimdilerde süregelen kargaşaların nedenleri aranabilir o günlerde.
2. Bakınız, Tunus, Mısır, Bahreyn, Umman, Katar, Libya ve Suriye iç savaş nedeniyle çok kanlı günler geçirdiler hatta hala geçiriyorlar. Şavaş kapımızda. 1. Dünya savaşı sırasında kimse “Aaaa biz 1. Dünya Savaşı’nı yapıyoruz” dememiştir muhtemelen, belki ileride bu; yahut allah muhafaza daha fena bir şeyler olursa 3. Dünya savaşı konabilir ismi.
3.Tamam yok olmadılar ama bi salatalık alıyosun kol gibi, çilekler yumruk kadar, marullar insan boyu maşallah, karpuzlar zaten yarım dünya.. 90-100 m2 gibi bi bahçemiz var annem küçükken bişeyler ekerdi hep, işe gitmeden önce sulardı kadın da; akşam 10-15 dk mızı ayıracağız ona, oyundan kalacağız diye hep bağırırdık “Napçaksın bunları tonla su parası geliyo” diye. “Yetiştir anne allah aşkına, kurban olurum ben senin domatesine, hadi suda belki vardır kimyasal da en azından domatesten eminiz.”
Kimyasal savaş mavaş olmaz umarım.
4. Zaten birçoğu boğuşuyor, o zamana kadar yarıya gelmiş olur bu boğuşma.
5. Sanmıyorum. İngilizler iyi çalışıyo. Bugün bi haber okudum 29 yaşında dede olmuş manyak. 14 Yaşında baba olmuş, kızı da 14 yaşında doğurmuş, bi de bacak kadar çocuğa “Benim kızım mükemmel bi anne olur” diyo. Hassiktir ordan, bokumla oynuyodum ben o yaşımda. Ne günlere kaldık.
6. Çin şimdiden aldı başını gidiyo ki. Tonla ünlü marka orda üretiliyor, teknolojiler alıntı olabilir ama önemli olan netice.
7. Yaş olacak 35. Geçen Japonya depreminde de milimetrik oynamış zaten yörünge.
8. 29 yaşında dede olanlar arttıkça hiç bişey olmaz korkma Vanga.
9. %80 ‘i Türkiye’de olan BOR gibi mi?
10. Yaş olmuş 55. RT. Yaşamaz herhalde o zamana kadar.
11. Yaş 58, yaşadık desene. Ölmezsek o zamana kadar artık zor ölürüz.
12. 88’e girmişiz. Georgiova bak tam senlik :D
13. Çok şükür.
14. 100’e dayadık mı iş bitti, ölümsüzüz artık.
15. Ölümsüz olduktan sonra fark etmez.
16. Yaş 179 ama dert değil, ölümsüzüz ne de olsa. Bi din bulamadık kendimize bakalım bu nasıl bişeymiş bi bakarız olmazsa :D
17. Zenci kökenlileri ayaklanmasın yeter :D
18. Yaş 316. Lütfen ben gideyim Ay’a  Hem 18 ya doğum günü hediyesi olur.
19. Ölümsüzlüğün dibine dayamışım, 1809 yaşındayım. Artık ölsem de gam yemem.

Sevgiler Baba Vanga.

Nadya.

1 Ağustos 2011 Pazartesi

Baba Vanga Kehanetleri-1

Dedim ya geçenlerde Kıbrıs’dan çok sevgili kuzenim Georgiova geldi diye. Ondan öğrendim varlığını, sonra kardeşim de ben biliyordum okumuştum ama çok da inandırıcı gelmedi bana demişti.

Bulgaristan’da yaşlı kadınlara Baba denir ya da Babu, tabi bunlar Türkçe teleffuzları. Mesela benim bi Baba Marina’am vardı, çok şeker bir kadındı nur içinde yatsın. Zaten mezarında böceklerin gezmesini istediğim birkaç kişi var;
1-Moğol Hükümdarı, Cengiz;
1220’de Semerkant’taki kütüphaneyi yaktığı, medeniyet adına orda var olan hemen hemen her şeyi mahvettiği için; zaten doğuda bilmin ilmin yok olması bununla başlıyor; gerizekalı herif.
2-Moğol Hükümdarı, Hülagu;
Zaten gerizekalı bi adamın torunundan ne beklenir ki. Bu diğerinden daha insafsızmış ama; diğer bari karşı gelmeyeni öldürmüyormuş bu hayvan önüne gelen herkesi öldürmüş ve şuan o büyük sözde yunan bilginlerinin, dersler aldığı; kaynaklarından faydalandığı ve hepimizin önüne sanki onlar düşünüp bulmuşlar diye sundukları şeyleri asıl öğrendikleri yer olan, Doğu’nun en büyük zenginliği Bağdat’ı, kütüphanesini, Bilim Adamları’nı, Felsefecileri’ni çoluk çocuk herkesi kılıçtan geçirmiş. Bağdat’ın aylarca göllerinden kan aktığı anlatılır hala.
3-Almanya Devlet Başkanı, Hitler;
En mükemmel ırkın Alman ırkı olduğunu düşünen saplantılı manyak, eline geçirdiği tüm Yahudileri katletmiş ve bununla kalmayıp ölenleri yakarak yağlarından sabun üretmiştir. Hala o sabunların kullanıldığı söylenir, ne kadar doğru bilemem. Bunca acı olayın ortasında onunla ilgili çok komik bir şey var. Bu, almış bir gün safkan olduğunu düşündüğü Almanları; kadın erkek hepsini bir yere koymuş ve çiftleşmelerini istemiş, ayrıntıları bilemiyorum. Neyse, yapılan bu organizasyondan doğan tüm bebekler(kıyamam  ) engelliymiş.
Baktığınız zaman şimdi dünyanın en zenginleri Yahudiler. En tanınmış insanları da. Dünyayı Yahudilerin yönettiği söyleniyor, sağlam kanıtlar da sunuyorlar doğrusu. Aralarından su sızmazmış, zaten bu bilmem ne olunmaz doğulur sözünün onlardan geldiğini düşünüyorum. “Yahudi olunmaz doğulur” gibi. Belki zulümlerden sonra böyle oldular ya da hep böylelerdi ve sadece Hitler mi farkındaydı? Hiçbir şey affettirmez o bebeklerin yakılmasını.
4-Bilimum günümüz manyakları;
Doğu topraklarını karıştıran. Ya da lar.
Güzel ülkemi gittikçe boka sürükleyen … (yazmayayım da komple kapatmasınlar blogları).

Gelelim asıl meselemize; Baba Vanga. 13 yaşındayken sele kapılmış, hayatta kalmış fakat gözleri olmadan. Aynı topraklarda doğmuşuz, sempati duydum bu nedenle. Ben inanırım hissedilebileceğine bazı şeylerin hatta bu kadarının bile. Neden olmasın ki?

Devamı yarın.

21 Temmuz 2011 Perşembe

Sakalına da tüküreyim bıyığına da..

Şu birkaç gündür netleme çemberim bozuk, hayatımdaki hiçbir şeyi netleyemiyorum. Ne uzağı ne de yakını, her şey ama her şey flu.

Bunda en büyük pay sevgili(?)min ve şirketteki iki gereksiz insanın. Hadi işi şirketten dışarı adımımı attığım an geride bırakıyorum, sevgilimi ne yapacağım? Atacak mıyım, satacak mıyım, kovacak mıyım?

“Sen üzerime geldikçe yalnız olduğum günlere olan özlemim kat be kat artıyor. Ben huzur istiyorum, bana neden huzur vermiyorsun ey sevgili!? Neden lanet ettiriyorsun seni tanıdığım güne? Amacın ne? Stresli misin? Moralin mi bozuk? Eğer öyle ise neden bana bunu anlatmıyorsun da bağrınıp çağrınıp kıçını yırtıyorsun saçma sapan şeylere. Neden elinden geldiği kadar üzüyorsun beni? Kötü olduğunu söylesen ben sana sarılmayacak, yanında olmayacak mıyım? Neden kendi kendinin defterini dürüyorsun? Niçin alçaltıyorsun gözümde bu kadar kendini?

Çizmeyi fazlasıyla aştığının farkında değil misin? Herkesin bi sabrı var hatta benim sabrım herkeste olandan daha az. Biraz sakinleş, biraz yavaşla; çok yoruyorsun beni.

Yeter.
Gidelim Splintr.

Nadejda ivanova”

Durum bu. Sevgiliniz yoksa sıkmayın canınızı, genel olarak konuşursam ve tabi kendi hayatım üzerinden; sevgilisiz günler daha rahat, daha özgür, daha kafa ağrısız geçiyor, neden sevgilim yok diye üzülen kafama sıçayım. Varlığı yokluğundan beter. Yokken neden yok diye üzülürsün, nerde hata yapıyorum diye üzülürsün, varken bi bok yapamazsın, seni özlüyorum benimle kal der, sürekli arar; arama dersin sesini duymak istiyorum der, sürekli giydiğin bir şeyi giyersin; ya hayatım onu giyince rahatsız oluyorum benim yanımda giy de benim olmadığım yerlerde giyme der sanki düşünecek olan insan her türlü düşünmezmiş gibi. Sarılır marılır sıkıca çok hoşuna gider, kışın ısınırsın ona sarıldığında hatta benim gibi kışın parmakları üşümekten bembeyaz kesen bir insansanız o erkek altındır sizin için. Bi şeytan dürttü mü erkeklik hormonları kabardı mı dövecekmiş gibi gelir üstüne bazen sözleriyle beter eder seni, sen kimsin lan dersin daha çok sinirlenir –Hakkaten, sen kimsin?- . Sıçarım böyle erkekliğe. Ben hiçbirine muhtaç olmadım sana da olmam, huzur istiyorum vereceksen buyur vermeyeceksen kapı orda; üç gün üç hafta en fazla üç ay üzülürüm, sonra fifiii gel oğlum.

Kime bu artistlikleri? Beden güçlerine mi güveniyorlar? Bu mu erkek olmak? Erkek olmadan önce insan olmayı öğrenin mümkünse. Erkek olmak bi fermuara bakıyor, düşürmeyin bu kadar kendinizi.

Cinlerim tepemde.

20 Temmuz 2011 Çarşamba

Fikir ve Kalıp

Söylediğim gibi, hiç böyle hayal etmemiştim Georgiova’yı. Hatta hayal bile etmemiştim, gerek yoktu. Muhtemelen aynı kalıplara sahiptik çünkü.. Hiç de öyle olmadı. İki gecedir başımızı koymakta zorlanıyoruz yastığa, daha fazla zamanımız olsa da paylaşabilsek fikirlerimizi; bi bu konuda hemfikiriz zaten.

Gül’le birlikte oturduk üçümüz, çok taze ve bir o kadar kahredici(sadece bu değil, bundan önce olanlar da öyleydi.) bir olayı konuşuyoruz, 13 Şehidi.
Georgiova: Sosyaizm, eşitlik için her şeyi yaparım; adamlar isteklerinde haklı, sonuna kadar desteklerim.
Ben: Ülkemin bütünlüğü bozulduğu an; kim kaçarsa kaçsın umurumda değil, koşarak giderim savaşa.(Neden savaş olsun ki? Diyor Geo; Ben miyim bi başkasının ülke sınırlarını bozmaya çalışan? Irkı neyse ne, çok devlet istiyorsa sktrsn milletinin olduğu devlete, ne gelip benim huzurumu bozuyo? ) Din olgusundan falan çok da önde gelir vatanım benim için.
Gül: Ben evladımı hayatta bile bile ölüme göndermem.
Üçümüzün de hiçbir konuda hiçbir şekilde aynı kelimeler çıkmıyor ağzımızdan. Ortak olarak tek arzumuz hükümetin el değiştirmesi. Onun dışında hiçbir düşüncemiz uymuyor.

Fikir ayrılıkları konusunda kesinlikle net düşüncelerim vardı, özellikle Atatürk konusunda uymuyorsa düşünceler muhabbete bile gerek duymazdım. En azından şöyle düşünüyorum şimdi, belki karşı tarafın bildiği çok yanlış şeyler vardır ve kişi kalıplara sokmamışsa beynini; az dahi olsa bildiği gibi olmadığını anlatabilirim. Renkler ve zevkler dahi her şey tartışılabilir, her şey. Farklı düşünce tarzlarını öğrenmek gerekiyormuş ki gelişebilsin insan. Sorgulayabilsin.

Umarım iş bulurlar ve kalırlar burada. Onlarla tartışmak, sohbet etmek çok keyifli tabi bunda üçümüzün de dinlemeyi bilen insanlar olmasının fazlasıyla etkisi var.

Not: Az önce şirketin deposundaydım. Ara sıra olduğu gibi yine bir kuş içeride kalmış. Onca kapı olmasına, rüzgar esmesine rağmen sadece camdan dışarıyı gördüğü yerde deniyor şansını. Kim bilir kaç saattir içeride. Gözümün önünde öyle bir vurdu ki cama kendini, pat diye düşüverdi yere. Tutup dışarı bıraktım, ilk defa bir serçeye dokunuyorum.
Depoda kalan kuşlardan şunu öğrendim ve her seferinde tazeleniyor öğrendiğim; dışarıyı görmediği hiçbir yerin yanında dahi geçmiyor. Mühim olan gördüğü şey. Görmediğinin varlığını bile sorgulamıyor. Ne çok insan var di mi; Gördüğüyle yetinen, görünenin ötesinde bir şeyin mümkün olmadığını düşünen, camlardan başka karşıya geçebileceği bir yol olup olmadığını sorgulamayan. Kuş beyni dedikleri bu olmalı. Ama keşke kuşlar gibi cesur olsalar, inatla gördüğüne ulaşmaya çalışan kuş canı pahasına olsun vuruyor cama kendini. Belki birgün biri kırmayı başarır camlardan birini, kim bilir.

Sevgiyle kal Vladimir Valentinov.
Seni çok özleyen,
Svetoslavova

19 Temmuz 2011 Salı

Fikir ve Saygı

On yıl olmuş birbirimizin yüzünü göremeyeli, dokunamayalı birbirimize, sohbet edemeyeli.. Kendi kendime şekillendirmişim seni, olmanı istediğim gibi hayal etmişim hep. Farklı bir kişilik olduğunu düşünememiş, kendimle özdeşleştirmişim varlığını.

Pazar gece geldi bir arkadaşıyla birlikte Georgiova, beklerken gırgır yapıyorduk Ahmet’le, ben topuklu giymez diye düşündüm içimden, sonra saçları siyah bir kız geçti “Bu mu?” dedi Ahmet, “Hayır o boyatmaz saçlarını” dedim. Geldiğini gördüm, ayağında topuklular, saçları boyanmış :D

Sohbet ettik dün akşam, düşüncelerimiz arasında neredeyse uçurumlar var, benim ak dediğime hanımefendi kapkara diyor. Tartıştık, fikirlerimizi sunduk; doğru bulduklarımızı, yanlış bulduklarımızı aktardık birbirimize; dikte etmeden.

Fikirlere saygı duymayı Mustafa Abim’den öğrendim ben, kuzenim kendisi. Çok tartışırdık(hala tartışıyoruz) siyasi düşüncelerimiz, dini görüşlerimiz, Türkiye’nin geçmişi, geleceği; devlet adamları vs vs küçüklük ve küçüklüğün verdiği bir salaklık olsa gerek nefret ederdim ondan, bana ters düşen düşünceleri nedeniyle. Konuşmadım uzun bir süre onunla, sonra bir gün beni çağırdı. Oturduk, “Bak gülüm, biz kardeşiz; aramızdaki bağı ne siyasi meseleler ne dini meseleler ne de düşüncelerimiz koparabilir, istemesek de birbirimizle kan bağımız var, ne olursa olsun her şeyin önündedir bu bağ benim için. Siz benim elimde büyüdünüz, benim çocuklarım gibisiniz ve senin benimle konuşmuyor olman beni çok yaralıyor; düşüncelerimizi bir kenara bırakıp birbirimizi olduğumuz gibi seversek zaten batmaz fikirlerimiz, herkesin kendi düşüncesidir her şey. Senden istediğim aramızdaki hissiyata devlet işlerini karıştırmaman.” Diye güzel bir konuşma yaptı bana. O gün bu gündür fikirlere müthiş saygım var, düzgün bir şekilde aktarıldığı sürece tabi. Bu hislerle dinledim Georgiova’yı. Beni en çok mutlu edense aramızdaki bunca düşünce ayrılığına rağmen onun da beni müthiş sükunet ve saygıyla dinlemesiydi, o nasıl öğrendi fikirlere saygıyı bilmem ama ben minnettarım Mustafa Abim’e. Hakikatten ağabeylik yapıyor bana.

Fikirlere saygılar diliyorum, ülke sınırlarımıza ve bütünlüğümüze zarar gelmeden tabi.
Not:"Akıl fukara olunca, fikir ukala olurmuş." Namık Kemal

N.Ö.

9 Temmuz 2011 Cumartesi

Çocuklara Özgürlük!

Son zamanlarda takip ettiğim bir şey var; http://www.kendimdenhikayeler.com/ . Ne kadar yabancıyız artık birbirimize değil mi?

Çok eskiye dayanmıyor çocukluğum ama hatırlıyorum, bütün gün sokaklardaydık. Saklambaç oynardık, futbol oynardık; erkeklerin bacaklarına top diye vura vura, bebeklerimizle oynardık; kıyafet dikerdik onlara –mükemmel olurdu hepsi-, o yaşta südyen müdyen nerden bilelim biz; memelik derdik südyene . Bizim zamanımızda öyle çocuk kaçırıcıları, organ mafyaları falan yoktu, varsa bile biz bilmiyorduk; içimiz çok rahattı, en fazla kötü olan birgün kadının birinin kendini evinin üzerine asmasıydı ve iki kardeşin bisiklet sürerken kamyonun altında kalmalarıydı –ki (benden dört yaş küçük bi kardeşim var kendisi için her şeyi yapabileceğim- okuyorsa götü kalkmasın lütfen) kardeşimle hep bisiklet isterdik hep de bu maalesef ölen çocuklar nedeniyle almadılar bize bisiklet falan, hala içimizdedir-. O orman senin bu orman benim hep keşifteydik, “Ooo, ormana saha mı yapmışlar?” “Hadi gidelim” Nerde macera orda biz. Ben ve etrafımdakiler insan ilişkileri çok güçlü çocuklar olarak yetiştik, şimdilerin temeli çok önceden atılmış yani. Genelde de hepimiz kitap okumayı araştırmayı seven çocuklardık. Stormy Brezilya’da, Stormy Hindistan’da, Pal Sokağı Çocukları, Robinson Cruse… lise bitince bu kitaplarımın hepsini çocuk esirgeme kurumuna bağışladım, içlerinde ufacık notlarla, okuyup bizim gibi özgür olmayı ilk önce çocukluklarında öğrensinler diye, o küçücük yüreciklerinde boşluklar varsa eğer yanlarında olamasak, onları tanımasak da her daim dualarımızın onlarla olduğunu bilsinler diye. Gece 1’lere kadar sokak, çocuk cıvıltılarıyla doluydu; yaşlılardan(30 yaşın üzerindekilerdi o zamanlar) fırça yiyince oturur sohbet ederdik. Kendi kendimize çok sorduğumuz bir şey vardı, nesnelerin anlamları. Kapıya neden pencere dememişler mesela ya da güneşin ismi neden ay değil; saatlerce kafa patlata bilirdik bu konuda, hiç de sıkılmazdık.

Artık hiçbir şey o zamanlardaki kadar özgür değil, korku kol geziyor. Anneler çocuklarının kıçlarının dibinden bi an olsun ayrılmıyorlar, çocuk yere dahi düşemiyor –kendine iyilik yaptığını zanneden annesi duvar örüyor ona- kaldı ki artık dışarı çıkıp hayatı keşfetmek isteyen çocuk sayısı oldukça az. Her şey bilgisayar başında hallediliyor. Bu şekide yetişmiş bir nesli düşünemiyorum.

Faydası yok mudur bu sanaliyetin. Var tabi. Oturup sohbet etmenin, onca şeyi paylaşacak güveni senelerce temellemenin, bir araya gelebilmenin çok zor olduğu insanlarla düşünce alışverişi yapabiliyoruz. Ağzımızı doldurana kadar gülebiliyoruz benzerliklerimize, zıtlıklarımızdan kendimizi tartabiliyoruz; ben yanlış düşünüyor olabilir miyim? Acaba onlar mı haklı? Diye.

Kim ne derse desin, ben sevemiyorum sohbetlerin azalmasını, bağımlılığı sanaliyete. Özellerin bu denli sıradan olabilmesi insan içindeki coşkuyu öldürüyor.

Hayattan istediğim sayılı şeylerden biridir. Her akşam yaptığımız gibi toplanalım bir araya, yerleşelim bulduğumuz bir masaya ve kaldıralım biralarımızı tokuşturmaya.

Gidelim Splintır!

En ağır özlem duygularımızla.
Vlat ve Ali’ye.

Nadejda.

7 Temmuz 2011 Perşembe

Dokuz'da dokuz.

Benim dostlarım iki elimin parmaklarını geçmiyor. “Nerde çokluk orda bokluk” atasözü’nü hemen hemen 19 yaşımdan beri şiddetle benimsemişimdir. O yaşa kadar herkesin samimi, içten pazarlıksız vs vs olduğunu düşünürdüm, e insan herkesi kendi gibi sanırmış. Saflık işte, ama ben bu saflığımı hep çok sevdim ve hala çoğu zaman saf ayağına yatıyorum, kime ne benim neyi bilip neyi bilmediğimden. Bırak saf sansınlar.

%100 den başlatırdım insanlara olan güvenimi, onlar kendileri düşürürdü % lerini. Sonra bigün Gülsen Ablam dedi ki, “Sen içinin temizliğinden yapıyorsun bunları ama büyüdükçe insanların sandığın gibi olmadığını öğreneceksin; sana bi tavsiyem var % 0 dan başlat insanlara güvenini; sıkıyorsa kendi arttırsın %sini.” Ne gerek var deyip geçmiştim. Hakikaten haklıymış Ablacım, büyüdükçe insanların sandığım kadar masum, samimi, güvenilir olmadığını çok sancılı şekillerle öğrendim. Öğrendikçe güvenmemeye başladım, öğrendikçe insanlardan kaçmaya başladım; hatta bi ara herkesle muhabbeti kesmiştim, merhaba bile demiyordum kimseye. Sonra düşündüm, “Hatalı olan kimse yok, herkes kendi karakterini yaşıyor, o karakter sana uygunsa onunlasın, değilse ondan uzakta.” Çok çok daha seçici olmaya karar verdim, bi manası yoktu karakterime yakın olmayanlarla muhatabın. Yavaş yavaş etrafımdakilerle şaşılacak derecede ortak yönlerimizin olduğunu gördüm, tesadüf diye bir şeye asla inanmadım; inanmam da, her şey tamamen seçimlerle alakalı. Farkında olmadım belki ama ben şekillendirdim çevremde olanları. Gurur duyuyorum kendimle.

Yaptığım, yaşadığım hiçbir şeyden pişmanlık duymadım. Yaşanmış olması gerektiğine içtenlikle inanıyorum her şeyin, yoksa ayırt etmek çok daha zor ve sancılı olurdu benim için bu saatten sonra.

İnsanlar benim gözümde üçe ayrılıyor artık, akrabalar; dostlar ve tanıdıklar. Keskin hatlarla ayrık hepsi birbirinden ve dostlar hep eskilerden gelenler; tanıdığım; huyunu suyunu iyi bildiğim, bu nedenle kızıp kırılamadığım insanlar. Yenilerini tanımaya, onlara zaman ayırmaya hiç tahammülüm yok.

Seni çok özledim Vlat.

Nadi.

27 Haziran 2011 Pazartesi

Wisconsin Dells - İzmir

İzmir'desin, Haziran 27; yazın ortası olmalı ve deli sıcaktan kavrulmamız gerekirken bu kıç donduran soğuk niye? Ben hiç mi buz gibi bira içemeyeceğim?

Bu soğukta diken diken olacak bir tüyüm bile yok, ne cesaret; helal olsun bana. Kendimle gurur duydum bu akşam.

Seni çok özledim Vlat.

+1 Yıl, Özlemek varken, tüm çırpınışlar çaresiz.

Ufaklığımdan beri hayatımdaki hemen herkesin doğum gününü öğrenmiş ve burcuna göre, “Şu şunu yaparsa kızmamak lazım, e doğasında var napalım.” Derdim. Hepsinin de doğum gününü kutlar şaşırtırdım onları, nerdeyse 365 gün kutlanacak bir doğum günü vardı. Mutlu olduklarını hissederdim ve ben de haz duyardım onlara bunu yaşattığım için. Sonra baktım ki nerdeyse 10-15 yıla yakın hep doğumunu kutladığım insanların beni pek umursadığı yok. Başlarda karşılık beklemezdim yani son iki yıla kadar, sonra “Bu insanlar hiç mi merak etmez, bunca yıl tek bir sefer kaçırmadım; insan biraz nezaketli olup bana da bir mutlu yıllar demez mi?” diye düşünmeye başladım. Çok da bir önemi yoktu belki kutlamalarının ama, nezaket bekliyordum işte. Vazgeçtim bu işten. İki yıldır bana yakın nerdeyse sadece 9 kişiden başka hiç kimsenin doğum günü umurumda değil. Hatta baktım kim hiç kaçırmadığım doğum günlerini artık hatırlamakta zorluk çekiyorum.

Hepimiz büyüyoruz, farkındalıklarımız gelişiyor, değişiyor; eskiden müthiş önemli olan şeylerin artık hiçbir ehemmiyeti yok. İnsanlar unutuluyor, yaşanmışlıklar, paylaşılmışlıklar unutuluyor.


Haziran 9’dan beri içtiğim biralar öyle acı ki.. Arpası Ankara’nın mıdır, İstanbul’un mudur Yoksa özlemenin midir bilmem.


Sevgi, sağlık ve güvenle kal Vladimir Valentinov Sergeyev.

Seni çok seviyorum.

Nadejda Svetoslavova İvanova 

24 Haziran 2011 Cuma

Kadınlar Erkekler İlişkiler ve Çelişkiler - Kaan Erkam


Geçen gün bir mail geldi Grupfoni’den. Fransız Kültür Merkezi’nde bi oyun varmış(Bizim kendi insanımızı ağırlıcak Kültür Merkezimiz yok da Fransizlar ağırlayıveriyor..) Daha önce ne yalan söyleyeyim adını duymadığım ya da dikkat etmediğim bir adam yazmış; Kadınlar Erkekler İlişkiler ve Çelişkiler. Bi de bi not: yazan ve sahnede iki saat ter döken ben gibi birşey. Ben zannediyorum adam da oynuyor, ekipte 3-4 kişi falan var ha diyorum kesin bi kadın oynayacak da, kaç erkek oynayacak acaba? Bilet %60 indirimli. 25 TL yerine 10 TL olmuş, kaçar mı? Zaten Devlet Tiyatrosu da perdelerini kapadı, koca kış topu topu dört oyuna gidebildim; iş çıkışlarım çok geçti o sıralar hep ağlardım gene gidemicem oyuna diye, en son Mart’ta gitmişim Jeanne D’arc’ın Öteki Ölümü, harika oynamış Şebnem Doğruer. Ha sonra gitmedik mi oyunlara gittik tabi ama Devlet Tiyatrosu gibi olmuyor, giriş uzuyor çıkış uzuyor, oyunda konuşan, telefonu çalan, hatta oyun ortasında kapıdan içeri giren… ne ararsan, o nedenle Devlet Tiyatrosu’nun disiplinini çok seviyorum..
Dün oldu gittim F.K.M’ye. 5 dk kalmış oyuna içeri gireceğiz tam, önümde Harley Devitsın gömlekli bi adam gidiyor bi de deri ceket var üstünde, iri yapılı sakallı bişey. Ben hayvani bir ön yargıyla “Helal olsun adama, kim buna Tiyatro seyredecek tipi var diyebilir” diye düşünüyorum içimden. Kapıda Grupfoni’den bilet alıp rezervasyon yaptırmayan arkadaşlar ve görevliler arasında çıkan sürtüşmeler uzadı ve oyun anca 21:00’ doğru başlamış bulundu

Sahneye bi adam çıktı önce. “Bir sanatçı böyle mi karşılanır” dedi girdi içeri yeniden çıktı. Konuşuyor, hayatından; oğlundan bahsediyor, çok eğlenceli şeyler anlatıyor ve ben kendi kendime yine “Bunları bu kadar eğlenceli anlatıyorsa kim bilir oyun ne komik olur” diye düşünüp artık başlaması için yalvarıyorum. (23:38’de salondan ayrılana kadar başlamadı oyun :D) belki kahkahalar içinde bi on dk geçtikten sonra fark ediyorum ki bu, dışarıdaki harley devitsın gömlekli deri ceketli oyunu izlemeye gelen adam? Ön yargıma bak :D Bu tip tiyatro seyretmeye gelmiş vaaay derken adam oyuncu çıktı. J Sonra “Sanatçı böyle mi karşılanır” tripleri sanatçı böyle karşılanmaz evet  ama aynı zamanda sanatçı dediğin da senin gibi insanların arasında fink atmaz, kuliste saklanır; kaçar halktan; normal insan sandık seni napalım, sana yanlış öğretmişler. :D

Gülmekten kendime zor geldim. Koç burcunu bir anlattı, ben bu adamla bişey yaptım da haberim mi yok dedim resmen :D Bi insan hiç beni bu kadar net tanımlamamıştı açıkçası :D . Baba dedim büyüksün, çok görmüş geçirmiş bi adam besbelli. Tecrübeleri oldukça sabit.

Şiddetle tavsiye ediyorum ha biz özgür bi kent olduğumuz için bize sansürsüz oynadı, size nasıl oynar bilmem ama bilgilerini vereyim, imkanınız varsa gidin; hem de koşarak :D




http://www.kaanerkam.com/

http://www.odatiyatrosu.com/flash.html

Saygıyla Eğiliyorum Kaan Erkam.
Teşekkürler