28 Şubat 2009 Cumartesi

Eski Çin’de 9 ayrı yerde 9 ayrı isimle kendini yeniden yaratan ressamın öyküsü


Adam 9 ayrı Kantonda 9 ayrı isimle kendini yeniden var ediyor. Her seferinde o kadar, bir öncekine benzemeyen tarzda bir şey yaratıyor, insanlar onun bambaşka biri olduğunu algılar ve zanneder hale geliyor. Değişikliğin, değişkenliğin ve benzememenin bu kadar iyi bir örneği olabilir mi? Bir işi yaparken, bir başka iş daha yapabilirsin ama aynı şeyi 9 ayrı seferde ve 9 ayrı disiplinle yapmak çok apayrı ve olağanüstü saygı duyulacak bir şey bence… Ailelerimiz eğitimimizde çocukluğumuzdan beri hep bir hata yapıyorlar ve bizi tek bir alana yönlendiriliyorlar. Yani aile, kendi isteğine göre “benim yavrum mühendis olacak” gibi dayatmalarla, o tarafa doğru yönlendirir. Rahat bıraksalar, belki çok farklı bir şey olacak. TRT çocuk kulübündeyken, Hikmet Şimşek isminde bir koro şefi vardı, asıl mesleği doktorluktu. Bir türlü çözemediler; “bir doktor nasıl koro şefi olabilir?” diye… Neden olmasın? Bir insan hem doktor, hem koro şefi, hem de futbolcu olabilir. bizde bu yönlendirme yüzünden, insanlar bir türlü anlayamıyorlar. Albüm çıkarttığım zaman da aynı sıkıntı oldu. “Aa siz albüm mü çıkarttınız? Peki, aldınız mı böyle bir eğitim?” diye sordular. Peki ben oyunculuk okulu niye okudum? Oyunculukta şan dersi var, dans dersi var… Üstelik illa ki belli bir KARİYERDE kalmak gerekmiyor. Oradan hareket edip, sadece zevk veya kendini denemek ve öğrenmek , o kategoride ne olduğunu anlamak için yapabilirsin BİRŞEYİ. kendimi dekatloncuya benzetiyorum. Mesela; “Televizyon programında isminizin önüne ne yazalım?” diye soruyorlar. Ben de “Hiçbir şey” diyorum. Adım Toprak, soyadım Sergen. Beni oyuncu, sunucu gibi sıfatlarla kodlamayın LÜTFEN. ne bunların herhangi biriyim, ne de hepsiyim. Karşımdaki insan beni nasıl algılıyorsa öyle algılasın. Bu, daha demokrat ve daha özgürlükçü bir bakış açısı bence.


Toprak Sergen

27 Şubat 2009 Cuma

Hasat Zamanı


Altın harflerle yaz mahlasımı. Halvetim kasvet, kem gözlere şiş.
Cadü ya herru, ya merru, kafkef, gölge harâmilerine bir selam çak.
Abile patladı, demlenir simam, nüşinrevan'dan handan ummam ben.
Ahu-yi felek mum, ben şamdan. Düşmez kalkmaz bir Allah'tır uyan.

24 Ocak 2009 Cumartesi

Ziller ve İpler


İnsanların ne kadar kötü olduğnu görmek beni şaşırtmıyor fakat bu yüzden hiç utanmadıklarını görünce hayretler içinde kalıyorum.


Grimaldi Lines&Emes

16 Ocak 2009 Cuma

..

..

24 Aralık 2008 Çarşamba

Hala-The Corrs and Bono/Summer Wine


[Andrea]
Strawberries, cherries and an angel's kiss in spring....
My summer wine is really made from all these things

[Bono]
I walked in town on silver spurs that jingled to
and sang a song that I had sang just for a few
She saw my silver spurs and said let's pass some time
And I will give to you...summer wine

[Andrea and Bono]
Ohhhh...summer wine

[Andrea]
Strawberries, cherries and an angel's kiss in spring....
My summer wine is really made from all these things
Take off your silver spurs and help me pass the time
And I will give to you.....summer wine

[Andrea and Bono]
Ohhhh....summer wine

[Bono]
My eyes grew heavy and my lips they could not speak
I tried to stand up but I could not find my feet
she reassured me with an unfamiliar line
And then she gave to me...more summer wine

[Andrea and Bono]
Ohhhh....summer wine

[Andrea]
Strawberries, cherries and an angel's kiss in spring....
My summer wine is really made from all these things
Take off your silver spurs and help me pass the time
And I will give to you.....summer wine

[Andrea and Bono]
Ohhhh....summer wine

When we woke up, the sun was shining in our eyes
The silver spurs were gone, my head felt twice its size
She took my silver spurs, a dollar and a dime
And left us craving for.....more summer wine
Ohhh..summer wine...

(Yalnızlık, ömrüm boyunca tanımadığım bir yabancıydı; şimdilerde onunla uyanır oldum.)
Fazla kırılganım sanırım, ya da onlar çok kaba bana karşı. Burukluk hissediyrum küçücük yüreğimde; anlam veremiyorum bazı şeylere ve insanlara.
Bu arada ilk ve zannediyorum tek olacak yılbaşı hediyemi de aldım vkkk'dan.

Oooo Summer Wine.. Eminim birgün biryerde bulacaksın beni ya da karşılaşacağız..

6 Aralık 2008 Cumartesi

05 Aralık 08/İzmir

Süleyman'ın doğumgünü.

4 Kasım 2008 Salı

24-26 Ekim 08/Ankara



Salonda kahkahanı unutmuşsun
Yatağımda hem kokunu hem de saç telini
Diş fırçanı bırakmışsın bana hatıra,
Korkuyorum sensizlik dokunacak bana.
Kenan ÇELİK

15 Ekim 2008 Çarşamba

Awake/Clay/Hayden Christensen-Hala Ahi Ocağı


'Eğer yeniden hayata başlayabilseydim,
İkincisinde, daha çok hata yapardım.
Kusursuz olmaya çalışmaz, sırtüstü yatardım.
İlkinde olmadığım kadar neşeli olurdum,
Çok az şeyi
Ciddiyetle yapardım.
Temizlik asla sorun bile olmazdı.
Daha fazla risk alırdım hayatta.
Daha fazla Seyahat ederdim,.
Daha çok güneşin doğuşunu izler,
Daha çok dağa tırmanır,
Daha çok nehirde yüzerdim.
Daha çok görmediğim yere giderdim.
Daha az bezelye ve doyasıya dondurma yerdim,
Gerçek sorunlarım olurdu hayali olanların yerine.
Yaşamın her anını gerçek ve verimli kılan insanlardandım ben.
Elbette mutlu anlarım oldu ama
Yeniden başlayabilseydim eğer, yalnız mutlu anlarım olurdu.
Farkında mısınız bilmem.
Hayat budur zaten:
Anlar, sadece anlar.
Siz de anı yaşayın.
Her yere yanında termometre, su, şemsiye ve paraşüt almadan
Gitmeyen insanlardandım ben.
Eğer hayata yeniden başlayabilseydim,
Yanımda hiç bir şey taşımazdım.
Eğer yeniden başlayabilseydim,
İlkbaharda pabuçlarımı fırlatır atar.
Ve sonbahar bitene kadar çıplak ayaklarla yürürdüm.
Bilinmeyen yollar keşfeder, güneşin tadına varır,
Çocuklarla oynardım, bir şansım daha olsaydı, eğer.
Ama işte 85'indeyim ve biliyorum...
Ölüyorum…'

Jorge Luis Borges

14 Ekim 2008 Salı

+/Ahi Ocağı




Konuşulan söz sessizce beslenen her düşünceden daha güçlüdür. Ancak konuşurken içeriğin ve kullandığınız sözcüklerin mümkün olduğunca pozitif olmasına ve pozitif düşüncenizin böylece konuşma tarzınıza da yansımasına ve güçlenmesine özellikle dikkat etmelisiniz. Bu nedenle korku, nefret, yoksulluk, hastalık, anlamsızlık vs. gibi sözcükleri kullanmaktan kaçınmalısınız. Bu tip negatif sözcükler hayat gücünüzü ve hayat sartlarınızı olumsuz etkileyen enerjiler oluşturmaktadırlar.
Pozitif olmak yolunda basarılı olabilmek için her negatif düşünceyi sabırla pozitif bir düşünceyle değiştirmeniz ve gelecekte benzer hatalar yapmamak için her hatalı davranışı zihninizde düzeltmeniz yararlı olacaktır. Aynı şekilde noksanlık ifade eden veya olumsuz olan her sözcüğü güven ve başarı ifade eden sözcüklerle değiştirmelisiniz.

21 Eylül 2008 Pazar

"BEZDE KUTSALLIK ARANACAKSA, O ZAMAN ,EN ÖNEMLİ YERLERİ ÖRTTÜĞÜ İÇİN , EN KUTSAL ÖRTÜ DONDUR ! "



"Arap'larda kadina nasil isim konulur.
Ahmet Durmaz benim Urfalı bir dostumdur, kendisi ile
çeşitli konularda çok güzel sohbetlerimiz olur, Ankaraya

geldiği zaman ziyaretime gelir. Kendisine google derimçünkü

yanıtlayamayacağı soru yoktur.

Okuma konusunda bir kitap kurdudur ve hayatı da kör olma
dışında biraz Eric Hoffere benzer.
Ahmet Durmaz dostum diyor ki sorun yalnız kadını
örtmek veya açmak değil, sorun kimlik ve kişilik sorunudur, örtünme,
peçe bunların yanında zurnanın son deliğidir.
Bu ifadesini şu sözlerle delillendiriyor Araplarda
kadınların adları yoktur. Kadınlara ya numara, ya da tip ve fizyolojik
görünümlerine göre bir takım sıfatlar verilir. Örnekler:


Elif: Arap alfabesinin birinci harfi, aynı zamanda
arap rakamlarında bir rakamını ifade eder

Saniye: Sani Arapça iki demektir doğan ikinci kıza
Saniye adı verilir (eski dilde ikinci; cümle içinde örnek fazında
vermek gerekirse 'sultan mahmud-u sani.. yani ikinci Mahmut')
Tılte: Telat veya Türkçede selaseden türemedir 3.
demektir. Bu isim Anadoluda pek görülmez ama Harranda Araplarda çok
bulunur
Raba. Arapçada dörttür. Rabia dördüncü demektir.
Anadoluda yaygın bir addır, geçmişte çile çekmiş bir İslam kadının
adıdır.
Hamse: Arapça beş demektir Bu isim Harran yöresi
Arapları dışında Anadoluda pek bulunmaz.
Sitte: Harranda yaygın bir isim olan Sitte Arapça
altı demektir
Sabe: Arapça yedi demektir, bu kelime çok
değişiklik geçirmiş Sabiha olmuş, İbrahim Tatlıses Sabuha ifadesi ile
kullanmıştır.
Sevgili Ahmet Durmaz sekiz ve dokuz rakamı ile ilgili
isim var mıydı bilmiyor ama yediden sonra Arapların yazi ismini
koyduklarını söylüyor
bu yeter anlamına geliyormuş.
Dostumun bilgilendirme mektubu şöyle devam ediyor;
Her zaman ilk doğan kıza Elif adı konmaz, Bazen de
Ayşe adını koyarlar, eve ilk gelen kıza evin iaşe işlerini
çekip çevirecek gözüyle bakıldığı için Ayşe adı konulur,
bazen aş pişirme beklendiği için Avvaş adı konuşlur.
Erken doğan prematüre kıza Hadice adı verilir ,
Hadice Arapçada erken doğmuş prematür kız anlamına gelir.
Çelimsiz ve ufak tefek doğan kızlara Fatma adı verilir, fatma Arapçada
süt yanığı, süt kesiği anlamına gelir.
Koyu renkli doğan kızlara esmer anlamına gelen
Semra adı verilir.,
Biraz açık renkli ise aydınlık açık anlamına
gelen Zehra adı verilir,
iyice beyaz ise Beyza adı verilir
Bu bilgilerin ışığında hakikaten kadının
Arabistanda veya Araplarda kimlik ve kişilik sorunlarının örtünme, peçe ve
çarşafa girmeden daha öncelikli olduğu düşünülebilir.
Anadoluda kadın numaralandırılmaz ve sıfatla
çağırılmaz,

Türklerde ve Anadoluda kadın bir şahsiyettir,
bir kimliğe sahiptir.

Hanımağadır, hanım efendidir, kraliçedir, Tanrıçadır.

Arap kültürünün ikinci plana ittiği numaralı vya sıfatlı bir nesne değildir.
Bu bilgilerin, Arap yaşamına ve tarzına özenen kadınlarımız

tarafından da gözden geçirilmesini dilerim.
Türk gibi yaşamak, Anadolu kültürü ile yaşamak
kadın kişiliği ve onuru için önemli bir merhaledir."

oğuzkan bölükbaşı

Hayatımda ilk defa Zekeriya Beyaz (Hoca demek istiyorum, çok saygı duydum bu sözlerinden sonra çünkü) Hocanın sözüne destek verdim: "BEZDE KUTSALLIK ARANACAKSA, O ZAMAN ,EN ÖNEMLİ YERLERİ ÖRTTÜĞÜ İÇİN , EN KUTSAL ÖRTÜ DONDUR ! " ...

Bi de Bursa'da yaşayan bir kuzenimden komedi ötesi bişey duydum, hani hanımlar saçlarını yaptırırı kuaförlere ve tonlarca para verir ya; bizimkiler türban yaptırıomuş :D ona tonla para veriolarmış :D

9 Eylül 2008 Salı

lt's time to face the flame



Evrende kaos yoktur. Başına gelen ve gelecek olan herşeyin bir amacı vardır. Her deneyim dersler içerir. Önemsiz şeyleri büyütmeyi bırak.
Seni birşeylerden her alıkoyuşlarında onların ateşini körüklemş olursun. Ancak korkularını keşfettiğinde yaşamı keşfedersin.


Birşeyi zihninizde canlandırmanız, onu gerçekleştirebileceğiniz anlamına gelir. Bunun sebebi, beynin yaptığınız şeyin gerçek mi, yoksa gerçeğin bir kopyası mı olduğunu ayırt edememesidir. :D

27 Ağustos 2008 Çarşamba

17-20.08.08/Karşıyaka-Buca (Glsn TK)

Hayatındaki herşeye anlam veren temel zemin ne? Sevgi. Konuşmak kadar susmanın da ne kadar değerli olduğunu öğreniyorum yavaşça. Herşey olması gerektiği gibi, hızlı ve erken yaşanan hiçbirşey yok, zamanımız BİZ'e birşey olmadığı sürece gayet yeterli. Değişim insanları şaşırtıyor (açıkçası en çok da onun şaşırması hoşuma gidiyor) ve inanmakta güçlük çekiyorlar. Ben herzaman söylerdim ben mükemmel bir sevgili, mükemmel bir eş, mükemmel bir anne olurum diye; yeter ki aşık olayım ;)
Harikaydı umarım Allah bize de böyle bir düğün nasib eder ve onun kadar güzel gelinler oluruz.

8 Ağustos 2008 Cuma

08.08.08 Senin dudakların pembe, ellerin beyaz..

ZAMANI DURDURUVERDİ
YİNE DÜN,
HAYAT VEREN GÖZLERİN.
TEK VE SON ARZU
OLUVERDİN,
GÖNLÜMÜN BAŞ KÖŞESİNDE.
YOK OLDU SANKİ BİR BİR,
YERYÜZÜNDEN,
YARADILMIŞLARIN TÜMÜ.
AH Bİ SARILABİLSEYDİM
AYRILMAYASIYA.
AH BİR ÖPEBİLSEYDİM
DOYASIYA.
AH BİR SÖYLEYEBİLSEYDİM
SENİ SEVDİĞİMİ,
EN UÇLARA KADAR DUYURASIYA
...
...

Nermin Alpaslan

24 Haziran 2008 Salı

20-21 Haziran 08/Hep seninleyiz Türkiye







"Benimsin artık... ...uyumalısın ama" Bu sefer acaba yok 21 benim için değerli bir sayı ve hayatımın adamı.
Hırvatistan maçı görülebilecek en mükemmel maçlardan birydi heralde uzatmaların son dakikasında gol yiyiosunuz uzatmanın uzatmasında 30sn kala maçın bitimine durumu 1-1 yapıosunuz, Türklerden başkası yapamaz bunu :D top kale çizgisini geçiyor ve o an maç bitiyor. Mükemmelin mükemmeli. 9-Semih. Üzüldüm ama Hırvatistan oyuncularına, nasıl ağlıyorlardı hele saçları on numara bir oyuncu vardı, içim parçalandı valla :( Slaven Bilic, bu adı hiç unutmıcam..

8 Haziran 2008 Pazar

Çeşme-Karaburun

Ayayorgi ardından Çeşme çıkışı, Ilıca ve Karaburun yaptık. Mükemmel bir gündü.

7 Haziran 2008 Cumartesi

Gergedan-Glikoz-Tetanoz

Bi aşı bu kadar mı acır ya :'( umarım yarın bu acıma rağmen yüzebilirim ve umarım aşının olduğu yere herhangi bir zarar gelmez. Kendim kaşındım ama neyse. :D Pazartesi Bornova'ya taşınıyorum, pazar günleri gelcem eve sadece. Tahminime göre harika bir yaz olacak, hatta geçirebildiğim en iyi yazlardan biri diyebilirim. Bir de Nikon'um gelse tamam. Kafam boş olcak bu yaz, düşünebildiğim tek şey harika bir manzara ve romanlarım, Nikon'um gelirse bir de fotoğraf; başka hiçbirşey. Şuana kadar harcadığım çabaların boşa olduğunu görüyorum, elime hiçbirşey geçmiyor kendimi kötü hissetmekten başka. Evet belki arkadaşlarımınki gibi düzgün yürüyen bir ilişkim yok, onlarınki gibi bir sevgilim yok, yanımda olacak; beni destekleyecek; bana kendini hissettircek bir beden yok, ruh da ama belki olması gereken böyledir. Oluruna bırakmalıyım herşeyi, belki bigün bulur beni, ne dersin ;)

21 Mayıs 2008 Çarşamba

Birilerine inat, Özgürlük Heykeli'nin hikayesi :D


Heykel, 19. yüzyılın Ortalarında Türk toprağı olan Mısır’a dikilmesi maksadıyla Fransızlar tarafından hazırlanmış ama sonradan yaşanan bazı şanssızlıklar yüzünden Mısır yerine Amerika yolunu tutmuştu. İşin daha da garip tarafı, heykelin masraflarının büyük kısmının, zamanın hükümdarı Sultan Abdüláziz tarafından bizzat ödenmiş olmasıydı. ‘New York’ dendiği zaman, çoğumuzun hatırına ilk önce Manhattan’daki gökdelenler ve şehrin hemen önündeki adada yükselen, kaidesiyle beraber tam 93 metrelik ‘Özgürlük Heykeli’ gelir. 1880’li senelerde Fransa’da yapılan Özgürlük Heykeli’nin masraflarının büyük kısmının bizden çıktığını, projesinin de New York’a değil, o yıllarda Türk toprağı olan Mısır’a dikilmek üzere hazırlandığını ve son anda yaşanan bir talihsizlik neticesinde Amerika’ya gidişinin öyküsü: 19. asırda Osmanlı İmparatorluğu’nun toprağı olan Mısır, yüzyılın ilk yıllarından itibaren Kavalalı Mehmet Ali Paşa’nın soyundan gelen ‘Hidiv’ unvanlı valiler tarafından idare ediliyordu ve içişlerinde bağımsız hale gelmişti. Mısır valileri, sadece yabancı memleketlerle imzaladıkları anlaşmalarla mali protokolleri padişaha tasdik ettirmekle yükümlüydüler ve İstanbul, bu gibi talepleri genellikle her zaman yerine getiriyordu. Mısır Valisi Saik Paşa’nın Fransız mühendis Ferdinand de Lesseps’e 1854’te hazırlattığı ve Akdeniz ile Kızıldeniz’i birbirine bağlayacak olan Süveyş Kanalı projesi de onaylaması için Osmanlı hükümdarına sunulmuştu. Projenin arkasında Fransa vardı ama İngiltere, Akdeniz’deki ve Hindistan’daki hákimiyetini sona erdirebilecek olan böyle bir hazırlığa Karşı çıkıyor ve zamanın hükümdarı Sultan Abdüláziz’i, projeyi reddetmesi için devamlı bir baskı altında tutuyordu. Saik Paşa, İstanbul’un tasdikini beklemedi ve 1854’ün 30 Kasım’ında Fransız mühendise projenin hayata geçirilmesi için gerekli şirketin kurulmasa iznini verdi. Fransız sermayesiyle kurulan şirketin hisse senetlerinin tamamı satılınca İngiltere, Sultan Abdüláziz’e daha da fazla baskı yapmaya başladı ve hükümdar, Mısır Paşası’nın projesini 12 yıl boyunca onaylamadı. Mısır tarafı ise, İstanbul’un tasdiki gelmeden içe başladı ama Saik Paşa 1863’te birdenbire ölüverdi. Yerine geçen İsmail Paşa ise Fransız değil, İngiliz taraftarıydı, bu yüzden iktidarının ilk yıllarında projeye gereken önemi vermedi ama daha sonraki senelerde Kanal’ın Mısır’a nasıl bir hayati değişiklik getireceğini fark edince işe o da dört elle sarıldı. Kazılar neredeyse tamamlanmak üzereyken Fransız hükümeti, Sultan Abdülaziz’e İngilizler’den daha fazla baskı yapmaya başladı. Sultan Abdülaziz, 1866’nın 19 Mart’ında yayınladığı fermanla Kanal’a izin verirken Kanal Şirketi ile Saik ve İsmail Paşalar arasında varılan anlaşmaları onayladı, üstelik Mısır’ın kanal inşaatı için yaptığı dış borçları da devlet garantisi altına aldı ve kendisi de Kanal Şirketi’nin hisselerine oldukça yüksek bir meblağ yatırdı. ASYA’NIN IŞIĞI OLACAKTI Saik Paşa ile kanalın mühendisi olan Ferdinand de Lesseps arasında 1854’te varılan anlaşmanın çok ilginç bir maddesi daha vardı: Kanal’ın Akdeniz’e açıldığı yere dev bir heykel dikilecekti. Heykel, firavunlar zamanının giysilerine bürünmüş bir kadın şeklinde olacak ve elinde ‘Asya’nın ışığının Mısır’dan geldiğini’ sembolize eden bir meşale tutacaktı. Sultan Abdülaziz’in ödediği paralar arasında yapılacak olan heykelin masraflarının bir bölümü de vardı. Paşa ve mühendis, eseri Fransa’nın tanınmış heykeltraşlarından olan Frederic Auguste Bartholdi’ye sipariş ettiler, hatta bir hayli avans da ödendi ve Bartholdi işe başladı. Dikileceği yerde monte edilecek şekilde parçalar halinde hazırlanan heykel birkaç sene sonra tamamlanmış, kanalın Akdeniz’e açıldığı yerde birkaç hafta içerisinde yerleştirilebilecek hale getirilmiş ve Marsilya’dan bir gemi ile Mısır’a nakledilmesinin hazırlıklarına bile girişilmişti.Ama,bu sıralarda Saik Paşa’nın yerine Mısır’ın başına geçen İsmail Paşa, Müslüman bir memlekette böylesine büyük bir heykelin dikilmesinin halk arasında hoşnutsuzluk yaratacağını düğündü ve mühendis Ferdinand de Lesseps’e, heykelin Mısır’a getirilmemesi talimatını verdi. Mühendis’in Paşa’yı ikna çabaları neticesiz kaldı. Süveyş Kanalı 1869 Kasım’ında dünyanın dört bir tarafından gelen davetlilerin katıldığı büyük ama ‘heykelsiz’ törenlerle açıldı. Bartholdi’nin eseri ise, Mısır’da bu yaşananlardan sonra Paris’te bir depoya kondu ve tozlanmaya terk edildi. O yıllarda dünyanın bir başka tarafında, Fransa ile Amerika Birleşik Devletleri arasında büyük bir muhabbet yaşanıyor ve taraflar birbirlerine jest üstüne jest yapıyorlardı. HEYKEL, AMERİKA YOLUNDA Paris’te kurulan Fransız-Amerikan dostluk grubunun lideri olan Edouard Rende Lefebvre de Laboulaye, Fransız Hükümeti’ni Amerikalılar’ın Fransa’nın dostluğunu daima hatırlamaları için bir hediye gönderilmesi konusunda ikna etti ve hediyenin devasa bir heykel olmasa kararlaştırıldı. Heykel bir elinde hukuku simgeleyen bir kitap tutacak, diğer elinde de ‘dünyayı aydınlatan özgürlüğün sembolü’ olan bir meşale taşıyacaktı. sipariş gene aynı heykeltraşa, Frederic Auguste Bartholdi’ye verildi. Bartholdi’nin eseri zaten hazırdı, senelerden beri bir depoda beklemedeydi ve tek eksiği üst kısmında, yani elleriyle kollarında ve yüzünde baza değişiklikler yapılmasıydı. Amerikalılar heykelin New York’un hemen girişinde bulunan ufak adalardan birine yerleştirilmesine karar verdiler. Bartholdi, kaidenin yerini görmek için New York’a gitti ve Paris’e dönüşünde yeniden işe başladı. Bakır ve çelik ten yaptığı heykelin mühendisliği ilgilendiren taraflarını Paris’e kendi adıyla anılan bir kule dikmiş olan Gustave Eiffel ile beraberce çalışarak tamamladı ve 1884 Haziran’ın ilk günlerinde eserini Fransız hükümetine teslim etti. Bartholdi heykelin yüzünü tamamen değiştirmiş ve meşale annesi Charlotte’in siluetini işlemişti. Birbirine monte edilecek şekilde yapılmış 350 parçadan olunan heykel ‘Sere’ adındaki bir Fransız gemisine yüklendi ve 4 Kasım 1885 günü New York’a ulaştı. New York’ta, bu arada heykelin kaidesinin yapımı için bir bağış kampanyası başlamış, ilk bağışı Macar göçmeni olan, New York’ta ‘World’ adında bir gazete çıkartan Joseph Pulitzer yapmış ve kaide için 100 bin dolar vermişti. Macar göçmeni gazeteci, daha sonra gazetecilikte dünyanın en büyük ödülü sayılan ‘Pulitzer’in de isim babası olacaktı. Kaidenin inşasından sonra sıra heykelin dikilmesine ve resmi açılışa geldi. Bartholdi, New York’a yanına bu defa Süveyş Kanalı’nın mühendisi ve heykelin fikir babası olan Ferdinand de Lesseps’i de alarak gitti ve 1886’nın 25 Ekim’inde yapılan törende eserinin açılışını bizzat yaptı.

10 Mayıs 2008 Cumartesi

Ben büyüyünce seri katil olcam./Kocaeli-Gebze




Sanırım sekiz yıl önceydi son gelişim buraya yine bugünkü gibi bir şampiyonluk maçı oynanıyordu; gs-bjk kaybeden bizdik ve beni ağlatana kadar uğraşmışlardı sonra da ben o tahta salıcakta hüngür hüngür ağlarken teselli etmeye çalışıyorlardı beni; benim en büyük kahramanlarımdan ikisi.. Nasıl ağlamıştım onları bırakıp giderken ve Bosna'ya gittiklerinde nasıl sabırsızlıkla geri gelmelerini beklemiştim, nasıl dualar etmiştim onlar için.
Yıllar sonra en az benim onları sevdiğim kadar beni seven kahramanlarıma geldim ama hiçbişey bıraktığım gibi değil. Biri evlenmiş, hiç hoşnut olmadığım bir eşi var(oysa o daha iyisine layıktı) ve dünyalar tatlısı üç yaşında bir kızı, artık yemek yapmıyor; eskisi gibi neşeli değil, şen kahkahalar atmıyor, anlatmıyor; anlatıyorsa da acıtıyor iki dudağının arasından çıkan cümleler canını, haketmiyor bulunduğu noktayı.. İkizlerden ve kahramanlarımdan diğeri yapayalnız, dünyaya ikinci Neyzen olmaya kararlı, rahat, gününü gün ediyor; ardında tek bir meteliği bile yok, hiçbirşeyi düşünmüyor ama beni seviyor..
İkisinin hemen hemen ikiz olmaları dışında ortak yanları yok ve benim hayran olduğum o görkemli; güldüren; ilgilenen; yakışıklı kahramanların yerini çökmüş ve hayatı yaşamaktan vazgeçmiş canlı cesetler almış. Onları böyle bulmak yüreğimi paramparça etti bununla birlikte aslında bikaç gündür moralimi bozan şeylerin ne kadar da gereksiz olduğunu ve ikizlerimin herşeye rağmen benim hala kahramanım olduklarını, benim için hala dolabımda; masamda; en değerli kitaplarımın arasında duran fotoğraflardaki gibi dünyaya parlak yeşil baktıklarını gösterdi, hala o karelerdeki gibi mükemmeller.




(Yukarıdaki kare de mükemmel değil mi? Eser:Levent KENAR)

8 Mayıs 2008 Perşembe

Kibir! Kesinlikle en sevdiğim günah.


Öğretiyor zaman herşeyi; sen onlara hayran olurken, sen onların ne kadar mükemmel göründüklerini ve ne kadar kişilik sahibi insanlar olduğunu düşünürken onlar senin yılışık vs olduğunu söylüyorlar kendi aralarında; ne kadar saygısızca, sen onlara arkadaş canlısı olarak yaklaşıyorsun onlarsa kafalarında bambaşka ve saçma sapan şeyler kurup konuşuyorlar.. Seni olduğun gibi değil kendi beyinlerinde görmek istedikleri gibi görüyorlar ve diğerlerine de o şekilde aksettiriyorlar. Ayıp! İnsanın masumiyetini ve iyi duygularını suistimal ediyorlar. Bana defalarca söylenmiş olmasına rağmen asla kabul etmediğim ve inadına hayır öyle değildir dediğim şeylerin aslında nasıl da söylendiği şekliyle doğru olduğunu çok güzel öğrendim.. Kanıma dokunan; benim gayet güzel ve masum duygularımı bu kadar iğrenç yerlere çekmeleri. Ne kadar terbiyesizler, üzülerek söylüyorum bunları ama onlar hakkındaki tüm iyi düşüncelerimi mahvettiler; hepsi böyle düşündüyse üstelik bu daha da gurur kırıcı. Herşeyin iyisini biliyorlar belki ama insan olmayı öğrenememişler.
Paşa Kemal haklı kısasa kısas olcaksın, iyi düşünceleri haketmiyor bu insanlar, kötü olcaksın..

24 Nisan 2008 Perşembe

20-21-22 Nisan 08 İstanbul

Haydarpaşa'da iki saatten sonra Topkapı ve Galata'yla sonlanan harika ve çok yorucu bir cumartesi.. Ardından süper bi yarışma fakat ikincilikle sonlandığı için çok üzücü :(  Mihrabad arayışlarımız çabasız tabi :D